tabutmag forum – tabutmag, edebiyat, sinema, tiyatro ve görsel sanatlar alanında ilgililere nitelikli ve özgün içerikler sunar.
l—pontalis: ben biraz huzursuzluk seziyorum. burada simgesel ile imgeselden çok söz edip gerçek’ten pek etmiyoruz. son sorular gösteriyor ki gerçeği biraz kaybetmişiz. colette audry çarpıcı bir şey söyledi – neyse ki oidipus sonunda öğrendiğini çok erken öğrenmedi, çünkü sonuçta ömrünü doldurması gerekiyordu. başta gerçek olarak kabul ettiğimiz bir yığın şeyin –özne-ben’in bir yeri temsil ettiği– bir ağ içinde, birden çok girişi olan bir sistem içinde olduğunu görmek pek güzel. bütün bu boyutlar arasında bir harekette değilse nerededir gerçeklik? bir başka deyişle, arzunun tanınmasının birtakım dolayımlardan, avatarlardan, imgesel oluşumlardan, simgesel düzeyde görmezden ya da bilmezden gelmelerden geçmesi gerekiyor. kısacası, sizin gerçeklik dediğiniz bu mu?

kuşkusuz. herkesin gerçeklik dediği, bu.

l—pontalis: yine de gerçeklikte, şey olarak değilse de kategori, norm olarak diğer düzeylerde olmayan fazladan bir şey var. gerçeklik simgenin toplamı değildir.

size bir soru sorayım. aşkın sevilen kişinin gerçek nitelikleri ya da kusurları nedeniyle akamete uğramasının ne kadar ender olduğunu fark etmiş miydiniz?

l—pontalis: hayır diyebileceğimden emin değilim. bunun geriye bakılınca görülen bir yanılsama olmadığından emin değilim.

ender dedim zaten. aslında, bu konuya gelince, bunlar bahane cinsinden şeyler olmalı. gerçekliğe dokunulduğuna inanmak istiyoruz.

l—pontalis: ama bunun sonuçları çok öteye uzanıyor. doğru bir tasavvurun hiç olmadığı, sürekli bir düzeltmeden öbürüne, bir seraptan öbürüne gittiğimiz anlamına geliyor.

s.272—

jacques lacan
freud’un teorisinde ve psikanalizin tekniğinde ben

seminer 2. kitap (1954-1955)

türkçesi: savaş kılıç
metis yayınları
az sonra dönüp karaya doğru bakacağını düşünüyor esme. ama tereddüt ediyor çünkü ne göreceğinden emin değil. ekose piknik örtüsünün üstünde oturan ailesini mi? yoksa iris denen kız kumların üstüne oturmuş onu mu izliyor olacak? kendisini mi görecek? hangi esme’yi? bilmesi mümkün değil.

esme dönüyor. rüzgâra kapılan saçları başının tepesinde uçarak tutam tutam yüzüne yapışıyor. i̇şte kız orada, esme’nin beklediği gibi kumlara oturup bağdaş kurmuş. o hafif endişeli kaş çatışıyla onu izliyor. ama yo, esme yanılmış. kız ona değil, daha da ileriye, ufka doğru bakıyor. sevgilisini düşündüğünü anlıyor esme.

kız ona olağanüstü geliyor. mucize gibi bir şey.

bütün ailesinden – ondan ve kitty’den, hugo’dan, önceki bütün bebeklerden ve annesiyle babasından – hepsinden, bir tek bu kız kalmış. geriye bir tek o kalmış. herkes elleriyle gözlerini, başını yan yatırışını, yanlara düşen saçlarını esme’nin annesinden aldığından habersiz kumların üstünde oturan bu siyah saçlı kızda toplanmış. esme herkesin kimliklerinin içinden geçip gittiği birer kanal olduğuna karar veriyor: özellikleri, tavırları, alışkanlıkları ödünç alıyor, sonra iade ediyoruz. hiçbir şey bize ait değil. dünyaya bizden önce yaşayanların anagramları olarak geliyoruz.

s.91—92

maggie o'farrell
esme lennox nasıl yok oldu

türkçesi: kıvanç güney
domingo yayınları
bürokrasi çarkı kendi içinde ruhsal çarpıklığa uğrattığı kişilerle, payesiz insanlarla, domuzlaştıkça domuzlaşıyor ve büsbütün umacı bir bela görüntüsüne giriyordu.

s.120—

birinci şubeden dumdum kadri’nin bütün dikkat, not ve raporlarına rağmen, alışılmış kalıpların çok dışında yeni fikir akımları, modern teoriler ve yasaklı yapıtlar konuşulurdu o dünyada. ve herkes kendini biraz kahraman, biraz anlaşılmamış sanatçı, biraz yarınki kuşakların insanı olarak görür, bu dünyalardan habersiz yaşayanlara da, beyin ve yürek fukarası birer kakavan olarak bakardı.

s.140—

zaman hep biraz kadehlerin arkasında ve boyutsuzdur… ve bitmeyen bir can sıkıntısı, anlamsız bir bekleyiş yarını, düşte bile biçimlenemeyen gelecek…

s.170—

çetin altan
viski

hürriyet yayınları
ekim 1978
özellikle dikkat çekmek istediğim husus, kadın ile erkeğin anne imgelerinin birbirinden çok farklı olduğudur. kadın için anne, cinsiyetinin belirlediği bilinçli yaşamın misalidir. oysa erkek için anne, örtük bilinçdışının imgeleriyle dolu, henüz tanımadığı bir yabancıdır. salt bu nedenle bile, erkeğin anne kompleksi kadınınkinden tümüyle farklıdır. erkek için anne en başından beri son derece simgesel bir karaktere sahiptir, erkeğin anneyi idealize etme eğilimi de bundan kaynaklanıyor olsa gerek. birini idealize etmek, kötülükten korunma isteğidir aslında. i̇nsan korktuğu şeyi savuşturmak istediğinde idealize eder. korkulan şey bilinçdışı ve onun büyülü etkisidir.

s.41—

carl gustav jung
dört arketip

türkçesi: zehra aksu yılmazer
metis yayınları
makine, hangi bilinç ya da biçimselleştirme düzeyinde işe karışacaktır? kendiliğinden bir sıçramayla bilinçaltı, hatta bilinçdışı düşüncelere, en ilkel fantazmalara bağlanma sakıncası içerir. gittiği her yerde her zaman ondan daha önce var olan, en karanlık isteklerini eyleme dönüştüren praglı öğrencinin kopyası gibidir.

