tabutmag forum
“duyarlık arttıkça, acının yoğunluğu da artar.”

* anlamı net olmayan bir tümce; özgün metin şöyle:
dov'è più sentimento, lì è più ne' martiri gran martire.

yazılar, masallar, kehanetler, nükteler ve diğerleri
çev: kemal atakay, yky
paul valery'nin, bizi, sadece kendi kafasında, kendi fikirleriyle, kendi aklına göre yaşayan edmond teste'in zihninde bir yolculuğa çıkardığı kısa felsefi eseri. yazdığı önsözde çevirmeninin (ayberk erkay) de belirttiği gibi, tanpınar'a ilham kaynağı olmuş olması muhtemel. şöyle ki:

"süreye, zamana, zamanın pay edilmesine, ayarlanmasına -zamanın, itinayla seçilmiş şeyler ve bu şeylerin özenle beslenmesi için harcanmasına- adanmış incelikli sanatla meşgul olmak, m. teste'in büyük ölçüde mesai ayırdığı uğraşlardan biriydi. [...]"

şuradan:
"büyük kentlerde yaşadıkları için mi böyle katı, içine kapanmış, somurtkan, sinirli oluyorlar? büyük kent, yenilmez, diş geçirilmez, yok edilemez gücüyle onları dört bir yandan sarıyor, sıkıştırıyor, eziyor, boğuyor — mu? - ufukları yok çünkü. evlerin -evlerin... evlerin... evlerin- sokakların yan yana... iç içe... üst üste... - gökyüzüne gerilmiş tellerin, gökyüzüne çıkan yokuşların, diklemesine büyük taş binaların, bacaların arasında; birbirleriyle yüz yüze, soluk soluğa, omuz omuza yaşıyorlar. birbirlerinden nefret mi ediyorlar? kırları, güneşi, yeşili mi istiyorlar? gökyüzünü çok yükseklerde, en üst kat camlarında, baca deliklerinde; yeşili, çekmeyen bacaların ve kent dumanlarının isinde kararmış buldukları için mi böyle sarı suratlı, kinli, hırçın oluyorlar? bütün bunlar için mi âşık olmuyorlar, gülmüyorlar, genç, kuvvetli, neşeli, yeşil, beyaz, mavi olmuyorlar? omuzlarında bir yük -günlük yaşam bir kat karabasan gibi omuzlarına çökmüş- kırgınlığın, bezginliğin, bulanık sarılığında, içlerine çekilip somurtmuşlar. bütün bunlardan ötürü mü -mü... mü... mü... ne? - böyle olmuşlar. yoksa başka bir şeyler mi var? aradıkları veya kaybettikleri ne? yoksa aradıkları ya da kaybettikleri bir şey yok mu? -hiçbir şeyin olmaması, (mı?) - ekmek peşinde koşanlar, para hırsına tutulanlar, kanseri olanlar, dosyalar, makineler arasında kendini unutanlar, kumarbaz olanlar, hovarda olanlar, çirkin olanlar, hayvan olanlar, insan olmayanlar -lar... lar... - var. i̇yi hoş. ya ötekiler? aradıkları ya da kaybettikleri bir şeyi olmayanlar? yoksa bu, hiçlik duygusu mu? çaresizlik, aşağılık duygusu...

bir şey var. bir şey ama ne?"

nezihe meriç, susuz -i
toplu öyküleri i
“babam anneme ilk aşık olduğunda, onun kadar olağanüstü birinin onu kabul edeceğinden şüphe duymuş. ayaklarının tuhaflığından öylesine utanırmış ki, onları kimseye göstermek istemezmiş. ama sonra, annemin gizlediği acıyı öğrenmiş. üniversiteden mezun olduğu gün sarhoş bir sürücü, arabasına çarpıp annesini öldürmüş. hemen yanında, yolcu koltuğunda oturuyormuş.

annem görselliğe düşkündü. çiçek ve manzara fotoğrafları çekerdi. i̇kimiz de turuncu rengi çok severdik. ama başını çevirip de çok sevdiği annesini yanı başında birden cansız hâlde gördüğü o anı düşündüğümde, bakılması zor şeylerden sonsuza dek kaçma isteğini nihayet anlayabiliyorum.

