tabutmag forum
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...

Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.

Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?

Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.

İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."

İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...

O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, destereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.

Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.

Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.

Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam’a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır… Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.

Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balik da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.

Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek… Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak… Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:

Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.

Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa'nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.

Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Sait Faik Abasıyanık
ADMETOS (895 - 900)

Ey yeraltına inmiş sevgili vücutlar için tutulan uzun matemler ve çekilen acılar! Niçin beni mezarın çukuruna atılmaktan ve bu emsalsiz kadının yanında ölü olarak yatmaktan menettin? Bir vücut yerine Hades biribirine sadık iki vücut birden alacaktı. Onlar beraberce cehennemî gölü geçeceklerdi.

...

Admetos şimdi sarayın kapısının önündedir. Yeniden durur, uzun bir tefekküre dalar.

ADMETOS (915, 920, 925)

Ey evimin duvarları! İçeriye nasıl girmeli? Bahtımın bu ters yüzünü döndüğü bir zamanda içinde nasıl oturmalı? Heyhat, arada ne kadar büyük fark var! O zaman Pelion ormanından kopmuş meş'alelerle ve zifaf ilâhileriyle evime giriyordum, sevgili zevcemin elini tutuyordum, ve gürültülü bir alay, bizi, bugün ölenle beni, her ikisi de ana ve baba cihetinden asil olan zevç ve zevceyi, hayatlarımızı biribirine bğaladığımız için tebrik ederek takibediyordu. Bu gün zifaf ilahilerine figanlar cevap veriyor; beyaz elbiseler yerine beni, evime boş bir yatağa doğru gidişimde siyah matem elbisesi takibediyor.

Euripides, Alkestis
Tercüme: A. Hamdi Tanpınar (1943)
Bir fabrikanın yerine bir cami görüyordum düpedüz, meleklerin oluşturduğu bir davulcu topluluğu, gökyüzünün yollarında faytonlar, bir gölün dibinde bir salon; canavarlar, gizler, büyük korkular dikiyordu önüme bir vodvil adı.

Sonra sözcüklerin sanrısıyla açıkladım büyülü safsatalarımı! Kutsal buldum sonunda aklımın düzensizliğini. Aylaktım, kurbanıydım bir yüksek ateşin: İmreniyorum mutluluğuna hayvanların, -Vaftizsiz ölen bebeler cennetinin masumluğunu simgeleyen tırtılların, o erdenliğin uykusu olan köstebeklerin.

Arthur Rimbaud
Ben Bir Başkasıdır
Türkçesi: Özdemir İnce
görsel
görsel


Tepemde pervaneler dönüyor, dört ana yönü gösteren bir rüzgâr okuna öykünüyorlar sanki. Kuvvetli rüzgârlar, soğuk yağmurlar veya yağmur tehdidi; inceden inceye tüm varlığıma işleyen ve daimi bir keyifsizliğin içine sürükleniyorum. Depresyon değil bu, daha çok melankoliye duyulan bir ilgi; elimde küçük bir gezegen misali evirip çeviriyorum onu, çizgi çizgi gölgeler var üstünde, inanılmayacak kadar mavi.

Overhead the fans spin, feigning the four directions of a traversing weather vane. High winds, cold rain, or the threat of rain; a looming continuum of calamitous skies that subtly permeate my entire being. Without noticing, I slip into a light yet lingering malaise. Not a depression, more like a fascination for melancholia, which I turn in my hand as if it were a small planet, streaked in shadow, impossibly blue.

M Treni
Başka bir dünya vardır diye mi iyi ve erdemli olmalıyız? Eylemlerimiz, kendi başına, kendi için iyi ve erdemli olursa, bize mutlu olmak için daha çok hak kazandırmaz mı? Şöyle düşünmek, insanın gerçek varlığına ve ahlak bakımından halis olmaya daha uygun gelir: İnsanın iyi eylemler yapması, onun başka bir dünyayı ummasına dayanmamalı; başka bir dünya hakkındaki umutlar ve beklemeler, sağlam yapılı bir ruhun duygularına dayanmalıdır.

Kant’ın Felsefesi
görsel

görsel

görsel


İkimiz de yoğun bir varoluşa sahibiz. Diğer insanların duygularının yerine kendimizinkileri koymak için çok büyük bir yeteneğimiz var. Özellikle de başkalarınınkinin. Ayrıca diğer insanları etkilemede ve tecrübelerimizi onların tecrübeleri yapmada büyük bir yeteneğe sahibiz. Ve birbirimizi etkileme yeteneğimiz var. Birbirimizi diri tutuyoruz. Acı verici olması bir fark yaratır mı?
❝Bu, bütün savaşlarda böyledir; askerler çarpışır, gazeteciler bağrışır ve palavracı yurtseverlerin hiçbiri kısacık propaganda gezilerinin dışında, cephedeki siperlere yanaşmaz bile. Bazen, uçağın savaş koşullarını değiştirdiğini düşünerek rahatlıyorum. Belki de, bundan sonraki ilk büyük savaşta, tarihte daha önce eşine rastlanmamış bir manzara görebiliriz: gövdesinde kurşun deliğiyle bir savaş taraftarı.❞

George Orwell, Katalonya’ya Selam
Çev.: Jülide Ergüder
"Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım, bana aynı müzikle karşılık veren karşıdaki yabancı.

Kimdir? Nasıl biridir?
Bir sabah onu bulmaya gittim. Ama fikrimi değiştirdim. Bilmemek ve hayal etmek daha iyi. Benim gibi yalnızlığı seven biri. Belki küçük bir kız; okula gitmeden önce bilinmezle ilgilenen.

Her şey çok hızlı gelişti. İçimde büyüyen şüpheli bir ağrı, -öğrenmek için ısrar edişim, tanımak için... ve sonra karanlık. Etrafımdaki sessizlik... sessizlik...