«düşüncelerimiz» de aynen olayın haber içinde gerçekleşmesi gibi, meydana gelmeden önce gerçekleşecektir. eğer bir sonuca varmak gerekiyorsa, bu sonuç, bütün düşünce sisteminin yakında makine düzenine ayak uydurması olacaktır. sonuçta, ancak makinenin yakalayabileceği ve işlemleyebileceği bir şey veya makinenin talep edeceği bir şey düşünülecektir.

bilgisayarlar ve bilgi-işlemde daha şimdiden durum böyledir. genelleştirilmiş arayüzeyde, düşüncenin kendisi sanal gerçekliğe, sentezize edilmiş görüntülerin veya metin işlemlerindeki otomatik yazının eşdeğerlisine dönüşecektir.

yapay zekâ demek doğru mu? onun içinde yapaya, yanılsamaya, ayartmaya, dünya oyununa ilişkin daha kurnaz, daha sapkın, daha keyfi bir düşüncesinin gölgesi bile yoktur. oysa düşünce ne üst düzeyde işlevler mekaniği ne de işlemsel tepkeler dizisidir. o, biçimlerin, oynak yanılsamanın ve görünüşlerin retoriğidir — bir çözümlemenin değil, dünyanın anamorfosa uğratılmış bir görüntüsüdür. bilgi-işlem ve beyinsel makineye gelince, görüntülere egemen değildir; ancak hesaba egemen olabilir ve çabası da, bütün sibernetik ve sanal makinelerde olduğu gibi dünyanın gerçek zamanda düzmece bir taklidinin yapılması yoluyla bu temel yanılsamayı yok etmektir.

görüntünün yanılsaması nasıl sanal gerçekliği içinde yok oluyor, bedenin yanılsaması genetik kaydı içinde kayboluyor, dünyanın yanılsaması teknik olarak gerçekleştirilmiş yapay nesneler içinde kayboluyorsa, insan beyninin bir ayna ve örnek gibi görülebileceği mantıksal bir düzenek ya da sibernetik bir tepkesel makine olarak değil de, bir oyun, bir tuzak, bir dalavere, bir cinayet olarak dünyanın doğal (doğaüstü) anlayışı da yapay zekâ içinde öyle kaybolur.

s.48—49

jean baudrillard
kusursuz cinayet

türkçesi: necmettin sevil
ayrıntı yayınları
gayet iyi bilirsiniz, insanlar aldatılmak ister. sadece, aptallar çoğunlukta olduğundan değil. i̇nsanlar sevinç için doğup sevinç bulamadıklarından, bağıra çağıra sevinci aradıklarından. budur, daha akıllı olanları bile zaman zaman bönleştiren, bakışlarını daraltan; bir parıltıya kapılıverirler ve o parıltının altın vaad etmesi bile gerekmez, parıldıyor olması yetebilir. bir musibet öğretir; fakat çok geçmeden iptila galebe çalar ve bu defa aldanmayacağını umar insan. ciddi bir durumun ortaya çıkması halinde hazır bulunmak, o fırsatı kaçırmak istemiyordur. oysa bu esnada sürekli yeni ve ham çocuklar yetişmekte, hep yeni dolandırıcılar, aslında kuvvete de dönüşebilecek olan bir zaafa kanca atmaktadırlar. zira mutluluğa bir zaafı vardır insanın, gülmeye bir zaafı vardır ve bundan sonra daha iyi bir şeyin pek olamayacağına, o ağzı burnu kırılmış kanaate meyletmez. zaafın istismarının, küçük veya büyük sahtekarlarca gerçekleştirilmesi gerekmez. güzel göstermecilik her yerde aranır, kötü kitaplar bununla doludur. ama sonlara doğru gayet manidar biçimde şekerin dozu artar, kabarır veya pot yapar. yaşam çetindir, lâkin per saldo (muhasebe dengesinde) kârlı çıkılmalıdır. başka zaman açıkgöz olan da, ‘son iyi gelirse, boşver’ duygusunun tesiri altında kalır.

s.533—

ernst bloch
umut i̇lkesi, cilt 1

türkçesi: tanıl bora
iletişim yayınları
i̇nsanlar bana yeni tasarılarımın ne olduğunu soruyorlar, diyor gülümseyerek. onlara ne söyleyeyim? bu gece sevişmek. öğleden sonra yeni bir desen çizmek. şaşırmak!

asansörle beşinci kattaki dairesinden aşağı inerken yeni bir desen çizebileceğini düşünüyorum.

metroda yarıdan fazlası dolu bir vagonda boş bir koltuğa oturuyorum. vagonun dibinde kırk yaşlarında bir adam elini tutarak görmeyen gözlerle kendisini izleyen sakat karısıyla ilgili bir şeyler söylüyor. oturdukları evden çıkarıldıklarını ve yardım için bir kuruma başvururlarsa, birbirlerinden ayrı kalabileceklerini söylüyor.

sakat bir kadını sevmenin nasıl bir şey olduğunu bilmezsiniz, diyor adam vagondaki yolculara, ben onu sevebileceğim kadar, en az sizin karılarınızı, kocalarınızı sevdiğiniz kadar seviyorum.

bazı yolcular adama para veriyor. o da hepsine, merci pour votre sensibilité, diyor…

bu sahnenin bir yerinde birden onu leica’sıyla orada görmeyi umarak vagonun kapısına bakıyorum. birden ve düşünmeden yapılmış bir hareket benimki.

fotoğraf, diye yazmıştı bir zamanlar o anaç el yazısıyla, sürekli bakmanın sonucu, belli bir anı ve onun sonsuzluğunu yakalayan kendiliğinden bir dürtüdür.

s.52—53

john berger
fotokopiler

türkçesi: cevat çapan
metis yayınları
bu cesaret, umutsuzluğun karşıtı olmayacaktır. tıpkı bu ülkede yaşayan her duyarlı kişinin son 20-30 yıldır karşılaştığı gibi, umutsuzlukla sık sık yüz yüze geleceğiz. bu yüzden kierkegaard, nietzsche, camus ve sartre cesaretin umutsuzluğun yokluğu olmadığını ortaya attılar; cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

gerekli olan cesaret salt inatçılık da değildir -mutlaka başkalarıyla birlikte yaratmak durumunda kalacağız. fakat eğer kendi özgün fikirlerinizi ifade etmezseniz, kendi varlığınızı dinlemezseniz, kendinize ihanet etmiş olacaksınız. bütüne katkıda bulunmadığınız için ihanetiniz toplumumuza da karşı olacak.