sevgi bize sadece güzellikleri sunsa ne güzel olurdu. ama birbirimizi kaybetme korkusuyla yüzleşmemizi de gerektiriyor. i̇şler sarpa sardığında birbirimize sıkıca sarılmayı da. ve mümkün olduğunda meydan okurcasına kısa mutlulukların tadını çıkarmamızı.”
hiroşima'ya ilk atom bombası atıldığında hepimizi alabora eden, o son nesil olabileceğimize dair korkuyu hatırlıyorsanız, onu takip eden ne düşüneceğimizi bilememe endişesini de unutmamış olmalısınız. o anda milyonlarca insanın olaya ilk tepkisinin garip, derin bir yalnızlığa kapılmak oluşu yeterince ilginçti. norman cousins, "çağımız insanı işe yaramıyor" başlıklı denemesinde, dönemin entelektüellerinin o tarihi ana ait en derin tepkilerini aktarmaya çalışırken, atomik radyasyondan korunma yollarını anlatmadığı gibi insanoğlunun nasıl kendi yok oluşunun senaryosunu yazdığını da vurgulamıyordu. cousins'in yoğunlaştığı tema yalnızlıktı. "i̇nsanoğlunun bütün geçmişi," diyordu cousins, "yalnızlığını parçalayıp yok etme gayretinden ibarettir."

rollo may
kendini arayan i̇nsan
Şu içtenlik sorunu ne sinirlendirici: İçtenlik! Bu konuya geldim mi yalnız onun içtenliğini düşünüyorum. Kendime yöneldim mi, kelimenin anlamını bile kavrayamaz oluyorum. Hiçbir zaman sandığım gibi değilim. Kendim sandığım varlık bile durmadan değişiyor, öyle ki, çoğu zaman, ben birleştirmesem, sabahki varlığım akşamki varlığımı tanıyamıyacak. Hiçbir şey benim kadar farklı olamaz benden. Ancak bazı bazı, yalnızken görünür derinlik gözlerime, ancak o zaman köklü bir sürekliliğe ulaşırım; ama o zaman da hayatım ağırlaşıyormuş, duruyormuş, varlığım sona erecekmiş gibime gelir. Ancak yakınlık duygusuyla çarpar yüreğim; ancak başkasıyla yaşarım, başkasının yerine geçmekle, birleşmeyle yaşarım hattâ, hiçbir zaman da bir başkası olmak için kendimden sıyrıldığım zamanki kadar yüklü yaşadığımı duymam.

André Gide
Kalpazanlar
"İnsan ölürken kendi kendini niye üzsün ki! Je veux seulement oublier... Ah doktorcuğum o şarkıyı alırken içimden dikkat et çok güzel bir cümle vardır, o düşmesin: Vie qui veut me tuer, beni öldürmek isteyen hayat, c'esr magnifique, muhteşemdir. Çocuğum hayat gerçekten muhteşemdir. Şarkılar da muhteşemdir ama hayat onlardan daha muhteşemdir."

Mine Söğüt
Deli Kadın Hikâyeleri
"Vehim, kendini tanımamak demektir. İçindeki güce inanmamak demektir. Cemiyetin baskısını diyapazon gibi ruhunda bin defa büyüterek bir bardak suda fırtına çıkarmaktır. Gölgesinden korkmak ve kendi sesine mana vermektir. Vehim, hayatına bir yatak kazamamak, tereddütler, kararsızlıklar içinde kalmaktır. Birlikten gafil olmak, fakat birliğe kurban gitmektir. Kadere inanmamak, fakat kaderin elinde ezilmektir. Vehim, tabiatın lisanından anlamamak; sabra ve zaruretler şuuruna ermemek, ihtirastan ve sevgiden yoksun olmaktır."

Aşk Ahlâkı
"Kaygı", insanı yeniden kendi özüne kavuşturmaktan başka hangi yöne doğru gidiyor ki? Bu, insanın (homo) insanca (humanus) olmasından başka hangi anlama gelebilir? Böylelikle humanitas, bu tip bir düşünmenin amacı olarak kalır, çünkü hümanizm şudur: insanın insanca olması ve gayri insani, "inhuman" olması, yani kendi özünün dışında olmaması için düşünceye dalmak ve ihtimam göstermek. Peki ama insanın insanlığı nerededir? Özünü sürdürmesindedir.