Her şey, bizi, kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran, uykudaki güneşin aniden açmasını sağlayan, âşıkları dışarı uğratan riyakâr baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor. Kış gelmeden önceki her şeye inanmaya itiyor.

Tek üzüntüm, Anna... tek üzüntüm bu mu?

Yoksa hiçbir şeyi tamamlayamamış olmam mı? Planlarım öylece kaldı, kelimeler oraya buraya dağıldı."

Yön.: Theo Angelopoulos
Son bir soru sorayım: Şiir yazmasaydınız ne yapardınız?

Türkiye'de bu tür sorulara "Derhal intihar ederdim" türünden cevaplar vermek âdet. Böyle şeyler duyunca benim aklıma Shakespeare'in, "İnsanların öldüğü ve kurtlar tarafından yenildiği olmuştur, ama aşk yüzünden değil" sözü geliyor. Korkarım benim ölümüm de şiir yüzünden olmayacak. "Şiir yazmasaydım" diye bir şey yok; günlerimin büyük bir bölümü zaten şiirle hiç ilgisi olmayan uğraşlarla geçiyor. Herkes gibi ben de bir yandan son derece sınırlı, bir yandan da alabildiğine dolu bir hayat yaşıyorum. Günlük işlerimi yapıyorum, camdan bakıyorum, kırlarda uzun yürüyüşlere çıkıyorum, televizyon seyrediyorum. Yazdığım şiirler yaşadığım hayatın bütünlüğü içinde küçük birer "an" yalnızca. Gerçekten istediğimi yapıp roman yazabilseydim yazacağım romanlar da böyle küçük birer an olurdu. Söylediklerimizin, söylemeye çalıştıklarımızın sonunda o kadar önemi yok. Hayat bizi hiç dinlemeden bizi de alıp götürerek akıp gidiyor.

_
Cumhuriyet Kitap, 15 Nisan 1999
Şavkar Altınel, Soğuğa Açılan Kapı
lover, lead forth thy love unto that bed
prepared by whitest hands of waiting years,

seven, tut elinden götür sevgini o yatağa
bekleme yıllarının en beyaz ellerince serilmiş,

E. E. Cummings, Epithalamion 3
Tulips & Chimneys (1922)
Filmin başında Nietzsche'ye yapılan atıf ile Torino Atı, sizin doğrudan en felsefi filminiz. Nietzsche'nin düşüncesi ile sizin filminiz arasındaki ilişkiyi, daha ziyade, başyapıtınız ile Nietzsche'nin düşüncesi arasındaki ilişkiyi açıklayabilir misiniz?

Felsefe ve sinema iki farklı dil. Felsefe, sinema dışında bir alanla çalışır. Torino Atı'nı felsefi bir film olarak adlandırmayı sevmiyorum. Çünkü her ikisi de birbirinden oldukça uzak. Sadece bir film. Benim için asıl soru, atın akıbeti. 1985'te Laszlo Krasznahorkai bu soruyu sormuştu ve buna bir cevap getirebilmek için 30 yıl gibi bir süre bekledik. Bu film, bu soruya bir cevap sadece.

Atın kaderi, insanın kaderini mi tasvir ediyor?

Denebilir ama, sembolik düzeyde çok güç, daha çok fiziksel olarak: tamamiyle birbirine bağlı olan üç tane canlı var, biri olmadan diğeri yaşayamıyor. Kendi dairelerindeler. Geriye kalansa az anlatım ve ehemmiyet. Esas olan, yaşamla mücadele.

Ziyaretçinin Niçevâri bir karakter olduğunu söylememiz mümkün mü?

Tam olarak değil. Palinka’sı bittiği için yenisini almaya gelen sıradan bir komşu. Şişeyi masaya koyduğunda düşüncesini söylüyor. Konuşuyor, çünkü palavra atmayı seviyor… Benden sofistike bir yorum alamayacaksınız, denemenize gerek yok. (gülüşmeler)

Her şeyin en basit hâliyle söylenmesini istiyorum. Film yapmanın ileri derecede çıkarcı bir iş olduğunu düşünüyorum. Başka bir düşünceye sahipsek, film yapmanın zihinsel bir cesaret işi olduğunu varsayarsak şayet, insanların kaderini artık dikkate almıyoruzdur. Bana göre, bir sinemacı birkaç karakterinin hâlini anlayabilmeli, hayatına onları yerleştirebilmeli, ve gerçek yaşamda da onların günlük yaşantılarını sunmayı başarabilmeli. Filmimde entelektüel zevkleri bulabiliyorsanız, bu beni ziyadesiyle memnun eder. Ama yine söylüyorum, bu filmim, entelektüel bir çalışmanın ürünü değildi.

Torino Atı’nda dünyanın sonu ile ilgili bir atmosfer buluyoruz ama burada, siz bundan çok uzaktasınız. Torino Atı, dünyanın sonuyla ilgili görüşünüzü açıklıyor olabilir mi?

Bana göre, dünya kendi küreselliğinde asla bir sona sahip olmayacak. Devinim sürekli olarak devam edecek. Buna karşılık, bu dünyayı birçok küçük canlı oluşturuyor. Bir tek canlının yok olması ya da sonu bile, dünyanın bir kısmının sonudur. Söz konusu durum, atın ölümü ile benzer, bu da bir dünyanın sonu. Filmdeki bu sekans, yani atın ölümü bu karakterlerin dünyalarının ve yaşamlarının bir sonunu yansıtıyor.

Werckmeister Harmonies’teki Balina da aynı şekilde bu dünyanın bozulmasını mı anlatıyor?