bu cesaretin başlıca özniteliği bizim kendi varlığımız içinde onsuz kendimizi bir boşluk olarak hissedeceğimiz merkezileşmişliği gerektirmesidir. i̇çteki “boşluk”, dışla bir duygusuzluk[4] ilişkisidir; ve uzun vadede, bu duygusuzluk korkaklık olarak birikir. bu yüzden bağlanışımızı her zaman kendi varlığımızın merkezinde temellendirmek zorundayız, yoksa hiçbir bağlanma otantik[5] düzeye varamaz.

üstelik cesaret gözüpeklikle de karıştırılmamalı. cesaret kılığında ortaya çıkan şey kişinin bilinçdışı korkusunu örtmek için kullandığı sıradan bir kabadayılık ve ii. dünya savaşı’ndaki “ateşli” pilotlar gibi kendi maşizmosunu[6] kanıtlamak olabilir. böylesi cesaret, sevgi ve sadakat gibi diğer kişisel değerleri arasında yer alan bir erdem ya da değer değildir. cesaret tüm diğer erdemlerin ve kişi değerlerinin altında yatan ve onlara gerçeklik kazandıran temeldir. cesaret olmaksızın sevgimiz salt bağımlılık olarak solar. cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır.

courage (cesaret) sözcüğü, “kalp” anlamına gelen fransızca sözcük “cœur” ile aynı kökten gelir. kalbin kollara, bacaklara ve beyne pompaladığı kan ile tüm diğer organlara kazandırdığı işlev gibi, cesaret de tüm psikolojik erdemleri olanaklı kılar. cesaretin yokluğunda diğer değerlerden, çürüyen erdem müsveddeleri olarak söz edilebilir.

i̇nsan varlığında oluş (being) ve oluşuşu[7] (becoming) olanaklı kılmak için cesaret şarttır. eğer benlik bir gerçekliğe sahip olacaksa, benliğin bir ileri sürülüşü, bir bağlanışı esas olmaktadır. bu, insan varlığıyla doğanın geriye kalan kısmı arasındaki ayrımdır. meşe palamudunun meşe olması otomatik büyüme iledir; herhangi bir kendini bağlama şart değildir. enik de benzeri şekilde içgüdülerine dayanarak kedi olur. bu gibi yaratıklarda doğa ve varlık özdeştir. oysa bir kişinin bütünüyle insan olabilmesi sadece kendi kararlarına ve kendini bu kararlara bağlayışına dayanır. i̇nsanlar değer ve onura, günden güne verdikleri karar yığınıyla ulaşırlar. bu kararlar cesaret gerektirir. bu da, paul tillich’in cesareti niye ontolojik[8] olarak nitelediğini anlatır -cesaret varlığımızda esastır.

s.40—41

rollo may
yaratma cesareti

türkçesi: alper oysal
metis yayınları

———

notlar:

4. duygusuzluk (apathy): apathy sözcüğü, duygu, acı anlamına gelen pathos sözcüğünün başına olumsuzluk anlamı katan a'nın getirilmesiyle üretilmiştir. tutkudan, heyecandan, duygulanımdan kurtulma, etkilenmeme; duygu veya duygulanım eksikliği ya da yokluğu anlamına gelir. may'e göre duygusuzluk, dünyanın baskısı altında kişinin içe dönmek zorunda kalmasıyla gündeme gelir, birey bu yüzden yeni bir kimlik problemiyle yüz yüzedir; "kim olduğumu bilsem de, hiçbir anlamım yok. diğer insanları etkileme olanağım yok. “böyle başlayan sürecin bir adım ötesi duygusuzluk, daha sonrası ise şiddete başvurmaktır. may, duygusuzluğu seks olgusu içinde incelediğinde, kişinin “ölü” olmadığını kanıtlamak için sekse abandığını anlatır. i̇ç yaşam kuruduğu, duygu azaldığı zaman duygusuzluk artar, kişi bir diğer insanla has bir etkileşim kuramayıp, ona dokunamazsa, şiddet, iblisçe bir zorunlulukla olası olan en dolaysız dokunma itkisi halinde ortaya çıkar. bununla birlikte, may duygusuzluğu, modern çağda yaşamanın zorunlu sonucu olarak görüp, bu durumu trajik bir paradoks olarak niteler: “bir çeşit duygusuzlukla kendimizi korumalıyız," der. duygusuzluk, insanın aşırı dürtüldüğü bir ortamda, “iz bırakacak bir hasara uğramadan yenilgiyi yaşamasıdır, ancak duygusuzluk hali uzarsa, salt zamanın geçişi ile, kişi zarar görür.” duygusuzluk, bir havlu atma, es koyma, geçici bir pes etme gibi görüldüğünde, “insan en büyük iflası içinde tekrar bir şey yapabilecek duruma gelene kadar kişiliği koruyan bir mucizedir." (ç.n.)

5. otantik (authentic): otantik sözcüğü edimle, edimsellikle, olgu ile olan bağlılığı, ayrılmazlığı vurgular, burada önemle üzerinde, durulan nokta, araya hiçbir taklit, sahtelik, ikiyüzlülük girmeden bahsedilen edimin ya da olgunun belirli bir kaynakla ya da özle (gelenek, âdet, usul, örf, psikoloji) tam bir içtenlikle uyum, bağlılık içinde olmasıdır. varoluşçulukta otantiklik (authenticity) eyleme, edime en içten bir merkezin sağlanabilmesi için büyük önem taşır.

