tabutmag forum – tabutmag, edebiyat, sinema, tiyatro ve görsel sanatlar alanında ilgililere nitelikli ve özgün içerikler sunar.
senin göğüne dolan kanatların hepsi de avuçlarıma teğet geçti
rüzgârlara açık bir kıyı kaldı bana
ipi kopuk bir uçurtmam var adını özgürlük koydum
parmaklıkları aştı da vurdu parmaklarıma

yitirdim bir şeyleri biliyor musun
herkesin bir bardağı durmadan doldurduğu yerlerde
bir şairin ölümü bir dalın kırılmasına benzer
köprü olmak için bir uçuruma bedeniyle

yaşını başını almış bir günışığı yeter bana
seninle oturup sabahı seyretmek için
kimi sözcükleri öyle çok kullandım ki yaşamımda
konuşamıyorsam buna yor, özür dilerim...

1986 — günışığı
ahmet erhan

s.451
burada gömülüdür -1
kırmızı kedi yayınevi
moskova i̇ktisat enstitüsü'nün avlusuna genç bir adam çıktı - nazar çagatayev. rus olmayan bu genç adam geçip giden uzun zamanın etkisinden sıyrılarak şaşkınlıkla süzdü çevresini. burada, bu avluda birkaç yıl boyunca dolaşmış, ilk gençliğini burada geçirmişti. pek de yandığı yoktu aslında geçen günlere, zira yükseklere, aklının tepelerine tırmanmıştı artık, batmaya hazırlanan akşam güneşiyle ısınmış tekmil yaz âleminin daha iyi göründüğü tepelere.

avluda rasgele otlar büyümedeydi, köşede bir çöp kutusu duruyordu, hemen yanında köhne bir ahşap ambar vardı, yanı başında yapayalnız ihtiyar bir elma ağacı insanlardan en ufak hayır görmeksizin ömür sürmekteydi. bu ağacın hemen ötesinde, buraya kim bilir nerelerden gelmiş, muhtemelen yüz pud* kadar çeken doğal bir taş duruyordu; biraz daha ilerideyse bir on dokuzuncu yüzyıl lokomobilinin demir tekerleği saplanmıştı toprağa.

avlu boştu. genç adam ambarın eşiğine oturdu ve düşüncelerine yoğunlaştı. enstitünün idari işler bölümünden diploma tezini savunduğuna dair bir belge almıştı, diplomanın kendisiniyse daha sonra postayla göndereceklerdi ona. buraya bir daha dönmeyecekti. tüm buralı, ölü nesnelerle vedalaşıyordu içinden. gün gelecek canlanacaktı onlar da - kendiliklerinden yahut insan eliyle.

tüm gereksiz avlu eşyalarına yanaştı, eliyle dokundu onlara; nedense bütün nesneler kendisini akıllarında tutsun ve sevsin istiyordu. aslında inanıyor değildi bunun olabileceğine. çocukluk anılarından bilirdi ki, uzun bir ayrılığın ardından tanıdık bir yeri yeniden görmek tuhaf ve üzücü gelir; yüreğin bağlılığını korumuştur mekâna, oysa kıpırtısız nesneler seni unutmuştur, anımsamazlar, yokluğunda hareketli ve mutlu bir hayat yaşamış gibi yabancılarlar seni, duyguların karşılıksız kalır, acınası, meçhul bir varlık gibi dikilirsin karşılarında.

ambarın ardında eski bir bahçe vardı. masalar diziyor, geçici olarak ışıklandırıyorlardı bahçeyi şimdi, süslüyorlardı orasını burasını. enstitü müdürü ikinci kuşak sovyet iktisatçı ve mühendisleri için bir tören tertiplemişti akşama. nazar çagatayev okulunun avlusundan ayrılıp yurda doğru yürüdü; dinlenecek, akşam için temiz bir şeyler giyecekti. karyolasına uzandı ve yanlışlıkla uyuyakaldı - salt gençlikte duyulan o ani bedensel saadet hissiyle.

sonradan, akşam karanlığı bastırdığında i̇ktisat enstitüsü'nün avlusuna tekrar geldi çagatayev. uzun öğrencilik yılları boyunca esirgediği güzel gri takım elbisesini giymiş, genç kız işi el aynasının karşısında tıraş olmuştu. varı yoğu yastığının altında ve karyolasının yanındaki komodinde duruyordu. akşam çıkarken dolabının iç karanlığına üzüntüyle bakmıştı: dolap yakında onu unutacaktı çünkü, kıyafetinin ve bedeninin kokusu ebediyen uçup gidecekti bu ahşap kutunun içinden.

yurtta başka yüksekokullarda okuyan öğrenciler kalıyordu hep, bu yüzden çagatayev yalnız başına gelmişti törene. bahçede sinemadan çağrılan orkestra çalmaktaydı, masalar uzun bir sıra oluşturacak şekilde dizilmişti ve tepelerinde elektrikçilerin ağaç aralarına çakılı eğreti direklere astığı projektör lambaları yanıyordu. boş yaz gecesi, burada törenleri ve son buluşmaları için toplanan gençlerin başları üzerinde sürmekteydi hükmünü; bu gecenin olanca çekiciliği açık ve sıcak boşlukta, göğün ve bitkilerin sessizliğinde gizliydi.

müzik çalıyordu. gençler çevrelerindeki dünyaya dağılıp mutluluklarını kurmaya hazır vaziyette oturuyordu masaların başında. müzisyenin kemanı uzaklarda tükenen bir ses gibi donup kalıyordu arada bir.

çagatayev'e ufkun ötesinde bir insan ağlıyormuş gibi geliyordu - belki de, bir zamanlar doğduğu, şimdiyse annesinin yaşadığı yahut öldüğü, kimselerin bilmediği o ülkede.

"gülçatay!" dedi yüksek sesle.

"nedir o?" diye sordu yanında oturan kız, bir teknik uzman. "bir anlamı yok," diye açıkladı çagatayev. "gülçatay annemdir, dağ çiçeği. i̇nsanlara henüz küçüklerken, tüm iyi şeylere benzedikleri sıra verilir isimleri."

keman çalıyordu yine, sırf sızlanan değil davet de eden sesiyle - dönmemecesine gitmeye çağıran, çünkü kederli bile olsa daima zafer için çalar müzik. az sonra danslar, oyunlar, gençliğin o bildik eğlencesi başladı. çagatayev insanları ve gece tabiatını seyrediyordu; daha uzun süre, hatta belki ebediyen kalması gerekecekti burada, acıyla boğuşması, çalışıp mutlu olması.