Birkaç şekilde… Yine de kavram olarak bundan dünyanın sonunu çıkarabileceğimize pek inanmıyorum. Buna karşılık, yaşayan her canlının değerine inanıyorum. Her insan, her canlı bir onura sahiptir. Bizim görevimiz, bu onuru korumak.

İlk zamanlarınıza dönelim: sinemaya nasıl başladınız ve sizi buna teşvik eden neydi?

Gençken aklıma tam olarak gelen bir istek değildi. Bu, gördüğüm dünyanın çirkinliğinden doğan bir istekti daha çok. Ayrıca, sinemaya gitmeyi çok seviyordum ama izlediklerim çok da tatmin etmiyordu. İzlediğim filmler beni giderek bunaltıyordu. Bu düşünceye karşı gelmek ve direnmek için filmler yapmaya başladım. “Farklı filmler de yapılıyor”u göstermek istiyordum.

Sinema kariyerinizi sonlandırdığınıza göre, günümüz filmlerinden memnun olduğunuzu söylememiz mümkün mü bu durumda?

Hayır, bugünün dünyasından hiç memnun değilim. Filmlerle yeniden söylenecek bir şeylere sahip olmayı düşünmüyorum artık, aksi hâlde kendimi yinelemiş olurum. Filmlerim, benden değil diğer her şeyden bahseder.

Sosyal Gerçekçi dönemizdeki ilk filmlerinizi nasıl yorumluyorsunuz?

Gençlik filmlerim bir sürecin ilk adımlarıydı. İlk filmim “Csaladi Tüzfézsek” (1977)’te toplumun – özür dilerim - sadece bir pislik olduğunu ve değişmesini gerektiğini anlatmak istedim. Her şey değişebilir, toplum değişebilir, işte o zaman kurtulabiliriz. Filmim bir dramdı ve çok geçmeden anladım ki fikir değiştirmem gerekiyordu. Başka unsurlarla, başka bakış açılarıyla daha çok epik filmler yapmaya yöneldim. Böylece, ikinci filmim “Szabadgyalog” (1979) ortaya çıktı. Fazlasıyla epik bir film. Bir yapı inşası gibi, gerçeklik unsurlarının bir bir işlendiği yapım özelliği taşıyor. Sonradan her film, bir sonrakini üretmeye başladı. Her filmde yeni sorular soruldu. İlk başta düşündüğüm, ontolojik sorulardı ama çok geçmeden anladım ki beni asıl ilgilendiren, evren ve onun derinliğiyle ilgili sorulardı.

1979 yılı yapımı ikinci filminiz Szabadgyalog’dan itibaren, plan sekansa daha çok yönelmeye başladığınızı görüyoruz. Zamanla gelişiyor ve sizin film yapma şekliniz oluyor. Sizin için plan sekans nasıl bir önem taşıyor? Filmlerinizde giderek bir düzen ve tutku olan bu plan sekansları nasıl çalışıyorsunuz?

Szabadgyalog’da plan sekans önemli değil. Bu daha çok uzun monologlar için. Csaladi Tüzfézsek’te bu görülebilir mesela. Zamanla tecrübe ettim: plan sekansın olması gerekirdi. Bir plan sekans ne kadar uzun olursa, şiddeti, gerilimi, titreşimi, derinliği o derece hissedebilirsiniz. Plan sekansla, kadrajdan kaçma şansı neredeyse bulunmayan oyuncuyu tutabilirsiniz. O orada kalır, ta ki kamera bir başka yere dönünceye dek.

1988 yılı yapımı Damnation filminiz sizin tarzınıza dönüşünüzün işareti. Yazar Laszlo Krasznahorkai ile birlikte çalışmalarınız var. Nasıl karşılaştınız? Bu karşılaşmanın sizin çalışmalarınızdaki önemi nedir?

Laszlo Krasznahorkai ile 1985’te karşılaştım. Ortak arkadaşlarımızın evine davet edilmiştik, o akşam Laszlo Krasznahorkai okumam için “Satantango” kitabını bana uzattı. Agnes (Agnes Hranitzky – Béla Tarr’ın eşi ve birlikte çalışıyorlar) ve ben kitabı okur okumaz çok beğendik. Laszlo ile tekrar görüştük ve bunun üzerine çok tartıştık. Agnes ve ben, Satantango filmini çekmek istediğimizden oldukça emindik. Bunu o zamanlar gerçekleştiremedik, yerine Damnation’ı çektik.

İşbirliğimiz o tanışmamızdan son filme dek sürdü. Oldukça verimliydi, onun hep edebi yeteneğine ve hassas duygularına başvurdum. O ve yaptıkları olmasa, tamamiyle bambaşka bir şey ortaya koyardım. Gerek Mihaly Vig (filmlerinde müzikleri besteleyen kişi) ‘in katılımı, gerekse Agnes’in desteğiyle filmlerimin doğal temeli oluştu. Bu gerçeklikten hareketle, her filmimde, jenerikte her isim yer alsın istedim. Filmlerimin jeneriklerini asla okumayacaksınız, biliyorum. Benim filmim! Hayır, hepimizin filmi!

Şunu da belirtmek isterim; Mihaly Vig ve Gyula Pauer ile önceden çalışmış olmama rağmen, Damnation’dan itibaren ekip birbiriyle kaynaştı ve bir birliktelik ortaya çıktı.

Filmleriniz çok karanlık, ama biri biraz farklı. Werckmeister Harmonies, sizin en iyimser filminiz mi?