varoluşçular yaşamdaki değer çarpıklığı ve karmaşasına karşı, otantik merkezleri gündelik yaşamdaki varlıkbilimsel duygulanımlarda bulgulamaya girişip, var olan değerlerin sürüp gidebilmesi için sakıncalı olan bu duygulanımları (korku, kaygı, duygusuzluk, utanç, suç, başkaldırı, günah, melankoli, umutsuzluk, saçmanın duyumsanışı, ölüm, acı çekme, dekadans, kötü, demonik, tutku, yabancılaşma vb.) önplana çıkartarak yeni bir insan imgesi yarattılar, bu girişimde de fenomenolojik yöntemi çok verimli bir biçimde kullanarak yeni yaşam değerlerinin kurulabilmesi için çok geniş ufuklar açtılar. bu girişimde otantik bilincin yaratılması büyük önem taşır. otantik bilincin yaratılışı husserl'in redüksiyon (indirgeme), paranteze alma kavramlarında gösterilmiştir. bu yöntemle kişi kendi varlığını en temelde kuran yaşam olgularını bulmak için kendi yaşamını oluşturan tüm olguları bir indirgemeye, paranteze almaya tabi tutar. kişinin varlığını en temelde kuran olgular onun primordial egosunu oluştururlar, primordial ego, kişinin varlığını en temelde kuran, her şeyden önce olan varlığıdır. otantik bilincin temelinin atılabilmesi, bu en temel olguların doğru bir şekilde seçilebilmesi ve kişinin bilincinin bu temel olguları bilebilme yeteneğiyle olanaklıdır. (daha ayrıntılı bilgi için, bkz. nermi uygur, edmund husser vde başkasının ben'i sorunu, yapı kredi, 1998.) (ç.n.)

6. maşizmo: i̇spanyolca macho kökünden gelir ve eril, erkekçe, erkeğe ait anlamındadır. erkek psikolojisinin en dolaysız ifadesini dile getirir, bir gözüpekliğin nihai sonucu kendi ölümüne sebep olmak, ya da en azından bir polisin copuyla kafayı patlatmaktır - ikisi de cesaret göstermenin pek üretken biçimleri sayılmaz. (ç.n.)

7. oluşuş (becoming): her ne kadar olmaktan, oluşmak yüklemine geçerek oluşuş sözcüğüne vardıysak da, i̇ngilizcede oluş karşılığı olan being ile, oluşuş karşılığı olan becoming'in anlam açısından ayrıldıklarını eklemek gerek. become yükleminin kökü, bir şeye doğru gelmek, yaklaşmak, rast gelmek, uygun gelmek, denk düşmek, karşılaşmak, varmak, gitmek; ortaya çıkmaya gitmek; bir varlık ortaya çıkarmak; belirgin bir doğayı, özü, ilerlemeyi, anlamı meydana çıkartacak şekilde gelişmek anlamına geliyor. buradan hareketle, oluşuş ismini türettiğim becoming sözcüğü, denk gelmek, yerine oturma eylemi; varlığa gelme; ayn bir safha ya da koşula götüren bir değişim içinde ortaya çıkma, belirme; yeni olanım kendini gösterdiği bir süreç; değişme anlamına geliyor. rollo may kitabının önsözünde "olma cesaretinden” hareketle, kişinin bir boşluk içinde olamayacağını, varlığımızı yaratarak ifade edeceğimizi, yaratıcılığın oluşun zorunlu bir devamı olacağını söylüyor. oluşuş sözcüğü bir bakıma fizikte vektörlerin gördüğü işlevi yerine getiriyor, yani insan varlığına yönü/yönleri ekliyor. kişinin sadece varlığından bahsedemeyiz, onun oluşunun aynı zamanda bir yönü vardır, ya da kişi bir anlamı tamamlamaya, o anlama doğru ilerlemeye gider, başka bir deyişle bir anlama gelir, varır, ulaşır. bu yönü, yönlenmeyi tanımlamak için de inaksallılık, niyetlilik anlamına gelen intentionality sözcüğü kullanılıyor.

8. ontolojîk (varlıkbilimsel): varlıkbilim (ontoloji): varlığın incelenmesi ya da bilimi; metafiziğin, varlığın doğası ve ilişkilerine değinen bir dalı. "yeni ontologi varlık fenomenlerinden kalkar. onun tavrı, bütün bilimlerin tavrı gibi, 'naiv' ve 'dolaysız'dır. bizim yıllardan beri üstünde çalıştığımız felsefi anthropologi'miz de ontologik temellere dayanır, yani kavramlardan değil, kavranandan kalkar; naiv ve dolaysız bir tavırla, insanın temel fenomenlerini' ele alır. biz, insanda karşılaşılan temel fenomenlere, insanın 'varlık şartları' adını veriyoruz. varlık şartları, yüksek ya da alçakları, gelişmiş olmaları ve olmamaları, hangi basamak üzerinde bulunursa bulunsun, bütün insan toplulukları için ortak olan fenomenler, olaydır." (takiyettin mengüşoğlu, “antropolojinin işığında eğitim”, felsefe kurumu seminerleri içinde, ttk, 1977.) ontoloji, “varolanın, varlığının yapılarının bir bütün olarak alındığı zaman incelenmesidir. bir dünya ya da insan gerçekliği olsun, varlığın, ‘oradalık’ını oluşturan şartlar içinde kendisinin incelenmesidir. (ç.n.)
sone 18

seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
ve sık sık kararır da yaldız düşer yüzünden;
her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
güzelliğin yitmez ki, asla olmaz ki hurda;
gölgesindesin diye ecel caka satamaz
sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
i̇nsanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir,
yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.

s.77—

william shakespeare
tüm soneler

türkçesi: talât sait halman
cem yayınevi, 1993


——

xviii

değişir miyim seni bir yaz gününe?
çok daha güzelsin sen çok daha ince:
mayısın goncaları sert rüzgarlarla titrer,
yaz günleri kısa bir düş gibi gelir geçer:
bazen cehennemin ateşi tepende parlar,
sonra altın gibi saçlar sararıp solar
her ne kadar güzel olsan sonun değişmez;
ne şans, ne doğa yasası sana yardım etmez.
fakat senin sonsuz yazın hiç solmayacak,
i̇nce güzelliğin de hiç silinmeyecek,
ne de ölüm seni gölgesine alabilecek,
unutulmaz izlenimlerin ebedi sürecek;
i̇nsanlar soluk aldıkça, gözler gördükçe
aşkım yaşadıkça, sana da hayat verecek.