çagatayev'in karşısında gözleri kara bir ışıkla parıldayan yabancı bir genç kadın oturmaktaydı; koyu mavi, çenesine dek uzanan ihtiyar işi elbisesi rahatsız ama hoş bir hava veriyordu ona. ya utandığından ya beceremediğinden dans etmiyor, ilgiyle çagatayev'i izliyordu genç kadın. onun iyi ve ciddi bir bakışla kendisini süzüp duran duru çekik gözleri, esmer yüzü, gizli duyguların barındığı yüreğini saklayan geniş göğsü, ağlamayı ve gülmeyi bilen yumuşak, mecalsiz ağzı hoşuna gitmişti. sempatisini gizlemeye gerek görmeden gülümsedi çagatayev'e, ama karşılık alamadı genç kadın. topluluk giderek daha da neşeleniyordu. öğrenciler -iktisatçı, planlamacı ve mühendisler- masalardaki çiçekleri topluyor, bahçeden otlar koparıyor, bunlardan kız arkadaşlarına hediyeler yapıyor ya da gür saçlarına öylece döküveriyorlardı bitkileri. sonra konfeti çıktı meydana ve o da eğlenceye hizmet için kullanıldı. çagatayev'in karşısında oturan kadın yok olmuştu - bahçe patikasında, rengârenk kâğıtlarla bezenmiş, dans ediyordu şimdi ve keyfi yerindeydi.

masa başında kalan kadınlar da arkadaşlarının ilgisinden, çevrelerini kuşatan tabiattan, uzunluğu ve vaatleri bakımından ölümsüzlüğe denk tuttukları geleceğin sezgisinden ötürü mesutlardı. i̇çlerinden yalnızca birinin başına çiçek ve konfeti yağdırılmamıştı; acınası bir tebessümle, bayram havasına katılırmış, törende bulunmaktan pek zevk alır, pek eğlenirmiş gibi görünmeye çalışan bu kadının kulağına şakacı sözlerle eğilen kimsecikler yoktu. oysa gözleri büyük bir yük hayvanınkiler gibi kederli ve sabırlıydı. kimileyin çevresini dikkatle süzüyor ve kimsenin kendisine ihtiyaç duymadığına kani olunca komşularının sandalyelerine dökülen çiçekleri, boyalı kâğıtları toplayıp fark ettirmeden saklıyordu. çagatayev onun bu arada bir gördüğü hareketlerine bir anlam veremiyordu; uzayıp giden tekdüze eğlenceden sıkılmıştı ve buradan uzaklaşmaya niyetliydi artık. başkalarından düşen çiçekleri toplayan kadın da gitmişti bir yerlere – akşamın vadesi dolmuş, yıldızlar büyümüş, gece başlamıştı. çagatayev yerinden kalktı, en yakın yoldaşlarına selam verdi – uzun bir süre görüşemeyecekti onlarla.

çagatayev ağaçların önünden geçerken, gölgede saklanan o at yüzlü kadını fark etti; kadın kendisini görmüyordu, saçlarına çiçek ve kurdeleler takmakla meşguldü çünkü, neden sonra ağaçların ardından çıkıp aydınlatılmış masaya döndü geri. çagatayev de derhal oraya yöneldi: masaları devirmek, ağaçları yıkmak, üzerine acınası gözyaşları damlayan bu sefaya derhal son vermek geliyordu içinden; ne var ki kadın mutluydu şimdi, her ne kadar gözleri ağlamaktan şişmişse de gülüyordu, koyu renk saçlarının arasına bir gül iliştirmişti. çagatayev bahçede kaldı, yanına gidip tanıştı kadınla; kimya enstitüsü'nde bitirme tezi hazırladığını öğrendi. dansa kaldırdı onu çagatayev, oysa anlamazdı oyundan hiç, neyse ki kadın gayet iyi dans ediyor ve onu müziğin temposuna uygun bir şekilde yönlendiriyordu. gözleri çabucak kurumuş, yüzü güzelleşmişti; vahşi bir çekingenliği huy edinmiş, ekmek gibi hoş bir sıcaklık yayan, kızlığının son demlerindeki vücudu güvenle sokuluyordu şimdi çagatayev'e. çagatayev kendinden geçmişti onun yanında, belki de bir daha karşılaşmayacağı bu yabancı kadından uyku ve mutluluk yayılıyordu; farkına varmadığımız bir saadet sıkça yaşar gider böyle yanı başımızda.

buluşma ve eğlence, gökte ilk ışık belirene değin sürdü; sonra bahçe boşaldı, ölü edevat kaldı ortalıkta, dağıldı herkes. çagatayev ve yeni arkadaşı vera şafakla aydınlanan moskova'nın sokaklarında yürüdüler. yabancı çagatayev bu şehri memleketiymiş gibi seviyordu; burada uzun süre yaşayabildiği, bilimle tanıştığı, başına kakılmadan çok ekmekler yediği için minnettardı. yol arkadaşına baktı - uzakta yükselen güneşin ışığında yüzü güzelleşmişti.

bir süre sonra gök yükselip temizlendi, gergin güneş aralıksız gönderip duruyordu yeryüzüne servetini - ışığını. vera sessizce yürüyordu. çagatayev arada bir onun yüzünü inceliyor ve nasıl olup da herkese çirkin göründüğüne şaşıp kalıyordu; mütevazı suskunluğu dilsiz otları, eski bir dostun sadakatini anımsatıyordu oysa. ancak uzaktan bakınca nefret edebilirdi ondan kişi; bir insan ancak uzaktan bakıldığı takdirde reddedilirdi zaten, yahut kayıtsız kalınırdı ona karşı. oysa şimdi, yanaklarındaki yorgunluk kırışıklarını, arzularını gizleyen yüzünü, gözkapaklarının koruduğu gözlerini, şişkin dudaklarını, yani bu kadının diri maddesinde saklı tüm esrarengiz heyecanı, vücudunun iyi ve güçlü yaradılışını yakından gördüğünde, içinde uyanıveren şefkatten çekinmişti çagatayev; ona hiçbir kötülük yapamazdı, hatta güzel olup olmadığını düşünmekten dahi utanıyordu.

"öldüm yorgunluktan, uyumadık hiç," dedi vera, "gelin vedalaşalım."

"ziyanı yok," diye yanıtladı onu çagatayev. "yakında gideceğim buralardan, biraz daha kalalım birlikte, olmaz mı?"

biraz daha ilerlediler, uzun caddeleri arkalarında bırakıp sonunda durdular bir yerde.

"burada oturuyorum," dedi büyük, yeni bir apartmanı göstererek vera.

"size gidelim. yatar dinlenirsiniz, ben de yanınızda birazcık oturur giderim."

vera mahcup olmuştu.