Benim bütün filmlerim iyimser ! Yanlış anlaşılma olmasın ! Kim gerçekten kötümserdir? Ölmek için bir merdivene tırmanan ya da bir ağaca çıkan ve oradan kendisini atan kişidir ! Gerçek bir kötümser, sabahın 4’ünde yağmur altında, soğukta malzeme taşımak için uyanmaz. Benim her filmim iyimser. Hatta şöyle de diyebilirim size, -canınız sıkılmasın- benim bütün filmlerim komedidir ! (gülüşmeler) Onlara gülünebilir, bazen acı bir gülüş... Hayatın kendisi böyle değil mi zaten?

2007 yapımı A Londoni férfi filminizin yapımcısı Humbert Balsan ile ilişkinizi açıklayabilir misiniz? Ölümü projeyi nasıl etkiledi? A Londoni férfi neredeyse durma noktasına gelmişti.

O ve ben aynı neslin çocuklarıyız. Benden bir yıl önce doğmuştu, bilmiyorum ama biz arkadaş olmuştuk. A Londoni férfi’yi çekme düşüncesi için gelmişti yanıma. Bu filmi yapmak için tutkusu, öfkesi, çabası hâlâ aklımdadır. Ne acıdır ki her şeyin tam ortasındayken intihar etti. Ölümü iki şekilde etkiledi. Birincisi, gerçek bir dostu kaybettik, ikincisi çekmek üzere olduğum filmin yapımcısını kaybettim. Soğuk duş etkisi oldu. İşler o an gerçekten içinden çıkılmayacak bir hâl almıştı.

Humbert Balsan’ın hayatından esinlenen Mia Hansen-Love’un Çocuklarımın Babası (Le Père de mes enfants) filmini izlediniz mi?

Evet, izledim.

Ne düşündünüz? Onunla görüştünüz mü?

Evet. Kendisi bana filmin DVD’sini yollamıştı ve tanışmıştım. Teşekkür ettim ve filmi hakkında ne düşündüğümü kendisine söyledim. Hepsi bu.

Geçtiğimiz Şubat ayında, çoğu sinemacı dostunuzla birlikte Macar Sineması’nın geleceğinden endişe duyduğunuzu ifade eden bir bildiri yayınlamıştınız. Sizin gibi bir sinemacı için bir film yapmak giderek zorlaşıyor mu?

Bu bildiriyi kendim düzenlemiştim. Şubattan beri, durumlar aynı, sıfır kilometre yol aldık. En kötü duygu bu belki de. Ben ve arkadaşlarım giderek faturalarımızı ödemekte zorlanıyoruz. Hâlâ bu bildirinin arkasındayız ve asla savaşı terk etmeyeceğiz.

Kendinize yakın hissettiğiniz ya da sevdiğiniz sinemacılar var mı? Werckmeister Harmoniak’da ilham perisi Hanna Schygulla’ya yönelerek Cassavetes ya da Fassbinder etkilerini görmemiz mümkün mü?

Hem evet, hem hayır. Her zaman sessiz ve sakin şeylere karşı çok hassas olmuşumdur, özellikle plastik sanatlara. Resimlere bakmayı çok severim.

Torino Atı’nın son filminiz olduğunu açıkladınız. Laszlo Krasznahorkai yeni bir roman yazsa, bunun filmini çekmek ister miydiniz?

Hayır, sanmıyorum.

Film yapmayı bıraktınız. Bundan sonrası için ne düşünüyorsunuz?

Uzun bir süre Budapeşte’deki Sinema Atölyemi işleteceğim. Bu işle uğraşıp, maddi ve manevi destek imkanı bulunmayan sinemacılara çalışma imkanı vereceğim. Diğer yandan, başka bir projem var. Split’te (Hırvatistan) bir sinema okulu açmak istiyorum.

Neden Hırvatistan?

Çünkü Dalmaçya çok ilginç bir yer ve Split tarihi bir şehir…

Fransızcadan çeviren: Ali Hasar
[Ekim 2013'te Heyula Eleştiri'de yayımlanmıştır.]
"Bu durumda, giderek, her şeyden vazgeçe vazgeçe, sanki bir başkası oldum... Yeni bir Ferdinand. Birkaç haftaya kalmadan. Ancak yine de dışarıdaki insanları yeniden görme arzusu geri geldi. Atölyedekileri değil elbette, onlar, yani iş arkadaşlarım, makine yankıları ve kokularından ibarettiler tıpkı benim gibi, sonsuza dek titreşen çuvallar. Oysa gerçek bir bedene dokunmak istiyordum, pembe bir beden, gerçek hayat dolu, sessiz ve yumuşak."

Louis-Ferdinand Céline, Gecenin Sonuna Yolculuk, YKY
Çev.: Yiğit Bener
"Sana söylemem gereken bir şey daha var. Altüst olacak, umutsuzluktan öleceğini sanacaksın, ama, iç dünyan seni yine kurtaracak. Avuncu ne defne, ne mersin çelenklerinde bulacaksın; seni ancak ölümsüz gençliği içindeki gelişmesini her duyunla sezdiğin o canlı ve yakın Olymp avutacak. Senin Olymp'in ise işte bu güzel dünya! Sen onun içinde ömür sürecek, dünyanın kutsal varlıkları, doğanın tanrılarıyla sevinci paylaşacaksın."

Hölderlin, Hyperion ya da Yunanistan'da Bir Yalnız
Adam Yayınları, Çev.: Melâhat Togar

(bkz:Johann Christian Friedrich Hölderlin)
“I put this book here for you, who once lived
So that you should visit us no more.”

“Bu kitabı buraya senin için koydum, bir zamanlar yaşamış olan
Ki bir daha ziyaret etmeyesin bizi.”

— Czesław Miłosz, Dedication (1945
Bağlaç olan hangi "ki"?

Bağlaç olan “ki” ile aitlik eki “ki”nin ayırt edilmesinde şöyle bir pratik yöntem kullanılabilir: “ki” ile yazılmış kelimeye, -ler veya -lar ekleri getirildiğinde anlamlı bir kelime oluşuyorsa “ki” bitişik yazılır. Kelime anlamsız
oluyorsa bu bağlaç olan “ki” ekidir ve ayrı yazılmalıdır.