Martin Heidegger, Hümanizm Üzerine
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...

Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.

Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?

Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.

İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."

İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...

O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, destereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.

Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.

Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.

Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam’a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır… Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.

Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balik da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.

Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek… Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak… Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:

Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.

Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa'nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.

Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Sait Faik Abasıyanık
ADMETOS (895 - 900)

Ey yeraltına inmiş sevgili vücutlar için tutulan uzun matemler ve çekilen acılar! Niçin beni mezarın çukuruna atılmaktan ve bu emsalsiz kadının yanında ölü olarak yatmaktan menettin? Bir vücut yerine Hades biribirine sadık iki vücut birden alacaktı. Onlar beraberce cehennemî gölü geçeceklerdi.

...

Admetos şimdi sarayın kapısının önündedir. Yeniden durur, uzun bir tefekküre dalar.

ADMETOS (915, 920, 925)

Ey evimin duvarları! İçeriye nasıl girmeli? Bahtımın bu ters yüzünü döndüğü bir zamanda içinde nasıl oturmalı? Heyhat, arada ne kadar büyük fark var! O zaman Pelion ormanından kopmuş meş'alelerle ve zifaf ilâhileriyle evime giriyordum, sevgili zevcemin elini tutuyordum, ve gürültülü bir alay, bizi, bugün ölenle beni, her ikisi de ana ve baba cihetinden asil olan zevç ve zevceyi, hayatlarımızı biribirine bğaladığımız için tebrik ederek takibediyordu. Bu gün zifaf ilahilerine figanlar cevap veriyor; beyaz elbiseler yerine beni, evime boş bir yatağa doğru gidişimde siyah matem elbisesi takibediyor.

Euripides, Alkestis
Tercüme: A. Hamdi Tanpınar (1943)
Bir fabrikanın yerine bir cami görüyordum düpedüz, meleklerin oluşturduğu bir davulcu topluluğu, gökyüzünün yollarında faytonlar, bir gölün dibinde bir salon; canavarlar, gizler, büyük korkular dikiyordu önüme bir vodvil adı.

Sonra sözcüklerin sanrısıyla açıkladım büyülü safsatalarımı! Kutsal buldum sonunda aklımın düzensizliğini. Aylaktım, kurbanıydım bir yüksek ateşin: İmreniyorum mutluluğuna hayvanların, -Vaftizsiz ölen bebeler cennetinin masumluğunu simgeleyen tırtılların, o erdenliğin uykusu olan köstebeklerin.

Arthur Rimbaud
Ben Bir Başkasıdır
Türkçesi: Özdemir İnce
görsel
görsel


Tepemde pervaneler dönüyor, dört ana yönü gösteren bir rüzgâr okuna öykünüyorlar sanki. Kuvvetli rüzgârlar, soğuk yağmurlar veya yağmur tehdidi; inceden inceye tüm varlığıma işleyen ve daimi bir keyifsizliğin içine sürükleniyorum. Depresyon değil bu, daha çok melankoliye duyulan bir ilgi; elimde küçük bir gezegen misali evirip çeviriyorum onu, çizgi çizgi gölgeler var üstünde, inanılmayacak kadar mavi.

Overhead the fans spin, feigning the four directions of a traversing weather vane. High winds, cold rain, or the threat of rain; a looming continuum of calamitous skies that subtly permeate my entire being. Without noticing, I slip into a light yet lingering malaise. Not a depression, more like a fascination for melancholia, which I turn in my hand as if it were a small planet, streaked in shadow, impossibly blue.

M Treni
Başka bir dünya vardır diye mi iyi ve erdemli olmalıyız? Eylemlerimiz, kendi başına, kendi için iyi ve erdemli olursa, bize mutlu olmak için daha çok hak kazandırmaz mı? Şöyle düşünmek, insanın gerçek varlığına ve ahlak bakımından halis olmaya daha uygun gelir: İnsanın iyi eylemler yapması, onun başka bir dünyayı ummasına dayanmamalı; başka bir dünya hakkındaki umutlar ve beklemeler, sağlam yapılı bir ruhun duygularına dayanmalıdır.