"peki, öyle olsun," dedi sonra ve misafirine yolu gösterdi. odası büyüktü, sıradan genç kız eşyaları vardı içinde, fakat kederli, perdeli, sıkıcı ve neredeyse boş bir odaydı bu.

yazlık pardösüsünü çıkardığında vera'nın göründüğünden daha kilolu olduğunu fark etti çagatayev. misafirini doyurmak için köşe bucağı karıştırmaya koyulmuştu hamaratça; çagatayev de kızın karyolasının üzerinde asılı duran eski mi eski iki kanatlı tabloya dalıp gitti. resim, dünyanın düz, gökyüzünün ise yakın zannedildiği bir zamanın düşünü canlandırıyordu. yeryüzünde dikilen iri bir adam, kafasıyla gökkubbede bir delik açmış, omuzlarına kadar göğün öte tarafına, eski zamanların tuhaf sonsuzluğuna sarkarak dalıp gitmişti. esrarengiz yabancı boşluğa uzun müddet bakmaktan vücudunun sıradan gök altında kalan kısmını unutuvermişti. resmin diğer yarısında ise aynı manzara başka bir şekilde canlandırılmıştı. sonsuzluk arayıcısının gövdesi bitkin düşmüş, zayıflamış, galiba ölmüştü; kuruyan kafasıysa öbür dünyaya yuvarlanmıştı, göğün teneke bir leğeni andıran üst yüzeyine, hakikaten de bir sonun olmadığı, bir defa varanın yeryüzünün renksiz düzlüğüne geri dönemediği o yere.

fakat çagatayev'e her şey hastalara olduğu gibi tatsız ve sıkıcı geliyordu o an. yüreğinde bir ürküntü duyarak bir işi halledivermek için yanı başına eğilen vera'ya sarıldı, ısınıp sakinleşebilmek için olabildiğince yakınına sokulmayı arzular gibi kuvvetle ve dikkatlice kendisine çekti onu. vera hemen anladı çagatayev'i ve itmedi. doğruldu, başını başının altına aldı, siyah sert saçlarını okşamaya koyuldu; bir yandan da yüzünü çevirmiş öteye bakıyor, yine de gözyaşları arada bir çagatayev'in başına düşüp kuruyordu. vera ses çıkarmadan, sırf gözpınarlarına üşüşen yaşları akıtarak ağlıyor, hıçkırıklara boğulmamak için yüzünün ifadesini değiştirmemeye gayret ediyordu. çagatayev duyuyordu onun ağladığını ama umurunda değildi olup bitenler ve o an kimseye yardımı dokunamazdı.

"hamileyim ben," dedi vera.

"olsun!" diye yanıtladı onu çagatayev yüreklenerek, ölüme yazgılı birinin her şeyi bağışlaması gibi.

"hayır!" dedi vera kederli kederli; elbisesinin koluyla yaşlarını siliyor, bir yandan da rüyasında bile aklından çıkmayan çirkin yüzünü gizliyordu. "hayır. hiçbir şey yapamam ben."

çagatayev bıraktı onu. mutlu olmak için vera'yla coşkun bir zevke kapılması şart değildi. onun yakınında olmak, elini tutmak, neden ağladığını sormak yeterliydi: acıdan mı ağlıyordu, incitilmişlikten mi?

"kocamın öldüğü çok olmadı," dedi vera. "ölenleri unutmak nasıl zordur bilirsiniz işte. çocuk doğduğunda babasını göremeyecek, bir tek anne de az gelecek ona... az gelecek, değil mi?"

"öyle," dedi çagatayev onaylayarak. "artık ben babalık ederim ona."

vera'ya sarıldı, gün ağardığında uyuyakaldılar; inşaat halindeki moskova, toprağı delen sondalar, toplu taşıma araçlarında kavga gürültü – tüm sesler dindi kulaklarında; yalnızca birbirlerini kavramışlardı elleriyle ve her biri uyku arasında diğerinin boğuk, yumuşak nefesini dinliyordu.

akşama doğru, dairelerde mesainin bitmesine az kala, en yakın nüfus memurluğuna gidip nikâhlandılar. i̇ki çiçek buketinin ortasında durdular; nüfus müdürü kısa bir konuşma yaparak kutladı onları, ömür boyu sadakati simgeleyen birer öpücük vermelerini söyledi birbirlerine ve devrimci kuşak ebediyete erişsin diye çok çocuk yapmalarını öğütledi. çagatayev iki kez öptü vera'yı, sonra müdürle vedalaştı dostça, onun da görevinin gereklerini yerine getirmekle yetinmeyip vera'yı öpmesinin iyi olacağını düşünerek.

o günden sonra çagatayev her akşam, kendisini bekleyen ve gelişine sevinen vera'yı ziyaret etmeye başladı. hemen kucaklaşıyorlardı, fakat çagatayev ölen babanın çocuğunu korumak için son derece dikkatli davranıyordu vera'ya. sonra gezmeye çıkıyorlardı, tüm insanlar gibi kol kola yürüyorlardı sokakta, birçok şey almaya niyetleri varmışçasına dikkatle vitrinleri inceliyor, çeşitli hadiselerin yaşandığı gökyüzünü takip ediyor, çevrelerinde aralıksız sürüp giden olayların hiçbirini unutmuyorlardı; aşk zamanı yürek öylesine ağırlaşıyordu ki, kendi yoğun çabasını duymasın diye devamlı boş şeylerle oyalamak gerekiyordu onu sanki.

fakat çagatayev henüz gerçek anlamda kocası olmuş değildi vera'nın, çünkü vera birlikteliği mütemadiyen reddediyordu, şefkat ve korkuyla, çagatayev'i incitmemeye çalışarak ama teslim de olmayarak ona. tutkusuna teslim olup, hayatına apansız ve tuhaf bir şekilde giriveren bu küçük teselliyi yok etmekten korkar gibiydi; yine de kim bilir, kurnazlık ediyordu belki, hesap kitap yapıyordu, kocasının içindeki sıcaklığı muhafaza etmekti tek derdi, böylece uzun zaman güven içinde ısınabilirdi yanı başında. çagatayev ise vera'ya duyduğu hissi salt ruhsal ve gayriinsani bir bağlılık düzeyinde yaşamaya katlanamıyordu; çok geçmeden, karyolada görünüşte çaresiz ama gülümseyerek ve yenilgi tanımaz bir edayla yatan vera'nın üzerinde ağlayıveriyordu.

çagatayev içindeki yaşam gücünü zaptetmeyi beceremezdi, bu gücün masumiyetinden ve iyiliğinden emin olduğu için karşısındakinin ulaşılmazlığı incitirdi onu, sonunda şuurunu ve idrakini yitirirdi. çocukluğunda da kalın cam ardından gördüğü bir yiyeceği derhal alıp yiyemezse çıplak ayaklarını yere vurmaya başlar, dindiremediği bir öfkeyle gözyaşlarına boğulur, gelene geçene tehditler savururdu.