Dikkat:
Bağlaç olan ama birleşik yazılan -ki’ler:
Sanki, oysaki, mademki, belki, halbuki, çünkü, meğerki

Örnek:
Bir de baktım ki ağabeyim karşımda duruyor.
Baktım+ki+ler=baktımkiler (Anlamsız)

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Olur+ki+ler=olurkiler (Anlamsız)

Ders bitti, zil çaldı mı ki?
Çaldı+mı+ki+ler= çaldı mı kiler (Anlamsız)

Senin saçın olmamış. Ablanınki daha güzel.
Abla+nın+ki+ler=ablanınkiler (Anlamlı)

Aşı olduğum kolum şişti. Ali’ninki şişmemiş.
Ali+nin+ki+ler= Ali’ninkiler (Anlamlı)

Sıradaki gelsin
Sıra+da+ki+ler= sıradakiler (Anlamlı)
"Ben hiç uyumam, ya da az uyurum. İki saat. Uykum çok hafif diye hiç uyumadım sayıyorum. Kapıda bir anahtar tıkırdadı diyelim, hemen ışığımı yakarım. Lambam başucumdadır. Giderken prize takıyorlar. Geceleri yalnızımdır çoğunlukla. Yatağıma uzanır tavanı gözlerim, sedirin çiçekli örtüsüne bakarım. Dolaplardaki dikiş iğnelerini, firketeleri, kol düğmelerini, tek küpeleri ve makbuzları düzene sokarım. Bir anahtar bulurum bazan, beyaz bir zarfın içine koyarım, anahtar diye yazarım üstüne. Hepsi eve dönene kadar, evdekiler yatana kadar uyuyamam. Işıklar sönmüş olmalı. Yoo karıştığımdan değil; karışmam onlara, tek kelime sormam, beklediğimi de belli etmek istemem, ama kendiliğinden oluyor. Kızıyorlar. Bir şeylerin dışındayım biliyorum. Daha doğrusu bir şeyler bensiz sürüp gidiyor. Sandık örtüleri de para etmiyormuş dediklerine göre. Ben yine her gün silkeliyorum, yılmıyorum. Balkona çıkınca karşı balkonlardaki ihtiyarlar çarpıyor gözüme. Bu saatte yalnız onlar uyanıktır. Gizlice gülüşüyoruz. Yüksek sesle hatır sormak ayıp kaçacak. Hem mahalleyi neden telâşa verelim? Biz az gülüyoruz, sabahların tadını çıkarıyoruz, balkonlarda az yer tutuyoruz küçüle küçüle, yük olmuyoruz. Zaten gençler dayanamaz sabah havasına. Biz kaç yıl yaşadık, dile kolay, ölüm artık altedemez bizi. Kaç yıl yaşadıktan sonra hâlâ yaşamak öyle olağan ki..."

İpek ve Bakır (2002)
Yapı Kredi Yayınları
Her acıda, şu düşünceye başvur: bu, utanç verici değildir; bu seni yöneten anlağa zarar vermez çünkü o, ussal olduğuna göre, toplumcul olduğuna göre, acının etkisiyle bozulamaz. Yeğin acılarda, bununla birlikte, Epicuros'un şu özdeyişine de başvur: "Önemini bilir ve onun hakkında edindiğin kanı nedeniyle ona hiçbir katkıda bulunmazsan, acı ne dayanılmazdır ne de sonsuz." Şunu da unutma: uyuşukluk, aşırı ısı, iştahsızlık örneğince, seni tedirgin eden ve öyle görünmeksizin gerçek acılar sayılan pek çok şey vardır. Öyle olunca, bu sıkıntılardan biri sana üzünç veriyorsa, acıya direncin olmadığını, düşün.

_
Marcus Aurelius Antoninus
Kendime Düşünceler

Yankı Yayınları
Türkçesi: Ceyda Eskin
"Vahşi doğa ruhumdan iki kere geçti: İlk olarak tutkulu bir Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan bir ailede doğmamla, sonra da ateşli Macarlardan oluşan bir aile tarafından evlat edinilmemle. Michigan eyaletinin sınırında, ormanlıklar, meyve bahçeleri ve çiftliklerle çevrili, Büyük Göller’e yakın bir yerde büyüdüm. Orada, gökgürültüsü ve şimşek, ana besinimdi. Geceleri buğday tarlaları hışırdayıp yüksek sesle konuşur­du. Uzaklarda, kuzeyde ay ışığıyla birlikte açık alanlara gelen kurtlar oradan oraya atlayıp zıplar, adeta Tanrı’ya yakarırlardı. Hepimiz kor­kusuzca aynı derelerden su içebilirdik.

Her ne kadar o sıralar bu şekilde adlandırmasam da, Vahşi Kadın’a duyduğum aşk küçük bir çocukken başladı. Bir atletten çok, estettim; tek isteğim de kendinden geçmiş bir halde gezip tozmaktı. Masa ve sandalyelerden çok, toprağı, ağaçları ve mağaraları yeğliyordum, çün­kü buralarda Tanrı ile baş başa kalabileceğimi hissediyordum.

Hışırtı-sohbetlerini yapabilmek için, tarlalar içlerinde yürünmesini istiyor, nehir ise her zaman karanlıktan sonra ziyarete çağırıyordu. Ge­celeyin ormanda ateşler yakılması gerekiyordu ve öyküler, yetişkinle­rin işitme menzilinin dışında anlatılmalıydı.