türkçesi: erdal ceyhan
i̇çimizden her birimiz her an kendi kendisi olmaktan çıkmak, biricik ve aktarılması olanaksız benliğini yitirmek tehlikesindedir. i̇nsanların çoğu olmayı beklediği o kendi kendisine durmadan ihanet eder; aslına bakarsanız, kişisel bireyselliğimiz asla tümüyle gerçekleşmeyen bir kişi, heveslendirici bir ütopya, her birimizin gönlünün en derininde saklı tuttuğu bir gizli efsanedir. pindaros’un kahraman etiğini şu bilinen buyrukta özetleyişi çok iyi anlaşılır: γένοιο οἷος εἶ, yani “her kimsen o olmayı başar.”

yani insanın konumu özünde belirsizliktir. xv. yüzyılda bir bourgogne’lu beyin dile getirdiği şu zarif söz ustalığı pek yerinde oluyor: “rien ne m’est sûr que la chose incertaine.” “emin olduğum tek şey belirsizliktir.”

s.40—

josé ortega y gasset
i̇nsan ve “herkes”

türkçesi: neyire gül işık
metis yayınları
peki arendt kitapta (augustinus’ta sevgi kavramı) neyi ele alıyor? annesine ithaf ettiği nüshanın üzerine el yazısıyla düştüğü notta özetle şöyle diyordu: “i̇lk bölümde insan sadece kendini sevdi, ikinci bölümde ise sevmeyi. bir başkasını ne zaman sevecek?” kitap aslında üç bölümden oluşuyor ve son bölüm augustinus tarafından ortaya atılan bir terim olan “vita socialis” başlığını taşıyor. “toplum içindeki yaşam” tamamen ilahi düzen tarafından karakterize edilen bir “bir-aradalık” (miteinander) tarafından belirlenir. başlangıçtan, yani ilk günahkâr olan adem’den beri, tüm insanların paylaştığı tarihsel bir boyut söz konusudur burada, çünkü her insanın izi adem ve havva’ya kadar sürülebilir. tanrı’nın, oğlu mesih’i insanlığın “bir-aradalığının” bir parçası kılması ve onunla birlikte olası bir kurtuluş tarihini de başlatması, tarihsel boyuta asli günahtan kurtuluş hedefine doğru bir yön verir. böylece saf komşu sevgisinden ibaret olan “bir-aradalık” belirleyici bir boyuta genişler: sadece tanrı için ve sadece cennette var olan sevgi. i̇nsanlar bunu ise ancak inançla deneyimleyebilirler.

s.23—

thomas meyer
hannah arendt kimdi?

türkçesi: özlem kırtay, ebubekir demir
lejand kitap
elimde ordu müzesinin kataloğuyla bütün odaları dolaşıyorum; ev sanki aylardır içinde oturulmamış gibi, çünkü malina yalnız başına olduğunda, hiçbir yer dağılmaz. lina sabahları sıkça yalnız çalışabildiğinde, beni çağrıştıran her şey kutuların ve dolapların içinde kaybolur, hiç toz havalanmaz, yalnızca benim sayemdedir ki, birkaç saate kadar etraf yeniden tozlanıp pislenecek, kitaplar birbirine karışacak, oraya buraya kâğıtlar saçılacak. henüz etrafta hiçbir şey yok. yolculuğa çıkmadan önce anni’ye, st. wolfgang’a gelebilecek posta için bir zarf bırakmıştım; bir kart olacak bu, yani özel bir sürpriz değil, ama paris’ten ve münih’ten gelen mektupların ve kartların yanına, bu çekmeceye koyabilmem için, bu karta ihtiyacım var yine de. en üstte, viyana’dan yazılıp st. wolfgang’a gitmiş bir mektup duruyor. şimdi tek eksiğim, mondsee.

telefonun önüne oturuyorum, bekliyorum ve sigara içiyorum, ivan’ın numarasını çeviriyorum, telefonunu çaldırıyorum, daha günlerce cevap vermeyecek, ve ben daha günlerce, ölmüş gibi görünen, giderek ısınan viyana’da dolaşabilirim ya da burada oturabilirim, kendimde değilim, kendim burada değil, nedir bu, kendimin olmaması? burada olmadığında, nerede oluyor bu kendim? bu boşluk hem içimde, hem de dışımda, burada kendim, hiçbir yerde yokum, nereye istersem oturabilirim, eşyalara dokunabilirim, kaçabildiğim ve yeniden kendimsizlikte yaşayabildiğim için sevinebilirim. kendim gibi, olmayan ülkeme döndüm, sığınabileceğim o engin ülkeme. malina olmalı telefon eden, ama o değil, ivan.

s.157—

ingeborg bachmann
malina

türkçesi: ahmet cemal
yky
freud yas ve melankoli’de sıklıkla başvurduğu bir yönteme başvurur: hastalık durumunu açıklamak için olağan bir ruhsal deneyimi model almak: düşler narsisizm için bir modeldir, hipnoz ise kitle ruhsallığı ve aşk için… melankolideki ruhsal işleyişi açıklamak için ise yas yaşantısı bir model olarak alınır.

her iki durumun benzerlikleri üzerinde durulduktan sonra asıl kurucu savlar ayrılıklar üzerinden geliştirilir. yas ve melankoli birer bilimsel sav olmayı aşan ve neredeyse özdeyiş tadına ulaşan sözlerle bezelidir: “yasta dünya yoksul ve boş bir hâl alır, melankolide ise yoksullaşan ve boş hâle gelen ben’in ta kendisidir.”

ya da şu: “nesnenin gölgesi ben’in üzerini öyle bir kaplar ki…” i̇ncelemenin merkezine ben’de nesnenin gölgesinin düştüğü bölüm ile diğer bölüm arasındaki çatışma ve melankolik bütünlükte kurdukları ayrılıklarındaki birlik yerleşir: “ben sanki bir nesneymiş, hatta terk edilen nesneymiş gibi özel bir öğece eleştirilebilir hâle gelir.”

yas’tan farklı olarak melankolikte ben’in yoksullaşmasının, çölleșmesinin nedeni de bu çatışmadır. “yas ile kurduğumuz benzetim bizi, kaybını nesneye dair bir kayıp yaşadığı sonucuna ulaştırmıştı; kişinin anlatımı ise ben’ine dair bir kayıp yaşadığını ortaya koyar.”