* 16,58 kg.'a eşit rus ağırlık birimi. —ç.n.

s. 7-14
andrey platonov
can

metis yayınları
çeviren: günay çetao kızılırmak
uykusuzluk nedir?

karmaşık bir soru: yanıtını çok iyi bilirim.

gecenin ilerlemiş bir saatinde korkmak ve sert, uğursuz çan seslerini saymaktır, yararsız bir büyücülükle düzenli bir solumayı denemektir, birdenbire bir yana dönen bir bedenin yüküdür, göz kapaklarını sıkmaktır, ateşi yükselmişe benzeyen, ama kuşkusuz uyanık olunmayan bir durumdur, yıllarca önce okunmuş paragraflardan parçalar telaffuz etmektir, başkaları uyurken uykusuz kalmaktan suçlu olduğunu bilmektir, düşlere dalmak istemektir ve düşlere dalamamaktır, var olmak ve de var olmayı sürdürmek korkusudur, kuşkulu gün ağarmasıdır.

uzun ömürlülük nedir?

yetileri gittikçe azalan bir insan bedeninde olmak korkusudur, saatin çelik ibreleriyle değil, on yıllarla ölçülen bir uykusuzluktur, denizlerin ve piramitlerin, eski kütüphanelerin ve hanedanlıkların, adem'in gördüğü seherlerin ağırlığıdır, kendi etime, kendi iğrenç sesime, kendi adıma, tekdüze anılara, beceremediğim i̇spanyolcaya, bilmediğim latinceye duyduğum özleme, ölüme dalmak istemeye, ama ölüme dalamamaya, var olmaya ve var olmayı sürdürmeye mahkum olduğumu bilmemektir.

s.55
jorge luis borges
şifre

çeviren: yıldız ersoy canpolat
iletişim yayınları
“insan, doğanın ucubesidir. çünkü insan hem bir hayvandır, hem de kendisinin farkında olan tek yaşam örneğidir. kendisinin farkında olmasına rağmen bir hayvan bedeninde bulunması durumu muazzam bir ayrıklık ve korku hissi yaratır. bu sebeple insan, bir birlik aramak zorundadır ve bunu iki şekilde yapabilir: ya gerileme ya da ilerleme gösterebilir.

gerilemekten kastım şudur: farkındalığı ve aklı ortadan kaldırarak yeniden hayvan olmaya çalışabilir. veyahut insani güçlerini yeni bir birlik buluncaya dek geliştirmesi mümkündür. tabii ki bu, çok kısa bir açıklama; bu meseleyi biraz açmak isterim.

üretken bir yaşam sürmeyen, bir şeyler yaratmayan biri bile, fincandan atılan bir zarmışçasına pasif biri olmayı istemez. sınırı aşmayı arzular. bunun bir yolu yaratmaktır, üretken insan olunur böylece. ellerimle ürettiğim basit bir şey olsa bile bir yaratım söz konusudur. fakat bir şeyler yaratamıyorsam, o halde yok ederek hayvansı halimi aşarım.

yaşamı yok etmek, tıpkı onu yaratmak kadar yaşamı aşmaktır. yaratmak için ilgi duymak, yetenek sahibi olmak gibi pek çok koşul gerekir. oysa yok etmek için tek bir şey gerekir: bir tabanca veya rakibiniz sizden zayıfsa güçlü bir kol.

yok etme sürecinde yaşamı aşma arzumu da gidermiş olurum. pasif bir hayvan olma durumunu aşma arzumu gidermiş ve böylece yaşam karşısında zafer kazanmış olurum. aldığım intikamdır bu. yaşamla üretken bir biçimde uyum sağlamama izin vermediği için hayattan aldığım intikamdır. i̇şte tam da bu yüzden bence yıkıcılık, zihinsel patolojinin en derin biçimlerinden biridir.”

erich fromm, 1964
çeviren: ümid gurbanov

geri bildirim
“keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üret­me, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baş­tan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her günü­nü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.”

georges perec
uyuyan adam

s.31

fransızca’dan çeviren: sosi dolanoğlu
metis yayınları
Fethi Naci (asıl adı İsmail Naci Kalpakçıoğlu) (3 Nisan 1927, Giresun - 23 Temmuz 2008, İstanbul), Türk yazar ve eleştirmendir.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. 1940 yılından itibaren çeşitli dergilerde, şiir ve öyküleri yayımlandı. Fethi Naci adını 1953'ten sonra yazdığı eleştirilerde kullanmaya başladı. 1965'te Gerçek Yayınevi'ni kurdu. Yayınevinde başlatılan "Yüz Soruda" dizisi büyük ilgi gördü. Türk edebiyatına özellikle eleştirileriyle büyük katkılarda bulunan Fethi Naci 2008 yılında öldü. Hosteslik yapan kızı Deniz, oyuncu Sermet Serdengeçti ile geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.
Necati Cumalı (13 Ocak 1921, Florina - 10 Ocak 2001, İstanbul), Türk yazar, şair.

Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser vermiş çok yönlü bir yazardır. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden olan Cumalı, Yaşar Kemal'in ifadesiyle "Yaşlanmaz Şair Çocuk" olarak anılır.
Eskişehir’de doğan Rauf Mutluay, henüz çocukken annesini kaybetti. İlk ve ortaokulu Kütahya’da bitirdikten sonra, 1939’da İstanbul’a geldi ve 1942 yılında İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun oldu. 1946’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 1947-1955 arasında, Antalya ve Kastamonu'da öğretmenlik yaptı. Askerliğini yedek subay (1955-1957) olarak tamamlayan yazar, Edirne ve İstanbul’un çeşitli liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1974 yılında emekli olmasıyla birlikte Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 1974-1981), İstanbul Üniversitesi (İktisat Fakültesi) Gazetecilik Enstitüsü (Yüksek Okulu 1979-1981) ve Unkapanı Dershanesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. İstanbul Arkeoloji Müzesi Kitaplığı’nda çalıştı. Çeşitli yayınevi ve ansiklopedilerin yayın kurullarında da görev alan Rauf Mutluay, bir kalp krizi sonucu İstanbul’da vefat etti.

Rauf Mutluay, yazın yaşamına, 1946 yılında Bir Selam adlı öyküsünün Gün dergisinde yayımlanmasıyla başladı. İstanbul dergisinde “Salih Tepe”, Yön dergisinde “Samih Emre” adıyla yazdı. (Yüksel 1998: 199) 1958'den sonra Dost, Yeditepe, İstanbul, Yorum, Dünya, Kim, Hür, Vatan, Varlık, Türk Dili, Papirüs, Milliyet gibi gazete ve dergilerde kitap tanıtma yazıları, eleştiri, deneme ve öyküleri yayımlandı.