Kant’ın Felsefesi
görsel

görsel

görsel


İkimiz de yoğun bir varoluşa sahibiz. Diğer insanların duygularının yerine kendimizinkileri koymak için çok büyük bir yeteneğimiz var. Özellikle de başkalarınınkinin. Ayrıca diğer insanları etkilemede ve tecrübelerimizi onların tecrübeleri yapmada büyük bir yeteneğe sahibiz. Ve birbirimizi etkileme yeteneğimiz var. Birbirimizi diri tutuyoruz. Acı verici olması bir fark yaratır mı?
❝Bu, bütün savaşlarda böyledir; askerler çarpışır, gazeteciler bağrışır ve palavracı yurtseverlerin hiçbiri kısacık propaganda gezilerinin dışında, cephedeki siperlere yanaşmaz bile. Bazen, uçağın savaş koşullarını değiştirdiğini düşünerek rahatlıyorum. Belki de, bundan sonraki ilk büyük savaşta, tarihte daha önce eşine rastlanmamış bir manzara görebiliriz: gövdesinde kurşun deliğiyle bir savaş taraftarı.❞

George Orwell, Katalonya’ya Selam
Çev.: Jülide Ergüder
"Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım, bana aynı müzikle karşılık veren karşıdaki yabancı.

Kimdir? Nasıl biridir?
Bir sabah onu bulmaya gittim. Ama fikrimi değiştirdim. Bilmemek ve hayal etmek daha iyi. Benim gibi yalnızlığı seven biri. Belki küçük bir kız; okula gitmeden önce bilinmezle ilgilenen.

Her şey çok hızlı gelişti. İçimde büyüyen şüpheli bir ağrı, -öğrenmek için ısrar edişim, tanımak için... ve sonra karanlık. Etrafımdaki sessizlik... sessizlik...

Her şey, bizi, kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran, uykudaki güneşin aniden açmasını sağlayan, âşıkları dışarı uğratan riyakâr baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor. Kış gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor.

Tek üzüntüm, Anna... tek üzüntüm bu mu?

Yoksa hiçbir şeyi tamamlayamamış olmam mı? Planlarım öylece kaldı, kelimeler oraya buraya dağıldı."

Yön.: Theo Angelopoulos
Son bir soru sorayım: Şiir yazmasaydınız ne yapardınız?

Türkiye'de bu tür sorulara "Derhal intihar ederdim" türünden cevaplar vermek âdet. Böyle şeyler duyunca benim aklıma Shakespeare'in, "İnsanların öldüğü ve kurtlar tarafından yenildiği olmuştur, ama aşk yüzünden değil" sözü geliyor. Korkarım benim ölümüm de şiir yüzünden olmayacak. "Şiir yazmasaydım" diye bir şey yok; günlerimin büyük bir bölümü zaten şiirle hiç ilgisi olmayan uğraşlarla geçiyor. Herkes gibi ben de bir yandan son derece sınırlı, bir yandan da alabildiğine dolu bir hayat yaşıyorum. Günlük işlerimi yapıyorum, camdan bakıyorum, kırlarda uzun yürüyüşlere çıkıyorum, televizyon seyrediyorum. Yazdığım şiirler yaşadığım hayatın bütünlüğü içinde küçük birer "an" yalnızca. Gerçekten istediğimi yapıp roman yazabilseydim yazacağım romanlar da böyle küçük birer an olurdu. Söylediklerimizin, söylemeye çalıştıklarımızın sonunda o kadar önemi yok. Hayat bizi hiç dinlemeden bizi de alıp götürerek akıp gidiyor.

_
Cumhuriyet Kitap, 15 Nisan 1999
Şavkar Altınel, Soğuğa Açılan Kapı
lover, lead forth thy love unto that bed
prepared by whitest hands of waiting years,

seven, tut elinden götür sevgini o yatağa
bekleme yıllarının en beyaz ellerince serilmiş,

E. E. Cummings, Epithalamion 3
Tulips & Chimneys (1922)
Filmin başında Nietzsche'ye yapılan atıf ile Torino Atı, sizin doğrudan en felsefi filminiz. Nietzsche'nin düşüncesi ile sizin filminiz arasındaki ilişkiyi, daha ziyade, başyapıtınız ile Nietzsche'nin düşüncesi arasındaki ilişkiyi açıklayabilir misiniz?