Doğanın içinde büyümüş olduğum için şanslıydım. Orada, yıldırım çarpmaları bana ani ölümü ve hayatın geçiciliğini öğretti. Fare yavru­ları, yeni yaşamların, ölümü bir parça hafiflettiğini gösterdi. Topraktan “Yerli boncukları," fosiller çıkardığımda, insanların uzun ama çok uzun bir zamandır burada bulunduklarını anladım. Kafamın üstüne ko­nan kral kelebekleri, gece takılanm olan ateşböcekleri ve bileziklerim olan zümrüt yeşili kurbağalar sayesinde, süslenmenin kutsal sanatını öğrendim.

Bir anne kurt, ölümcül şekilde yaralanmış yavrularından birini öl­dürdü; bu bana, haşin bir şefkati ve ölümün nihayete ulaşmasına izin verme gereğini öğretti. Daldan düşen ve tekrar yukarı tırmanmaya ça­lışan tüylü tırtıllar, bir amaca yönelik çalışmayı öğretti. Kolumu gıdık­layan yürüyüşleri, cildin nasıl canlanabileceğini öğretti. Ağaçların te­pesine tırmanmak, günü geldiğinde cinselliğin nasıl hisler uyandırabi­leceğini öğretti.

Benim de dahil olduğum II. Dünya Savaşı sonrası kuşağı, kadınla­rın çocuksulaştırıldığı ve mal muamelesi gördüğü bir zamanda büyüdü. Nadastaki bahçeler gibi korundular... ama ne mutlu ki, her zaman rüz­gârla gelen yabanıl tohumlar vardı. Yazdıkları şeyler yetkin görülmese de, kadınlar bir şekilde hep ışıldadılar. Yaptıktarı resimler kabul gör­mese de, bir şekilde ruhu beslediler. Kadınların sanattarı için ihtiyaç duydukları araç ve yerler için yalvarmaları gerekiyordu ve hiçbirini bulamadıklarında ise ağaçlarda, mağaralarda, ormanlarda ve dolaplarda kendi alanlarını yarattılar.

Dans etmelerineyse neredeyse hiç katlanılamadı, öyle ki, kimsenin onları göremeyeceği ormanda ya da gizli köşelerde veya çöpü boşalt­maya çıkarken dans ettiler. Süslenmelerine kuşkuyla bakıldı. Neşeli bedenleri ya da giyecekleri, incitilme ve cinsel saldırıya uğrama tehli­kelerini artırdı. Sırtlarındaki elbiselerin bile onlara ait olduğu söylene­mezdi.

Çocuklarını istismar eden ana babalara yalnızca “katı” denildiği; iliklerine kadar sömürülen kadınların ruhsal yaralanmalarına “sinir kri­zi” adı verildiği; sımsıkı korselere sokulan, sımsıkı gemlenen ve sımsıkı dizginlenen kız ve kadınların “edepli,” “zarif’ görüldüğü bir za­mandı ve hayatın sayılı anlarında yakalarını kurtarmasını beceren diğer kadınlar ise “kötü” damgası yediler.

Benden önceki ve sonraki birçok kadın gibi, ben de hayatımı kılık değiştirmiş bir criatura [yaratık] olarak yaşadım. Benden önceki eş dostumun yaptığı gibi yüksek topuklarla çalım satarak yürüyüp sende­liyor ve kiliseye giderken elbise ve şapka giyiyordum. Ama muazzam kuyruğum çoğu zaman eteğimin altından çıkıyor, şapkamı gözlerime kadar indirmezsem kulaklarım seyiriyor ve bu durum kimi zaman oda­nın öteki ucundan bile görülüyordu.

O karanlık yılların şarkısını, hambre del alma’yı, açlık çeken ruhun şarkısını unutmadım. Ama neşeli Canto Hondo’yu, derin şarkıyı da unutmadım; istediğimizde ruh-dolu bir şekilde sözleri zihnimizde yeni­den canlanan şarkıyı.

Bir ormanın içinde giderek belirsiz hale gelen ve sonunda neredeyse hiçliğe dönüşen bir patika gibi, geleneksel psikolojik kuram da, yaratı­cı, yetenekli ve derin kadın imgesine çok az yer verir. Geleneksel psi­koloji genellikle kadınlar için önemli olan (arketipsel, sezgisel, cinsel ve döngüsel olarak adlandırılabilecek kadınların farklı dönemleri, bir kadının tarzı, bilgisi ve yaratıcı ateşiyle ilgili olan) derin meseleleri ge­çiştirir ya da bu konularda tamamen suskun kalır. Beni yirmi yıldan uzun bir süre boyunca Vahşi Kadın arketipi üzerinde çalışmaya yönlen­diren de işte bu olmuştur.

Kadın ruhuna İlişkin sorunlar, kadını, bilinçaltı düzeyinde işleyen bir kültürün tanımına sıkıştırmakla ele alınamayacağı gibi, kadınlar, kendilerini bilincin tek taşıyıcıları olarak görenler tarafından, entelek­tüel açıdan daha kabul edilebilir bir biçime de sokulamazlar. Hayır, hayata sağlam ve doğal güçler olarak başlayan milyonlarca kadının ken­di kültürlerinde birer yabancı haline gelmesinin nedeni zaten budur. O halde amaç, kadının güzel ve doğal psişik biçimlerinin yeniden yüzeye çıkarılıp desteklenmesi olmalıdır.

Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı pati­kayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kav­rayışlar sağlar. Öyküde bulunan dersler, bize henüz yolların tükenme­diğini ve kadınlan daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırla­rına götürmeye devam ettiğini gösterir. Hepimiz, yabanıl benliğin yo­lundan gidiyoruz.