Mutluay'a göre sanatın amacı, sanat ürünleri yoluyla toplumsal hayatta duygu ve düşünce, beğeni ve inanç, ülkü ve coşku birliği yaratarak insanları ortak ölçülerde kaynaştırmaktı. Edebiyatı “hayatı güzelleştirme[nin]” (Mutluay 2018: 16) bir yolu olarak gören Mutluay, gerek araştırma metinlerinde gerekse denemelerinde iyiliğin, doğruluğun ve bilginin yolunu aydınlatmaya çalıştı. “Mutluay, inançlı, dürüst, yaşadığı ile yazdığı arasında şaşmaz paralellik olan bir kuşağın düzgün kişisi” (Hızlan, 2002) olarak edebiyat tarihine sunduğu katkılarla ön plana çıktı.

Rauf Mutluay, Türk edebiyatı için kaynak niteliğindeki eserlerinde ele aldığı konuları, siyasi, edebî ve toplumsal bağlamda değerlendirerek çok yönlü bir bakış açısı geliştirdi. 100 Soruda Türk Edebiyatı (1969), 100 Soruda XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı (1970), 100 Soruda Edebiyat Bilgileri (1972), Türk Halk Şiiri Antolojisi (1972), 100 Soruda Çağdaş Türk Edebiyatı 1908-1972 (1973), 50 Yılın Türk Edebiyatı (1973), Tanzimat’tan Günümüze Türk Şiiri (1973) yazarın araştırmacı kimliğiyle ortaya koyduğu eserleridir.

Romanlarda, hikâyelerde, oyunlarda tanıyıp sevdiği, etkilerinden kendini kurtaramadığı kişileri, kahramanları, 1977 yılında yayımladığı Bende Yaşayanlar’da incelemesi geniş ilgi uyandırdı. Bunları, diyalektik bir görüşle yeni baştan yaşatması, eleştiri edebiyatımıza yeni bir tat getirdi. (Karaalioğlu 1982: 372-373) 1985-1987 yılları arasında yayımlanmış denemeleri, vefatından sonra, 1997 yılında, Yaz Dersleri adıyla basıldı. 1969-1978 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde "Kitaplar" ve "Edebiyat Sohbetleri" adı ile çıkan yazıları ise 2002 yılında Sebiller Su Vermiyor adıyla yayımlandı.

Rauf Mutluay’ın dili, araştırmacı kimliğinin etkisinde kaldığı için sanatsallıktan uzaktır. Çoğunluğu araştırma niteliğindeki eserlerinde, akademik bir üslup geliştirdi. Denemelerinde daha samimi ve kuşatıcı ifadelerle okuyucuya ulaşmaya çalıştı.

Kaynakça

Hızlan, Doğan (2002). “Edebiyatı Sevdiren Öğretmen Mutluay”. Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/edebiyati-sevdiren-ogretmen-mutluay-111596 [Erişim Tarihi: 07.04.2018]

Karaalioğlu, Seyit Kemal (1982). Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılâp ve Aka Yayınları.

Mutluay, Rauf (2018). 100 Soruda Türk Edebiyatı. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Yüksel, Turan (1998). Yazarlar ve Şairler Sözlüğü. İstanbul: Cemre Yayıncılık.
Kemal Tahir, asıl adıyla İsmail Kemalettin Demir (13 Mart 1910, İstanbul - 21 Nisan 1973, İstanbul), Türk romancı, yazar, senarist.

Türk edebiyatının en üretken roman yazarlarından birisidir. Sol dünya görüşüne sahip olan yazar, Marksizm'i Türk toplum yapısına uyarlamak için toplumu anlamaya çalışmış, edindiği bilgileri romanları yoluyla okuyucularına aktarmıştır.
Metin Eloğlu, (d. 11 Mart 1927, İstanbul - ö. 11 Ekim 1985, İstanbul), Türk şair ve ressam.

Hayatı
Nahide Hanım ve bahçıvan Hasan Efendi’nin oğlu olarak 11 Mart 1927'de doğdu. Bulgurlu ve Kısıklı ilkokullarında ve Üsküdar Sultantepe Ortaokulu'nda okudu. Ortaokuldan mezun olduktan sonra, 1943’te Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'ne girdi. Akademi'de Ş. Toray, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Z. Kocamemi’nin atölyelerinde çalıştı. 1946’da siyasi nedenlerden dolayı iki ay tutuklu kaldı. Olay üzerine Akademi’deki kaydı silindi. 1947’de Akademi’ye dönüp konuk öğrenci olarak derslere devam ederken askere alındı; disiplinsizliği yüzünden aldığı uzatma cezaları nedeniyle askerliği ancak beş yılda tamamlayabildi. Askerden sonra İstanbul Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü'ne bağlı Yıldız'daki bir bölümde çalışmaya başladı. Buradaki işinden de kısa bir süre sonra ayrıldı. Yaşamının geri kalanında resimlerinin geliriyle ve süsleme çalışmaları yaparak geçimini sağladı.

Edebiyata öyküyle adım attı. 1942’de Servetifünun-Uyanış dergisinde ilk öyküsü yayınlandı. 1943’te İzmir’de basılan Kovan adlı dergide de Mehmet Metin imzasını taşıyan "Sabah Şarkısı" şiirine yer verildi.

Ressam olarak lekeci bir anlayışla soyut ve figüratif çalışmalar yaptı. "Genelev", "Çıkmaz Sokak", "Gecekondu Sofrası" gibi büyük kompozisyonlar, İstanbul görünümleri ile yazar ve şair portreleri yaptı. Çok sayıda sergi açtı. 1967’de düzenlenen 1. DYO Resim Sergisi'nde ve 1976’da yapılan İstanbul Yarımca Sanat Şenliği’nde birincilik ödüllerine layık görüldü.

Eserlerinde adının dışında Mehmet Metin, Mehmet Emin, Ali Haziranlı, Etem Olgunil, Nil Meteoğlu ve Nil Etemoğlu imzalarını kullandı. 1955-1962 yılları arasında Yeditepe dergisine resim eleştirileri, 1959-1971 arasında Güney dergisine kitap tanıtımları yazdı. 1985'te İstanbul'da öldü.

***
Muzaffer Erdost (18 Eylül 1932; Artova - 25 Şubat 2020; Altındağ), Türk şair, yayıncı.

1956'da Veteriner Fakültesi'ni bitirdi. Pazar Postası'nı yönetti (1956-1958). Ulus gazetesinde çalıştı (1958-1963). 1958'de Açık Oturum Yayınları'nı, 1965'te Sol Yayınları'nı kurdu ve yönetti.