Felsefe ve sinema iki farklı dil. Felsefe, sinema dışında bir alanla çalışır. Torino Atı'nı felsefi bir film olarak adlandırmayı sevmiyorum. Çünkü her ikisi de birbirinden oldukça uzak. Sadece bir film. Benim için asıl soru, atın akıbeti. 1985'te Laszlo Krasznahorkai bu soruyu sormuştu ve buna bir cevap getirebilmek için 30 yıl gibi bir süre bekledik. Bu film, bu soruya bir cevap sadece.

Atın kaderi, insanın kaderini mi tasvir ediyor?

Denebilir ama, sembolik düzeyde çok güç, daha çok fiziksel olarak: tamamiyle birbirine bağlı olan üç tane canlı var, biri olmadan diğeri yaşayamıyor. Kendi dairelerindeler. Geriye kalansa az anlatım ve ehemmiyet. Esas olan, yaşamla mücadele.

Ziyaretçinin Niçevâri bir karakter olduğunu söylememiz mümkün mü?

Tam olarak değil. Palinka’sı bittiği için yenisini almaya gelen sıradan bir komşu. Şişeyi masaya koyduğunda düşüncesini söylüyor. Konuşuyor, çünkü palavra atmayı seviyor… Benden sofistike bir yorum alamayacaksınız, denemenize gerek yok. (gülüşmeler)

Her şeyin en basit hâliyle söylenmesini istiyorum. Film yapmanın ileri derecede çıkarcı bir iş olduğunu düşünüyorum. Başka bir düşünceye sahipsek, film yapmanın zihinsel bir cesaret işi olduğunu varsayarsak şayet, insanların kaderini artık dikkate almıyoruzdur. Bana göre, bir sinemacı birkaç karakterinin hâlini anlayabilmeli, hayatına onları yerleştirebilmeli, ve gerçek yaşamda da onların günlük yaşantılarını sunmayı başarabilmeli. Filmimde entelektüel zevkleri bulabiliyorsanız, bu beni ziyadesiyle memnun eder. Ama yine söylüyorum, bu filmim, entelektüel bir çalışmanın ürünü değildi.

Torino Atı’nda dünyanın sonu ile ilgili bir atmosfer buluyoruz ama burada, siz bundan çok uzaktasınız. Torino Atı, dünyanın sonuyla ilgili görüşünüzü açıklıyor olabilir mi?

Bana göre, dünya kendi küreselliğinde asla bir sona sahip olmayacak. Devinim sürekli olarak devam edecek. Buna karşılık, bu dünyayı birçok küçük canlı oluşturuyor. Bir tek canlının yok olması ya da sonu bile, dünyanın bir kısmının sonudur. Söz konusu durum, atın ölümü ile benzer, bu da bir dünyanın sonu. Filmdeki bu sekans, yani atın ölümü bu karakterlerin dünyalarının ve yaşamlarının bir sonunu yansıtıyor.

Werckmeister Harmonies’teki Balina da aynı şekilde bu dünyanın bozulmasını mı anlatıyor?

Birkaç şekilde… Yine de kavram olarak bundan dünyanın sonunu çıkarabileceğimize pek inanmıyorum. Buna karşılık, yaşayan her canlının değerine inanıyorum. Her insan, her canlı bir onura sahiptir. Bizim görevimiz, bu onuru korumak.

İlk zamanlarınıza dönelim: sinemaya nasıl başladınız ve sizi buna teşvik eden neydi?

Gençken aklıma tam olarak gelen bir istek değildi. Bu, gördüğüm dünyanın çirkinliğinden doğan bir istekti daha çok. Ayrıca, sinemaya gitmeyi çok seviyordum ama izlediklerim çok da tatmin etmiyordu. İzlediğim filmler beni giderek bunaltıyordu. Bu düşünceye karşı gelmek ve direnmek için filmler yapmaya başladım. “Farklı filmler de yapılıyor”u göstermek istiyordum.

Sinema kariyerinizi sonlandırdığınıza göre, günümüz filmlerinden memnun olduğunuzu söylememiz mümkün mü bu durumda?