Ona Vahşi Kadın adını verdim, çünkü bu vahşi ve kadın sözcükle­ri, llamar o tocar a la puerta, yani kadının derinlerde yatan psişesinin kapısında masal tıkırtıları yaratıyor. Llamar o tocar a la puerta aslında bir kapıyı açmak için ismin aracılığından yararlanmak demektir. Bir geçidin kapısının açılmasını sağlayan sözcükleri kullanmak demektir.

Bir kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın, vahşi ve kadın sözcük­lerini sezgileri yoluyla anlar.

Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanır ve yaşama geri döner. Bu anı, vahşi kadınsılıkla ara­mızdaki mutlak, inkâr edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza iliş­kindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniy­le mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadının adla­rını unutmuş olabiliriz, bize seslendiğinde yanıt vermeyebiliriz, ama onu iliklerimizden tanır ve özleriz; onun bize, bizim de ona ait olduğu­muzu biliriz.

Biz bu köklü, temel ve ilksel ilişkiye doğduk ve özümüz de buna dayanmaktadır. Vahşi Kadın arketipi, birincil önemi olan anaerkil var­lığın kılıfı işlevini görür. Sezgi düzeyinde de olsa, onu yaşadığımız an­lar vardır ve bu anların devam etmemesi bizi deli eder. Bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici “tadı” gebelik snasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkagelir.

Kadın, tahayyül yoluyla da hissedilir; büyük güzelliklerin görüntü­leri yoluyla da. Ben onu ormanlarda Îsa-Tanrı adını verdiğimiz günba­tımını gördüğümde hissettim. Alacakaranlıkta, ellerinde fenerleriyle gölden dönen balıkçıları ve yeni doğan bebeğimin ayak parmaklarının bir dizi şekerkamışı gibi dizildiğini gördüğümde, içime dolduğunu his­settim. Onu her yerde görebiliriz.

O bize ses yoluyla da ulaşır; göğüs kemiğimizi titreştiren, kalbi he­yecanlandıran müzik yoluyla; davul, ıslık, bağırma-çağırma yoluyla ulaşır; yazılı ya da sözlü ifadeler yoluyla gelir. Kimi zaman bir sözcük, bir cümle ya da bir şiir, bir öykü o kadar derinlikli ve berrak, o kadar yerli yerindedir ki, en azından bir an için, gerçekte özümüzün ne oldu­ğunu ve gerçek evimizin neresi olduğunu anımsamamızı sağlar.

Bu geçici “vahşi tatlar,” esinlenmenin mistik havası sırasında orta­ ya çıkar -oo, işte burada; Aa, çoktan gitmiş. Bu vahşi ilişkiyi elde et­miş biriyle karşılaşıldığında, bu kadına duyulan özlem de açığa çıkar. Mistik ocak ateşine ya da düş kurmaya; hayatın yaratıcı boyutuna, yaşamımızın en önemli eserine ya da gerçek aşklara çok az zaman ayırdığımızı kavradığımız anlar, ona özlem duyduğumuz anlardır.

Ancak hem güzellik hem de kaybetme yoluyla ortaya çıkan bu ge­lip geçici tatlar bizi o kadar yaslı, o kadar tedirgin, o kadar özlem dolu kılar ki, sonuçta vahşi doğanın peşinden gitmemiz gerekir. O zaman or­mana, çöle ya da karlara dalarız; gözlerimiz yeri tarayarak, işitme du­yumuz iyice keskinleşmiş bir halde onun hâlâ yaşadığını ve şansımızı yitirmediğimizi gösteren bir işaret, bir kalıntı, bir ipucu bulmak için her yeri altüst edip bir şeyler aramaya koyuluruz. Onun izi bulunduğunda ise, kadınların ona yetişmek için atlarını mahmuzlamaları, masayı terk edip ilişkilerini kesip atmaları, zihinlerini köşe bucak temizlemeleri, yeni bir sayfa açmaları, mola vermekte ısrar etmeleri, kuralları ihlal et­meleri, dünyayı durdurmaları alışıldık bir durumdur, çünkü artık o ol­madan yola devam etmek mümkün değildir.

Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun ko­rumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin sa­vaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; iliş­kileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef ol­mazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sa­hiptirler. Artık gün sonu yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihin­sel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalardır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bi­lirler; nasıl kalınacağını da. Kadınlar vahşi doğalarıyla ilişkilerini yeniden kurmak istedikleri zaman, içerideki ve dışarıdaki dünyalarda coşkulu bir hayatın yolunu gösteren, bunu telkin ve teşvik eden kalıcı ve içsel bir gözlemci, bilge, hayalperest, kâhin, esin kaynağı, sezgi sahibi, yapıcı, yaratıcı, mucit ve dinleyicinin yeteneğiyle donanırlar. Kadınlar bu doğaya yaklaştıkça, o ilişkinin gerçeği, üzerlerinde akkor parlaklığında yayılır. Bu vahşi öğ­retmen, Vahşi Anne, vahşi usta, her türden iç ve dış hayatlarını destek­ler.

Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatu­ra’nın [yaratığın] doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip ol­duğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün haliyle kullanılmıştır. Bu sözcükler (vahşi ve kadın sözcükleri), kadınların kim olduklarını ve neyle meşgul olduklarını hatırlamalarını sağlar, bütün dişilere destek veren gücü ifade eden bir metafor yaratır. Kadınların onsuz yaşayama­yacağı bir gücü simgeler.