Erdost, şiir, öykü, deneme ve eleştiriler yazdı. Yazılarında, toplumsal sorunlar, Türkiye ve Osmanlı tarihi, tarım, faşizm ve demokrasi konularına daha ağırlıklı eğildi.

Kardeşi İlhan Erdost'un 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Mamak Askeri Cezaevi'nde dövülerek öldürülmesinin ardından, adına kardeşi İlhan'ın adını ekleyerek, "Muzaffer İlhan Erdost" ismini kullanmaya başladı. Erdost, Sol-Onur Yayınları'nın sahibi ve yönetmeni idi. Türk şiirinde Garip Akımı'ndan sonra ortaya çıkan İkinci Yeni akımının isim babasıdır. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK) girişimci ve kurucu üyesi idi.

***
Demirtaş Ceyhun (d. 17 Aralık 1934, Adana, - ö. 29 Temmuz 2009, İstanbul), Türk hikâye, roman ve inceleme kitapları yazarı.

1959 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümünü bitirdi.

Genelde toplumsal konuların irdelenmesine yönelen eserler veren Ceyhun'un ilk hikâyeleri 1955 yılında Yeni Ufuklar dergisinde yayınlanmaya başlandı. Yazarlığının ilk döneminde kişisel sorunlar üzerine eserler veren Ceyhun'un konulara bakış açısı, cinsel ve ruhsal sorunlara getirdiği farklı yaklaşımlar dikkati çekti. Ancak yazarın günümüzde kitlelerce tanınması, daha sonraları çağdaş içeriği ağır basan, toplumsal gerçeklerin kökenlerine yönelen inceleme eserleri ile olmuştur.

Ceyhun, Asya adlı romanıyla 1970 TRT ödülünü, Çamasan adlı eseriyle 1973 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandı. Yazarın ayrıca Horozlu Ayna isimli bir çocuk hikâye kitabı da bulunmaktadır.Ceyhun, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkan Yardımcılığı görevi sırasında özel yüksekokulların devletleştirilmesi için mücadele etmiş ve Anayasa Mahkemesi'nin 1971 yılında aldığı kararla 44 yüksekokul devletleştirilmiştir. 1984 yılında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük'ün de aralarında bulunduğu birçok aydınla birlikte Aydınlar Dilekçesi'ni hazırlayanlar arasında yer aldı. Demirtaş Ceyhun; haftalık Aydınlık ve aylık Teori dergilerinde köşe yazıları yazmaktaydı. İşçi Partisi üyesi ve partinin 2007 yılında ilan edilen Milli Hükûmet'inin Kültür Bakanı'ydı. Zatürre tedavisi görmekte olduğu hastenede hayatını kaybeden Ceyhun'un cenazesi Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Yüksel Arslan (d. 27 Temmuz 1933, Eyüpsultan, İstanbul - ö. 20 Nisan 2017, Paris), Türk ressam. Kendi geliştirdiği teknikle çeşitli doğal malzemeleri kullanarak ürettiği ve arture adını verdiği resimlerle, özellikle Karl Marx'ın Kapital eserinin etkisiyle çizdiği Kapital serisiyle bilinir. Türkiye'de ve ülke dışında birçok kişisel ve karma sergi açmıştır.
Azra Erhat (4 Haziran 1915; Şişli, İstanbul - 6 Eylül 1982; İstanbul), Türk deneme ve inceleme yazarı, Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı, filolog, arkeolog, çevirmen ve düşünce insanı. Özellikle Eski Yunan klasiklerinden yaptığı çevirilerle tanınmıştır. A. Kadir ile birlikte gerçekleştirdiği İlyada ve Odissea çevirileri referans kabul edilir.
Melih Cevdet Anday (13 Mart 1915, Çanakkale - 28 Kasım 2002, İstanbul), Türk şair, tiyatro oyunu, roman, deneme, makale yazarıdır. Lise arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat'la birlikte ortaya çıkardıkları Garip Akımı ile Türk şiirindeki yenilenmeyi başlatmıştır. Kolları Bağlı Odysseus ile kendine özgü felsefi şiir akımını başlatmış, Garip Akımı'ndan ayrılmıştır. UNESCO'nun Courrier dergisi, 1971 yılında onu Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gördüğünü açıklamıştır.
Sabahattin Eyüboğlu (1909, Akçaabat, Trabzon – 13 Ocak 1973, İstanbul), Türk yazar, çevirmen ve akademisyendir.
Cemal Süreya, kimlik adıyla Cemalettin Seber (1931, Erzincan - 9 Ocak 1990, İstanbul), Türk şair, yazar ve çevirmen. Türk şiirinde modernist bir hareket olan İkinci Yeni şiirinin öncü şairlerinden biridir. İlk şiir denemelerini ortaokulda eskizlerle, lisede aruzla yapsa da asıl şiir çalışmaları üniversite yıllarında başlamıştır. Üvercinka (1958), Göçebe (1965), Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973), Uçurumda Açan (1984), Sıcak Nal (1988), Güz Bitigi (1988) ve Sevda Sözleri (1990) adlarındaki şiir kitaplarının yanı sıra deneme, eleştiri, günlük ve antoloji türlerinde de yazmıştır. Eserlerinde en sık işlediği temalar aşk, kadın, yalnızlık, sosyal ve siyasal eleştiriler, ölüm, tanrı düşüncesi, portreler ve manzum poetikadır. Ayrıca Fransızcadan kırka yakın kitabı Türkçeye çevirmiştir. Onüç Günün Mektupları (1990) dışında hiçbir yazısı veya şiiri, dergi ve gazetede yayımlanmadan kitaba dönüşmemiştir. Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olan Süreya, Papirüs dergisini çıkarmış ve bu dergide edebî görüşlerini açıklamasının yanı sıra dergiyi bir aydın olarak fikirlerini ortaya koymak için araç olarak kullanmıştır.

Dersim İsyanı sebebiyle Erzincan'dan Bilecik'e göç etmek zorunda kalan Alevi Kürt-Zaza bir ailede dünyaya gelen Süreya, devlet memurluğu da yapmıştır. Dört defa evlenen Süreya, bunların dışında "Üvercinka" ve Tomris Uyar dâhil birçok kişiyle ilişkisi olmuştur. Sanat hayatı boyunca çeşitli mahlaslar kullanmış, çocukken kendisine verdiği "Cemal Süreyya" adını kullanırken girdiği bir iddia sonucu adındaki "y" harflerinden birini atmıştır. 9 Ocak 1990'da girdiği şeker koması sonucu vefat etmiş, cenazesi 11 Ocak'ta Şişli Camii'nde kılınan öğle namazından sonra Kulaksız Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.