freud, melankoliğin kendine yönelik dile döktüğü yakınma ve değersizleştirme cümlelerinin ‘melankolik olmayanlara göre gerçeği daha keskin’ bir kavrayışın, ‘kendini tanımak ile kastettiğimiz bilgiye’ gerçeğe uygun bir yaklaşımın örnekleri olduğunu ileri sürer.

tam da bu ‘keskin kavrayış’a tanıklık için shakespeare’i ve onun kahramanı hamlet’i çağırır: “kendi çölüne yollandığında, kim kurtulabilir kırbaçlanmaktan?” *

s.9—10

sigmund freud
yas ve melankoli

sunuş: cemal dindar *
türkçesi: aslı emirsoy

telos yayınları
yıllar önce film kentinde jerome robbins ve olağanüstü güzel doğulu eşi beni ziyaret etmişlerdi. deneyim aynıydı: anında kurulan bir iletişim, kolay paylaşılan, alevli bir anlam dokusu, ayrılırken duyulan özlem ve en kısa zamanda biraraya gelmek için verilen sözler.

ama böyle olmadı ve asla olmayacak. köylümsü bergman çekingenliği ve beklenmedik duygular karşısında duyulan bergman sıkılganlığı: en iyisi geri çekilmek, hiçbir şey söylememek, konudan uzak durmak. yaşam zaten şu haliyle bile yeterince tehlikeli. hayır, hayır. teşekkür eder, dikkatle geri çekilirim, ilgim merakım kaygıya dönüşür. alışılmış, boz gündelik yaşama şükrederim. gündelik yaşam denetlenebilir ve yönetilebilir.

yüz yüze, düşlerle gerçeğe ilişkin bir film olacaktı. düşler kavranabilir gerçeklere, gerçeklerse eriyerek düşlere dönüşecekti. zaman zaman filmlerimde gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip gelmişimdir. persona’da, gezgincilerin gecesi’nde, fısıltılar ve çığlıklar’da. ama bu kez çok güç oldu. gereksinim duyduğum esini bulamadım. düş sekansları yapaydı, gerçekler bulanıktı. yer yer sağlam sahneler vardı, liv ullman aslanlar gibi döğüştü. gücü ve yeteneği filmin dağılmasını engelledi ama o bile benim coşkuyla okuduğum, ancak iyi sindiremediğim asıl çığlığı, doruk noktasını kurtaramadı. sanatsal yorgunluk ince dokunun içinden sızdı.

s.255—256

ingmar bergman
büyülü fener

türkçesi: gökçin taşkın
afa yayınları, ağustos 1990
sessiz gece. sessiz. ve sen vazgeçtin
beklemekten. nerdeyse dingindi her yer.
birden, orada olmayan kişinin o canlı
dokunuşunu duydun yüzünde. gelecek.
sonra kendi kendine çarpan pancurların sesi.
i̇şte rüzgâr da çıktı. ve biraz ötede,
kendi sesinde boğuluyordu deniz.

s.60—

yannis ritsos
bir mayıs günü bırakıp gittin

türkçesi: cevat çapan
can yayınları
la nuit, souvent je reste éveillé. je suis la sentinelle debout à la porte du sommeil des autres, dont je suis le maître. je suis l’esprit qui flotte au-dessus de la masse informe du rêve.
……….
………. et s’enfoncèrent dans une nuit lointaine, dangereuse, comme l’est toute nuit.
……….
………. il était chargé du sens obscur du symbole et dangereux comme le sont tous les habitants de la nuit, les habitants des rêves. les rêves sont peuplés de personnages, d’animaux, de plantes, d’objets, qui sont des symboles. chacun est puissant et, quand celui qui l’a suscité se substitue au symbole, il profite de cette puissance mystérieuse. la puissance du signe, c’est la puissance du rêve….

jean genet
(miracle de la rose)
(1)



die bewegung der sich bildenden individualitaet ist …….. das werden der wirklichen welt.

g.w.f. (bkz:hegel)
(phg, vi, b, i, a: die bildung und ihr reich der wirklichkeit)
(2)


***


(1)

geceleri, çoğu zaman, uyanık, beklerim. uyuyanların uykusunun kapısında dikilen nöbetçiyim ben; o uyku benden sorulur. düşün kalıba girmez kütlesi üzerinde yüzen ruhum ben.
……….
………. uzak, tehlikeli bir geceye —geceler hep böyledir zaten— girip yittiler.
……….
………. simgenin karanlık anlamıyla yüklüydü o, gecede eğleşen, düşlerde eğleşen herkes gibi de tehlikeli. düşleri, her biri bir simge olan kişiler, hayvanlar, bitkiler, nesneler şeneltir. her biri güçlüdür bunların; bunları üreten kişi, kendini simgenin yerine koyduğunda da, bu gizemli güçten yararlanır. i̇min gücü, düşün gücüdür…



(2)

kendini kuran bireyliğin devinimi …….. gerçek dünyanın oluşumudur.

s.11—

bilge karasu
gece

metis yayınları
76.

ne kadar kısıtlı da olsa, ondan gelen… doğru kelimenin ne olduğunu bilmiyorum, bazı işaretlerin, örneğin beni bir şey için övmesinin çocukken benim için ne kadar önemli olduğunu ancak şimdi anlıyorum. bu pek sık olmazdı. bu yüzden de o iki ya da üç seferin her birini hatırlıyorum.

biri, üçümüzün — ben, kardeşim ve o — birlikte bir dergiye, muhtemelen kozmos ya da bir yerlerden ele geçirdiğimiz paraleller’in zor bulunan sayılarından birine baktığımız nadir anlardandı. neredeyse aynı olan iki resmin arasındaki “dokuz farkı bul” oyunu vardı. birlikte sekize kadar ulaş­tık, ama dokuzuncuyu bir türlü göremiyorduk. sonra onu fark eden ben oldum. “aferin, bu en zoru­ydu,” dedi babam. kırk beş yıl önceydi ama bunu hâlâ unutmadım.