Hayır, bugünün dünyasından hiç memnun değilim. Filmlerle yeniden söylenecek bir şeylere sahip olmayı düşünmüyorum artık, aksi hâlde kendimi yinelemiş olurum. Filmlerim, benden değil diğer her şeyden bahseder.

Sosyal Gerçekçi dönemizdeki ilk filmlerinizi nasıl yorumluyorsunuz?

Gençlik filmlerim bir sürecin ilk adımlarıydı. İlk filmim “Csaladi Tüzfézsek” (1977)’te toplumun – özür dilerim - sadece bir pislik olduğunu ve değişmesini gerektiğini anlatmak istedim. Her şey değişebilir, toplum değişebilir, işte o zaman kurtulabiliriz. Filmim bir dramdı ve çok geçmeden anladım ki fikir değiştirmem gerekiyordu. Başka unsurlarla, başka bakış açılarıyla daha çok epik filmler yapmaya yöneldim. Böylece, ikinci filmim “Szabadgyalog” (1979) ortaya çıktı. Fazlasıyla epik bir film. Bir yapı inşası gibi, gerçeklik unsurlarının bir bir işlendiği yapım özelliği taşıyor. Sonradan her film, bir sonrakini üretmeye başladı. Her filmde yeni sorular soruldu. İlk başta düşündüğüm, ontolojik sorulardı ama çok geçmeden anladım ki beni asıl ilgilendiren, evren ve onun derinliğiyle ilgili sorulardı.

1979 yılı yapımı ikinci filminiz Szabadgyalog’dan itibaren, plan sekansa daha çok yönelmeye başladığınızı görüyoruz. Zamanla gelişiyor ve sizin film yapma şekliniz oluyor. Sizin için plan sekans nasıl bir önem taşıyor? Filmlerinizde giderek bir düzen ve tutku olan bu plan sekansları nasıl çalışıyorsunuz?

Szabadgyalog’da plan sekans önemli değil. Bu daha çok uzun monologlar için. Csaladi Tüzfézsek’te bu görülebilir mesela. Zamanla tecrübe ettim: plan sekansın olması gerekirdi. Bir plan sekans ne kadar uzun olursa, şiddeti, gerilimi, titreşimi, derinliği o derece hissedebilirsiniz. Plan sekansla, kadrajdan kaçma şansı neredeyse bulunmayan oyuncuyu tutabilirsiniz. O orada kalır, ta ki kamera bir başka yere dönünceye dek.

1988 yılı yapımı Damnation filminiz sizin tarzınıza dönüşünüzün işareti. Yazar Laszlo Krasznahorkai ile birlikte çalışmalarınız var. Nasıl karşılaştınız? Bu karşılaşmanın sizin çalışmalarınızdaki önemi nedir?

Laszlo Krasznahorkai ile 1985’te karşılaştım. Ortak arkadaşlarımızın evine davet edilmiştik, o akşam Laszlo Krasznahorkai okumam için “Satantango” kitabını bana uzattı. Agnes (Agnes Hranitzky – Béla Tarr’ın eşi ve birlikte çalışıyorlar) ve ben kitabı okur okumaz çok beğendik. Laszlo ile tekrar görüştük ve bunun üzerine çok tartıştık. Agnes ve ben, Satantango filmini çekmek istediğimizden oldukça emindik. Bunu o zamanlar gerçekleştiremedik, yerine Damnation’ı çektik.

İşbirliğimiz o tanışmamızdan son filme dek sürdü. Oldukça verimliydi, onun hep edebi yeteneğine ve hassas duygularına başvurdum. O ve yaptıkları olmasa, tamamiyle bambaşka bir şey ortaya koyardım. Gerek Mihaly Vig (filmlerinde müzikleri besteleyen kişi) ‘in katılımı, gerekse Agnes’in desteğiyle filmlerimin doğal temeli oluştu. Bu gerçeklikten hareketle, her filmimde, jenerikte her isim yer alsın istedim. Filmlerimin jeneriklerini asla okumayacaksınız, biliyorum. Benim filmim! Hayır, hepimizin filmi!

Şunu da belirtmek isterim; Mihaly Vig ve Gyula Pauer ile önceden çalışmış olmama rağmen, Damnation’dan itibaren ekip birbiriyle kaynaştı ve bir birliktelik ortaya çıktı.