Yazdığı kitaplarla 1959'da Yeditepe Şiir Armağanı (Üvercinka), 1966'da Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü (Göçebe) ve 1988'de Necatigil Şiir Ödülü (Sıcak Nal ile Güz Bitigi) kazanmıştır. Kitap-lık dergisinin Türkiye'nin kuruluşunun 75. yıldönümü sebebiyle 1998'de hazırladığı "75 Yılda 75 Kitap listesi"nde iki kitabıyla (Üvercinka ve Sevda Sözleri) yer almıştır. Ayrıca çocuklar için ele aldığı yazılardan oluşan ve daha sonra kitaplaştırılan Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan 100 temel eser listesinde 30. sırada yer almıştır. 1991'den itibaren Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği tarafından Cemal Süreya Şiir Ödülü verilmektedir.

+ devamı
Zeki Müren (2 Ocak 1931, Bursa - 24 Eylül 1996, İzmir), Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı, oyuncu ve şair. "Sanat Güneşi" ve "Paşa" olarak anılan Müren, klasik Türk müziğinin en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilir. Sanata olan katkılarından dolayı 1991 yılında "Devlet Sanatçısı" unvanıyla ödüllendirilmiştir. Türkiye'de verilmeye başlanan Altın Plak Ödülü'nün de ilk sahibi olan sanatçı, müzik yaşantısı boyunca altı yüzü aşkın plak ve kaset doldurmuş, üç yüzü aşkın şarkı bestelemiştir.

+ devamı
Bilge Zobu ya da tam adıyla Mehmet Nuri Bilge Zobu (7 Eylül 1932, İstanbul), Türk Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu.
Metin Ziya Bakşan veya bilinen adıyla Ziya Metin (d. 1929, İzmir), Türk tiyatro ve sinema oyuncusu.
Ahmet Turgut Uyar (4 Ağustos 1927, Ankara - 22 Ağustos 1985, İstanbul), Türk şair.

Babasının görevinden ötürü ilköğrenimi farklı şehirlerde okurken orta öğrenimine yatılı askerî okulda okuyarak devam eden Uyar, 1948'de Kaynak dergisinin başlatmış olduğu bir şiir yarışmasında "Arz-ı Hal" adlı şiiriyle katılmış ve yarışmada ikinci olmuştur. Türkiyem adlı ikinci şiir kitabı 1952'de piyasaya sürülmüştür. Uyar'ın dil, tema, imge, anlatım biçimi, biçim/öz ilişkisi açısından büyük bir değişimi gerçekleştirdiği ilk İkinci Yeni kitabı olan Dünyanın En Güzel Arabistanı, 1959'da yayımlanmıştır. 1962'de Tütünler Islak'ı; 1968'de Her Pazartesi'yi; 1970'te Divan'ı; 1974'te Toplandılar'ı; 1982'de Kayayı Delen İncir'i yayımlamıştır. 1981 yılında Toplu Şiirler adıyla o güne kadar yayımladığı eserleri ilk kez; 1984'te Büyük Saat adıyla ikinci kez toplu olarak basılmıştır.

Yaşamı

Ahmet Turgut Uyar, Fatma Hanım ile Hayri Bey'in altı çocuğundan beşincisi olarak 4 Ağustos 1927'de Ankara'da dünyaya geldi. Babası orduda harita binbaşısı olarak görev yapmıştır ve Ankara'nın ilk Latin alfabesiyle yazılan sokak levhalarını geceler boyu çalışarak yazmış bir hattattır. Annesi ise ev hanımıydı. Babasının görevinden ötürü ilköğrenimi farklı şehirlerde okurken orta öğrenimine yatılı askerî okulda devam etmiştir. Bursa Askerî Işıklar Lisesi'nden 1946 mezun olan Uyar, bu okulda mutsuz olduğunu şu sözlerle dile getirmiştir:

"Asker okullarında hiç mutlu olmadım. Genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. Başkalarının, hatta somut başkalarının değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak..."

Yükseköğrenimini Askerî Memurlar Okulu'nda okurken annesinin isteği üzerine 1947'de Yezdan Şener ile evlenmiştir ve bu evlilikten Semiramis, Tunga ve Şeyda adlarında toplam üç çocuğu olmuştur. Bu okuldan mezun olduktan sonra "kura" ile memur olarak Posof'a atanmıştır. Daha sonra Samsun Terme Askerlik Şubesi'ne atandı, ardından Ankara'da Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Dairesi Başkanlığı'nda üsteğmen olarak görev yaptı. 1958'de bu görevden ayrılarak Türkiye Selüloz ve Kâğıt Sanayi'nin Ankara'daki şubesinde çalışmaya başlamış ve 1967'de buradan emekli olarak İstanbul'a yerleşmiştir.

1966'da ilk eşinden boşanmıştır. İstanbul'a yerleştiğinde o dönem Yezdan Şener ile evliliklerinin bitme aşamasına gelmesinin ardından Cemal Süreya ile Tomris Uyar, şiir üzerine mektuplaşmaya başlamıştır. Bu mektuplaşmalar olumlu sonuçlanmıştır. 1969'da ise Tomris Uyar ile evlenmişlerdir. Tomris Uyar ile evliliklerinden bir erkek çocukları (Hayri Turgut Uyar) oldu. 22 Ağustos 1985'te sirozdan ölmüştür.

Edebi kariyeri

Turgut Uyar'ın şiire olan ilgisi kendi ifadesine göre çocukluk yıllarında başlamıştır. İlk şiir denemesini de ilkokul yıllarında yapmıştır:

"Güzeldir sevgilim her dakka her an / Güzeldir sözleri kaşı gözleri / Geçtiği her karış sönük topraktan / O anda fışkırır neşe özleri"

Ortaokul ve lise yıllarında ise "günde üç beş şiir, haftada on beş, günde bir roman yazmıştır." Roman yazarken sıkılan Uyar, Alain-Fournier'in Fransız edebiyatının klasiklerinden sayılan Adsız Ülke'siyle Fyodor Dostoyevski romanlarını okumasıyla roman yazmayı bırakmıştır. Şiirde ise lise son sınıfta Ömer Hayyam, Nedim, Yahya Kemal Beyatlı, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim gibi şairleri taklit etmiştir. 1946'da ise dönemin güncel şairlerini okumuştur ve bu durumu "Sonra günümüzün şairlerini okudum da sevindim. Oh dünya varmış dedim." sözleriyle dile getirmiştir. 1947'de "Yâd" adlı şiiri Yedigün'de yayımlanmıştır. 1948'de Kaynak dergisinin başlatmış olduğu bir şiir yarışmasında "Arz-ı Hal" adlı şiiriyle katılmış ve yarışmada ikinci olmuştur. 1950'de Kaynak Yayınları tarafından Arz-ı Hal ve Akşam Üzeri Türküsü adıyla ilk kitabı yayımlanmıştır.[nb 1] İkinci kitabı olan ve Nurullah Ataç'ın önsözünü yazdığı Türkiyem ise 1952'de piyasaya sürülmüştür.