şimdi düşünüyorum da, çocukken onun hayalindeki ideal oğul olmaktan oldukça uzaktım. utangaç ve içe kapanıktım, sürekli okurdum, gizlice yazardım (ki bu da herkesin bundan haberdar olduğu anlamına geliyordu). diğerleriyle hiç dövüşmezdim, bir kez hariç. hem de benden daha büyük bir çocukla – sanırım bununla babamı epey şaşırtmış ve gözünde yükselmiştim.

gerçek şu ki, kardeşimle askere, sonra da sofya’ya gitmemizden sonra, yıllar boyunca her eve dönüşümüzde babamla birbirimize biraz daha uzun sarılırdık. daha uzun sarılabilmek için giderek uzayan karşılamaların ve uğurlamaların bahanesine sığınırdık.

birliğe teslim olacağım zaman babam beni asker­liğimin çıktığı o uzak kuzey kasabasına polonya fiat’ıyla götürdü. başım kazınmıştı, bu da beni daha çelimsiz ve pısırık gösteriyordu; subayın bana fırlattığı askeri üniforma üstümden emanet kıyafet gibi dökülüyordu. babamın gözlerinin dolduğunu gördüm, sırtını döndü ve mendiline uzun uzun sümkürdü. babalarımız gençken böyle ağlardı. o anda sarılıp sarılmadığımızdan emin değilim.

şimdi hatırladım da, babaannem askerlerin cepheden döneceği haberi gelince, dedemi karşılamak için nasıl s. kasabasının istasyonuna gittiklerini anlatmıştı – birkaç gün beklemişler, at arabalarının içinde uyumuşlar. o beklenen tren nihayet geldiğinde, dedem kapıda belirmiş, sağ salim, dokuz aylık savaşın ardından. “i̇çimden ona koşmak, ona sarılıp onu bir daha bırakmamak geliyordu, derdi babaannem. ama kayınbabam bana bir bakış attı ve sakin ol, gelin, dedi. ve sonunda, sıra bana geldiğinde, dedene sadece elimi uzattım ve tokalaştık; o da babasının önünde bana sarılmaya cesaret edemiyordu. ne budalaymışız,” derdi babaannem, gözlerini başörtüsünün ucuyla silerek.

s. 166, 167—

georgi gospodinov
bahçıvan ve ölüm

türkçesi: hasine şen karadeniz
metis yayınları
kızgın bir mırıltı yükseldi. duvarları süsleyen dallar ve palmiyeler, beş köşeli yıldızlar, rahle üstünde kutsal tomarlar; seçkin ulus, vaadedilen ülke, tanrı’nın ülkesi, mesih gibi büyük sözler; bunların hiçbiri içlerini yatıştırmıyordu artık. uzun süren umut umutsuzluğa dönmeye başlamıştı. tanrı’nın ace­lesi yoktu, ama insanın vardı, artık bekleyemiyorlardı. havranın her iki duvarını da kaplayan resmedilmiş ümitler dahi onları oyalayamıyordu.

s. 48—

nikos kazancakis
günaha son çağrı

türkçesi: ender gürol
can yayınları

***

64./
“umut çok uzun sürdü, artık umutsuzluğa dönmeye başladı.” (kazancakis/ günaha son çağrı)

s. 115—

ferit edgü
tüm ders notları

yky
gerçeği kabul etmiyordum. beni daraltan, havasız bırakan ve huzursuz kanatlarıma dar gelen nesnel, insana özgü, rasyonel dünyaya karşı duyduğum iğrentiyi tarif edebilecek uygun kelimeler bulamıyorum. fakat gerekli olan bunlar değil, her şeyi söylemiyor, aydınlığa kavuşturmuyorlar. ben o gerçekliği istemiyordum, çünkü başka bir tane istiyordum (daha saf, daha mükemmel, daha temiz, daha yüce) ve beklenen spiritüel ve uyumlu dünyanın, dağdan henüz çıkartılmış bir ham bloğun, beynin gördüğü ve arzuladığı heykele dönüşmesi misali ortaya çıkması için büyük çaba göstererek çalışıyordum. sıradan, yüzeysel gerçekliği kabul etmiyordum, çünkü daha iyi, daha doğru, daha derin bir gerçeklik arzuluyordum; geçmişi yadsıyordum, daha yakışır ve mucizevi bir geleceği gözümle, tüm arzum ve ruhumla görmek için şimdiki zamanı yadsıyordum.

bunları söylerken de her şeyi söylememiş oluyorum.

s. 117—

giovanni papini
bitik adam

türkçesi: sinem carnabuci
monokl yayınları
bir yıldan uzun bir süreliğine bir kontrat imzalamak ya da evlenmek büyük bir güçlüktür. kuşkusuz, mesafeli kişi için evlilik, içinde yakınlığı barındırdığı için, her durumda riskli bir girişimdir; korunma ihtiyacı ve eşin kendi özelliklerine tümüyle uyacağı yolunda bir inanç bu riski hafifletebilir. evlenmeden hemen önce sıklıkla panik duygusunun başladığı görülür. zaman tüm ele avuca sığmazlığıyla büyük ölçüde bir baskı gibi yaşanır; bir özgürlük yanılsaması yaratmak için işe beş dakika geç gitme alışkanlığına başvurulabilir. zaman çizelgeleri bir tehdit oluşturur; tren tarifesine bakmayı reddedip, istasyona kendisine uygun olan bir zamanda giden ve bir dahaki seferi beklemeyi yeğleyen bir adamın hikâyesi uzak kişilerin hoşuna gider. diğer kişinin kendisinden bazı şeyleri yerine getirmesini ya da belirli bir şekilde davranmasını beklemesi —bu tür beklentiler gerçekte dile getirilse de getirilmese de veya yalnızca bir varsayım olsa da— onu rahatsız eder ve isyan ettirir. söz gelimi, ara sıra hediye vermek hoşuna gitse de, kendisinden beklendiği için yaş günlerini ve yılbaşını unutur. toplumsal davranış kurallarına ya da geleneksek değerlere uymak hoşuna gitmez. gerilimden kaçmak için dışarıdan bunlara uyuyormuş gibi gözükse de, zihninde tüm konvansiyonel kuralları ve standartları mutlak bir biçimde reddeder. son olarak, öneri ve tavsiye, kendi istekleriyle uyumlu olduğunda bile, hükmedildiği duygusunu uyandırır ve dirençle karşılanır. onun durumunda direnç, bilinçli ya da biliçdışı olarak, diğerlerini hüsrana uğratma isteğiyle bağlantılıdır. diğerlerinden üstün olduğunu hissetme ihtiyacı, tüm nevrozların ortaklaşa özelliği olsa da, mesafelilikle ilişkisinden dolayı burada vurgulanmalıdır. “fildişi kule” ya da “kusursuz yalıtım” ifadeleri gündelik dilde bile mesafeyle ve üstün olmayla hemen hemen her zaman ilişkili olduğunun altı çizilmiştir. büyük olasılıkla hiç kimse yalnızlık ve yalıtıma özellikle güçlü ve becerikli olmadan ya da kendini eşsiz bir biçimde önemli hissetmeden katlanamaz. mesafeli kişinin üstünlük duygusu geçici bir süre için sarsıntıya uğradığında —ki bu ister somut bir başarısızlık isterse içsel çatışmaların artması sonucu olsun— yalnızlığa katlanamayabilir ve delice sevilip korunmak için uğraşabilir. bu tür bocalamalar mesafeli kişinin hayat öyküsünde sık sık görünür. ergenliğinde ya da yirmilerinin başında birkaç tane öylesine (önemsiz) ilişki yaşayabilse de, genelde oldukça yalnız bir yaşam geçirmiş, kendini bu şekilde daha rahat hissetmiştir.