Vahşi Kadın arketipi aynı uygunlukta olan başka terimlerle de ifa­de edilebilir. Bu güçlü psikolojik doğaya içgüdüsel doğa diyebilirsiniz, ama Vahşi Kadın bunun arkasında yatan kuvvettir. Buna doğal ruh da diyebilirsiniz, fakat bunun ardında da Vahşi Kadın arketipi yatar. Bu­nun, kadınların doğuştan gelen, en temel doğası olduğunu da söyleye­ bilirsiniz. Kadınların özgün, özlerinde var olan doğası diyebilirsiniz. Şiir sanatında ona “Öteki” ya da “evrenin yedi okyanusu” veya “uzak orman” ya da “Dost”1 adı verilebilir. Farklı psikoloji ekolleri ve farklı bakış açılan tarafından id, benlik, içsel doğa olarak da adlandırılabi­lir. Biyolojide ise buna tipik ya da temel doğa denir.

Ama örtük, önbilisel ve bedenin içinden gelen bir şey olduğundan, cantadoralax arasında ona bilge ya da akıllı doğa denir. Bazen “zama­nın sonunda yaşayan kadın” ya da “dünyanın ucunda yaşayan kadın” olarak tanımlandığı da olur. Ve bu criatura her zaman bir yaratıcı-cadı, ölüm tanrıçası, ahlâki çöküntü yaşayan bir bakire ya da daha başka kişileştirmelerden biridir. O, yollarını kaybeden, bir bilgiye ihtiyaç du­yan, çözülecek bir sim olan, ormanda ya da çölde gezinip araştırma ya­parken yoldan çıkan herkes için hem arkadaş hem de annedir.

Gerçeklikte, bu fenomenin çıktığı ve psişenin tarif edilemez bir tabakası olan psikoid bilinçdışında, Vahşi Kadın öylesine engindir ki, adı yoktur. Ama bu kuvvet, kadınlığın bütün önemli vehçelerini doğur­duğundan, sadece doğasının sayısız boyutuna derinlemesine bakmak için değil, onu elde tutmak için de yeryüzünde birçok isimle adlandırı­lır. Onunla olan ilişkimizi yeniden ele geçirmeye tam başlamışken bir anda sise bürünebileceğinden, onu adlandırarak içimizde onun için bir düşünce ve duygu alanı yaratırız. Böylece bize geri döner ve eğer de­ğer verirse, yanımızda kalır."

* Bazen böyle dipnotlara los cuentistos [küçük öyküler] diyorum. Bunlar ana metnin yavrularıdır; kendi başlarına ayrı bir sanat ürünü olmaları amaçlanır. Eğer istenirse ana metne geri dönmeden dosdoğru okunmaları istenir. Size, her iki okuma biçimi­ni de öneriyorum.

1.Öykü, anlatmanın ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir. Gerek yıllar sü­ren düş (hem çağdaş hem de yazılı anlatılardan alınan eski düş) çözümlemelerinden, gerekse kutsal metinler, Sienalı Katerina, Assissili Francis, Rumi ve Eckhart gibi mistiklerin çalışmaları ile Dickinson, Millay, Whitman vb gibi birçok şairin yapıtların­ dan yola çıkılırsa, psişe içinde bir şiir-yapıcı, sanat-yapıcı işlev bulunduğu görülür. Bu işlev kendiliğinden ya da amaçlı olarak psişenin içgüdüsel çekirdeğine yaklaş­maya cüret edildiğinde ortaya çıkmaktadır.

Düşlerin, öykülerin, şiirin ve sanatın buluştukları psişedekî bu yer, içgüdüsel ya da vahşi doğanın gizemli hayat alanını oluşturur. Çağdaş düşler ve şiirde, eski halk ma­sallarında ve mistiklerin yazılarında bu çekirdek ve içinde bulunduğu alan kendi ba­şına hayatı olan bir varlık olarak anlaşılır. Şiirde, resimde, dansta ve düşlerde bu alan çoğu zaman, ya okyanus, gök kubbe, bereketli yeryüzü gibi engin bir unsur ya da cennetin kraliçesi, akgeyik, arkadaş, sevgili, dost ya da eş gibi kişilik sahibi bir güç olarak simgelenir.

Bu çekirdekten tanrısal konular ve fikirler yükselerek, o kişiye “ben-olmayan bir şey­le dolu olma” hissi yaşatır. Yine birçok sanatçı, egodan doğan kendi fikirlerini ve ko­nuları çekirdeğin kenarına götürüp içine bırakır ve haklı olarak bilirler ki, bunlar ora­da o çekirdeğin dikkate değer hayat anlayışıyla yeniden aşılanmış ya da yıkanmış olarak geri döneceklerdir. Her iki durumda da bu süreç, insanın hislerinin, duygu durumunun ya da yüreğinin ansızın derin bir şekilde uyanmasına, değişmesine veya bilgilenmesine neden olur. İnsan yeni bilgiler edindiğinde duygu durumu değişir. Duygu durumu değiştiğinde yüreği de değişir. O çekirdekten çıkan imgelerin ve di­lin bu kadar önemli olmasının nedeni budur.

Bunlar hep birlikte bir şeyi başka birşeyle değiştirme gücüne sahiptir; bu değişikliğin tek başına iradeyle başarılması zor ve dolambaçlıdır. Bu anlamda çekirdek benlik, içgüdüsel benlik, hem iyileştirici hem de hayat-getiricidir.

Kurtlarla Koşan Kadınlar
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler
"Psikanaliz bize haklı olarak diyecektir ki, erkeklerin evi kadın çemberinin ortasında bir fallus gibi durmaktadır. Ne var ki psikanaliz bu durumun nedenine ve nasılına erişememektedir. Cin­sel simgeciliğin ötesinde, ortaya koyduğu öğelerle düpedüz kendi kendine yazılan şiddet var; önce kültürel düzen olarak, sonra bu dü­zenin arkasında yer alan cinsellik olarak, en sonra da doğrudan şiddet olarak: Olası tüm anlamların arkasında yer alan ve herhangi bir anlamla maskelendiği sürece anlaşılmaz kalan şiddet."

Şiddet ve Kutsal