1959'da Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı şiir kitabı yayımlanmıştır. Bu kitaptaki şiirleri 1955-1958 yılları arasında Yenilik, Pazar Postası, Yeditepe, Seçilmiş Hikayeler Dergisi, Şairler Yaprağı gibi dergilerde yayımlanan şiirlerden oluşmaktadır. Kitap, Uyar'ın dil, tema, imge, anlatım biçimi, biçim/öz ilişkisi açısından büyük bir değişimi yansıttığı ilk İkinci Yeni kitabıdır. 1962'de Tütünler Islak'ı; 1968'de Her Pazartesi'yi; 1970'te Divan'ı; 1974'te Toplandılar'ı; 1982'de Kayayı Delen İncir'i yayımlamıştır. 1981 yılında Toplu Şiirler adıyla o güne kadar yayımladığı eserleri ilk kez; 1984'te Büyük Saat adıyla ikinci kez toplu olarak basılmıştır.

Eserleri
Şiir

1950: Arz-ı Hal
1952: Türkiyem
1959: Dünyanın En Güzel Arabistanı
1962: Tütünler Islak
1968: Her Pazartesi
1970: Divan
1974: Toplandılar
1982: Kayayı Delen İncir

Toplu şiirleri

1981: Toplu Şiirler
1984: Büyük Saat ISBN 978-975-08-0337-X
İnceleme
Bir Şiirden (1984)
Korkulu Ustalık (2009) ISBN 978-975-08-1577-5

Ödülleri

1948: Kaynak Dergisi, Arz-ı Hal ile ikincilik
1963: Yeditepe Şiir Armağanı, Tütünler Islak ile
1975: Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü, Lucretius'tan Evrenin Yapısı çevirisi ile (Tomris Uyar'la birlikte)
1981: Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Kayayı Delen İncir ile
1984: Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, Büyük Saat ile

***
Ozan Sağdıç (d. 1934, Balıkesir), Türk fotoğrafçıdır. Özellikle 20. yüzyıl'ın ikinci yarısında Hayat mecmuasında başladığı kariyerinde Türkiye'nin görsel belleğine çok önemli katkılarda bulunmuştur.
Ara Güler (Ermenice: Արա Կիւլէր; d. Mıgırdiç Ara Derderyan, 16 Ağustos 1928; Beyoğlu, İstanbul - 17 Ekim 2018; Şişli, İstanbul), Türkiye Ermenisi gazeteci, foto muhabiri ve yazardır.
Bursa’da dünyaya geldi. Balkan göçmeni bir aileden gelir. İlkokulu Bursa’da tamamladı. Bursa Eyüp Ortaokulu'nda başladığı ortaöğrenimini yarıda bırakarak gazete satıcısı ve basımevi işçisi olarak meslek yaşamına başladı. 1957 yılında İstanbul Belediyesi Basımevi'ne geçti. Daha sonra Basın Yayın Müdürlüğü'nde görev aldı. 1980’de buradan kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Hayatının son dönemlerinde İstanbul Ortaköy Çarşısında kendi kitaplarının tanıtımı yaptı. 5 Şubat 1999 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybetti.

Hakkı Özkan, yazı hayatına 1950 yılında başladı. İlk hikâyesi kendisi tarafından çıkarılan Buluş dergisinde yayımlandı. Daha sonra eserleri Türk Sanatı, Yelken, İmece, Varlık, Türk Dili ve Yansıma gibi dergilerde yer aldı. Orhan Kemal ile olan yakın dostluğu onu, yaşadığı çevreyi yansıtmaya yöneltti. Daha sonra şiir çalışmalarına ve çocuk edebiyatına yöneldi. Yazarın Pilli Bebek ve Yıldızları Çalmışlar adlı kitapları oyunlaştırılarak Bizim Tiyatro'da ve Kartal Sanat İşliği'nde sahnelendi. Eserlerinden bazıları ise İngilizce ve Fransızcaya çevrildi.

Hakkı Özkan, 1975 yılında kardeşinin adıyla katıldığı Hürriyet gazetesi tarafından düzenlenen fıkra yarışmasında üçüncülük ödülünün, Grevden Sonra adlı eseri ile Milliyet gazetesinin açtığı roman yarışmasında mansiyon ödülünün, Her Çocuğun Kanadı Vardır adlı eseriyle 1985’te Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı birincilik ödülünün sahibi oldu. Daha sonra aynı ödülü 1987’de oyun, 1989’da şiir dalında aldı. 1986’da Yenice Gazetesi Sabri Akay Şiir Ödülüne layık görülen yazar, Milliyet gazetesinin 1986-87 yıllarında Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü Şiir Yarışması'nda üçüncülük ödülünü başka bir şair ile paylaştı.

Kaynakça

Işık, İhsan (2018). Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (12 Cilt). Ankara: Elvan Yayınları.

Karaalioğlu, Seyit Kemal (1982). Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılâp ve Aka.

Kurdakul, Şükran (1999). Şairler ve Yazarlar Sözlüğü. Ankara: Bilgi Yayınları.

Necatigil, Behçet (1999). Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18.Baskı). İstanbul: Varlık.

http://www.turkedebiyatcilar.net/hakki-ozkan-kimdir-hayati-ve-eserleri [Erişim tarihi: 07.09.2019]

***
Muzaffer Buyrukçu (1 Şubat 1930, Niğde - 21 Ağustos 2006, İstanbul), Türk öykü, roman ve günlük yazarı.
Memet Fuat (Mehmet Fuat Engin Bengü) (16 Şubat 1926, Erenköy, İstanbul - 19 Aralık 2002, İstanbul), Türk eleştirmen, yazar, yayıncı ve eğitimci.

Memet Fuat, edebiyat eleştirisi yazıları ile tanınan bir edebiyat adamı ve voleybola katkıları ile tanınan bir spor adamıdır. 1960'ta De Yayınevi’ni kurdu. Yeni Dergi adlı edebiyat dergisini çıkardı. Altınyurt Voleybol Takımında antrenörlük yaptı ve amatör takımın deplasmanlı lige yükselmesini sağladı

Memet Fuat, Nâzım Hikmet'in üvey oğludur. Nâzım Hikmet’in hayatı ve eserleri hakkında eserler vermiştir. Şairin şiirlerinde “Oğlum Memet!” diye seslenerek dünyaya tanıttığı kişi kendisi değil, Mehmet Hikmet'tir. ***