syf•59—60

karen horney
içsel çatışmalarımız

türkçesi: zeynep koçak
sel yayınları
okumak bende ancak okuma yoluyla çoğaltır kendini, dışarıdan gelecek önerilere asla kulak asmam ya da ancak çok uzun zaman sonra dikkate alırım. ben okuduğum şeyi keşfetmek isterim. bana bir kitap tavsiye edildiğinde, o kitabı elime almam, bana bir kitap övüldüğünde, o kitap bana senelerce zehir olur. ben yalnızca, gerçekten hayranlık duyduğum büyük insanlara güvenirim. onlar bana her şeyi tavsiye edebilir, merakımı uyandırmak için, bana bir kitabın bir yerinden bahsetmeleri yeterlidir. gelgelelim, başkalarının ağızlarıyla gelişigüzel bahsettikleri şeylerin üzerinde sanki pis bir lanet vardır. bu yüzden, o büyük kitapları tanımakta zorlandım, çünkü asıl büyük olan, umumiyet kültüne mal olmuştur ve artık insanların dilindedir, tıpkı kahramanlarının isimleri gibi. i̇nsanlar bu asıl büyük olanı dolu bir ağızla telaffuz etmekle —pek bir doymuş olmalılar— benim açımdan bilinmesi elzem şeylerden illallah ettirirler.

syf•25—

elias canetti
sinek azabı

türkçesi: necati aça
sel yayınları
düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. i̇nsanların cehennemin gerçekten var olduğuna inandıkları ortaçağ'da ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. gene de onlardaki bu cehennem kavramı —yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde— ateşi her şeyi yutan, kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur.

seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır; bu bütünlük, geçici olarak, ancak sevişmeyle sağlanabilir.

gene de sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir. (görme eylemi, ancak gözün retinasını ilgilendiren sürecin küçük bir bölümünü alırsak böyle tanımlanabilir.) yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. bakmak bir seçme edimidir. bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne —her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da— ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. i̇nsanın bir şeye dokunması demek, kendisini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir.

syf•8—

***

geçmişin sanatı, eskiden olduğu gibi değildir artık bugün. yetkesini yitirmiştir. onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. şimdi önemli olan bu dili kimin, ne amaçla kullandığıdır. bu da yeniden canlandırmaların yayın hakkı, sanat basımevleriyle yayınevlerinin kimin elinde olduğu, sanat galerilerinin, müzelerin genel tutumu sorununa gelip dayanır. çoğu zaman dendiği gibi bunlar sanatı ilgilendiren, sınırlı sorunlar değildir. bu denemenin amaçlarından biri de gerçekten tehlikede olan şeyin çok daha büyük olduğunu göstermektir. kendi geçmişinden kopmuş bir halk ya da sınıf, seçmede ve eyleme geçmede tarih içinde kendi yerini bulmuş bir sınıf ya da halktan çok daha az özgürdür. i̇şte bunun için —tek neden de budur zaten— geçmişin tüm sanatı bugün siyasal bir sorun olarak karşımızdadır.

syf•33—

john berger
görme biçimleri

türkçesi: yurdanur salman
metis yayınları
candide:
— aklıma gelmişken şunu da sorayım: geminin kaptanında bulunan iri kitapta* yazıldığı gibi, dünyanın başlarda bir deniz olduğuna inanıyor musunuz? dedi.

— hiçbir şeye inandığım yok! birkaç zamandan beri piyasaya sürülen masallara da inanmıyorum, diye yanıtladı martin.

candide:
— peki, hangi amaçla yaratıldı bu dünya? diye sordu.

martin:
— bizi kudurtmak için! dedi.

candide:
— size başlarından geçenleri anlattığım oreyonlar ülkesinden iki genç kızın iki maymuna âşık olmaları şaşırtmadı mi sizi? dedi.

martin:
— asla! dedi. böyle bir tutkuda şaşırtıcı bir yan göremiyorum; o denli tuhaf şeyler gördüm ki, hiçbir şey yadırgatamaz artık beni.

candide:
— i̇nsanların, bugün yaptıkları gibi, ezelden beri birbirlerini öldürdüklerine inanıyor musunuz? i̇nsanların hep böyle yalancı, hileci, vefasız, nankör, haydut, zayıf, sebatsız, alçak, kıskanç, obur, sarhoş, pinti, tutkulu, kan dökücü, dedikoducu, serseri, bağnaz, iki yüzlü ve budala olduklarını mı sanıyorsunuz? dedi.

martin:
— atmacaların hep buldukları güvercinleri yediklerine emin misiniz? dedi.

candide:
— evet kuşkusuz, dedi.

— peki o halde, atmacalar aynı niteliği hep sürdürmüşlerse, niçin insanların doğalarını değiştirmelerini bekliyorsunuz? dedi.

candide:
— o o! çok fark var, dedi. çünkü, irade-i cüz’iye... böyle konuşurlarken bordeaux'ya vardılar.

syf•162—165

* voltaire, de brosses'un deniz yolculukları tarihi'ne yollamada bulunuyor bir olasılıkla. bu kitapta, özellikle buffon'un, karaların denizlerden çıktığını ileri süren kuramı açıklanıyordu.

voltaire
candide ya da iyimserlik

türkçesi: server tanilli
adam yayınları