Filmleriniz çok karanlık, ama biri biraz farklı. Werckmeister Harmonies, sizin en iyimser filminiz mi?

Benim bütün filmlerim iyimser ! Yanlış anlaşılma olmasın ! Kim gerçekten kötümserdir? Ölmek için bir merdivene tırmanan ya da bir ağaca çıkan ve oradan kendisini atan kişidir ! Gerçek bir kötümser, sabahın 4’ünde yağmur altında, soğukta malzeme taşımak için uyanmaz. Benim her filmim iyimser. Hatta şöyle de diyebilirim size, -canınız sıkılmasın- benim bütün filmlerim komedidir ! (gülüşmeler) Onlara gülünebilir, bazen acı bir gülüş... Hayatın kendisi böyle değil mi zaten?

2007 yapımı A Londoni férfi filminizin yapımcısı Humbert Balsan ile ilişkinizi açıklayabilir misiniz? Ölümü projeyi nasıl etkiledi? A Londoni férfi neredeyse durma noktasına gelmişti.

O ve ben aynı neslin çocuklarıyız. Benden bir yıl önce doğmuştu, bilmiyorum ama biz arkadaş olmuştuk. A Londoni férfi’yi çekme düşüncesi için gelmişti yanıma. Bu filmi yapmak için tutkusu, öfkesi, çabası hâlâ aklımdadır. Ne acıdır ki her şeyin tam ortasındayken intihar etti. Ölümü iki şekilde etkiledi. Birincisi, gerçek bir dostu kaybettik, ikincisi çekmek üzere olduğum filmin yapımcısını kaybettim. Soğuk duş etkisi oldu. İşler o an gerçekten içinden çıkılmayacak bir hâl almıştı.

Humbert Balsan’ın hayatından esinlenen Mia Hansen-Love’un Çocuklarımın Babası (Le Père de mes enfants) filmini izlediniz mi?

Evet, izledim.

Ne düşündünüz? Onunla görüştünüz mü?

Evet. Kendisi bana filmin DVD’sini yollamıştı ve tanışmıştım. Teşekkür ettim ve filmi hakkında ne düşündüğümü kendisine söyledim. Hepsi bu.

Geçtiğimiz Şubat ayında, çoğu sinemacı dostunuzla birlikte Macar Sineması’nın geleceğinden endişe duyduğunuzu ifade eden bir bildiri yayınlamıştınız. Sizin gibi bir sinemacı için bir film yapmak giderek zorlaşıyor mu?

Bu bildiriyi kendim düzenlemiştim. Şubattan beri, durumlar aynı, sıfır kilometre yol aldık. En kötü duygu bu belki de. Ben ve arkadaşlarım giderek faturalarımızı ödemekte zorlanıyoruz. Hâlâ bu bildirinin arkasındayız ve asla savaşı terk etmeyeceğiz.

Kendinize yakın hissettiğiniz ya da sevdiğiniz sinemacılar var mı? Werckmeister Harmoniak’da ilham perisi Hanna Schygulla’ya yönelerek Cassavetes ya da Fassbinder etkilerini görmemiz mümkün mü?

Hem evet, hem hayır. Her zaman sessiz ve sakin şeylere karşı çok hassas olmuşumdur, özellikle plastik sanatlara. Resimlere bakmayı çok severim.

Torino Atı’nın son filminiz olduğunu açıkladınız. Laszlo Krasznahorkai yeni bir roman yazsa, bunun filmini çekmek ister miydiniz?

Hayır, sanmıyorum.

Film yapmayı bıraktınız. Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

Uzun bir süre Budapeşte’deki Sinema Atölyemi işleteceğim. Bu işle uğraşıp, maddi ve manevi destek imkanı bulunmayan sinemacılara çalışma imkanı vereceğim. Diğer yandan, başka bir projem var. Split’te (Hırvatistan) bir sinema okulu açmak istiyorum.

Neden Hırvatistan?

Çünkü Dalmaçya çok ilginç bir yer ve Split tarihi bir şehir…

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar
[Ekim 2013'te Heyula Eleştiri'de yayımlanmıştır.]