tabutmag forum – tabutmag, edebiyat, sinema, tiyatro ve görsel sanatlar alanında ilgililere nitelikli ve özgün içerikler sunar.
“mutluluğu, kendisiyle ilk karşılaştığımız yolda aramakta ayak dirememizden daha doğal ne olabilir ki? bu yaşam tekniğinin zayıf yönü hemen görülebilir; yoksa mutluluğu bu yolu bırakıp başka bir yolda aramak kimsenin aklına gelmezdi. sorun şurada ki, acıya karşı en korunmasız olduğumuz zaman, sevdiğimiz zamandır; en çaresiz olduğumuz zaman ise, sevdiğimiz nesneyi ya da onun sevgisini yitirdiğimiz zamandır. ama sevginin mutluluğa ulaşma aracı olarak taşıdığı değer üzerine kurulu yaşam tekniğini bir kenara bırakamayız; bu konuda söylenecek daha çok şey var.”

s.42
sigmund freud
uygarlığın huzursuzluğu

çeviren: haluk barışcan
metis yayınları
"ah, rango, dikkatli ol! aşk hiçbir zaman doğal nedenlerle ölmez. ölür, çünkü biz onun kaynağını beslemeyi bilmeyiz; körlük ve hatalar ve ihanetler yüzünden ölür. hastalıklardan, aldığı yaralardan ölür; bıkkınlıktan, bakımsızlıktan, susuzluktan, donukluktan ölür, ama asla doğal nedenlerle değil. her aşık, kendi aşkının katili olarak mahkemeye çıkarılmalıydı. bir şey seni incittiği, üzdüğü zaman, hemen onu bertaraf etmeye, değiştirmeye koşuyorum; kendimi senin yerine koymaya, senin gibi hissetmeye koşuyorum, sense sabırsız bir el hareketiyle sırtını dönüyor, 'anlamıyorum' diyorsun."

//

"el amor nunca muere de muerte natural. se muere porque no sabemos cómo reponer su fuente. muere de ceguera, de errores y traiciones. se muere de enfermedades y heridas; se muere de cansancio".

s.35
anaïs nin
dört odalı kalp

türkçesi: püren özgören
everest yayınları
"olmak istediğim her şeyi olmam, yaşamak istediğim bütün hayatları yaşamam mümkün değil. i̇stediğim bütün yetenekleri geliştirmem mümkün değil. i̇stememin nedeni ne peki? hayatımda, olası bütün zihinsel ve fiziksel deneyimlerin her bir rengini, tonunu ve her çeşidini yaşamak istiyorum.”

sylvia plath

gece yarısı kütüphanesi
matt haig

çeviren: kıvanç güney
domingo
yalnızdım.
i̇çimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.
mide bulantım içinde yalnızdım.
i̇nceden bir yağmur başlamıştı.
kafama, yüzüme düşen yağmur taneleri kızgın bir demire düşer gibiydi.
cız! cızz! cızzz!

s.33
ferit edgü
o
“günümüzde ölmek insanlara özellikle zor gelir, çünkü hayatı anlamlı bir şekilde bitirmek artık mümkün değildir. olmadık bir zamanda sona erer. uygun zamanda ölemeyen, zamansız ölmek zorundadır. yaşlı olmadan yaşlanırız.”

s. 27
byung-chul han
palyatif toplum —günümüzde acı
hayatta kalma

türkçesi: haluk barışcan
metis kitap
wendell berry'nin, ilk kez 2009'da yayınlanan, daha sonra leavings adlı şiir koleksiyonuna dahil edilen şiiri questionnaire:

serbest piyasa ve küresel ticaretin
başarısı için
ne kadar zehir yemeye hazırsınız?
lütfen tercih ettiğiniz
zehirleri belirtiniz.

iyilik uğruna ne kadar
kötülük yapmaya hazırsınız?
aşağıdaki boşlukları en sevdiğiniz
kötülüklerin ve nefret eylemlerinin
isimleriyle doldurun.

kültür ve medeniyet için hangi
fedakârlıkları yapmaya hazırsınız?
lütfen en çok isteyerek yok edeceğiniz
anıtları, tapınakları ve sanat eserlerini
listeleyiniz.

vatanseverlik ve bayrak adına, sevgili
topraklarımızın ne kadarını kirletmeye
hazırsınız? aşağıdaki boşluklara en kolay
onsuz yapabileceğiniz dağları, nehirleri,
kasabaları, çiftlikleri listeleyin.

uğruna bir çocuğu öldürebileceğiniz
fikirleri, idealleri veya umutları,
enerji kaynaklarını, güvenlik türlerini
kısaca belirtin. lütfen öldürmek isteyeceğiniz
çocukların isimlerini söyleyin.
belki de bu yüzden, gençliğimin ortalarında, bir noktada, kendimle diğerleri arasına göze görünmeyen bir sınır çekmiştim. fark gözetmeksizin herkesle arama bir mesafe koyup, bu mesafenin kısalmamasına dikkat ederek karşımdakinin tavırlarını gözledim. söylenenleri olduğu gibi almadım. bu dünyada sınırsız bir tutku duyduğum şeyler sadece kitaplar ve müzikti. ve doğal olarak da yalnız bir insana dönüşmüştüm.

s.65
haruki murakami
sputnik sevgilim

çev.: ali volkan erdemir
doğan kitap

-

i began to draw an invisible boundary between myself and other people. no matter who i was dealing with. i maintained a set distance, carefully monitoring the person's attitude so that they wouldn't get any closer. i didn't easily swallow what other people told me. my only passions were books and music.

haruki murakami,
sputnik sweetheart
«berbat hissediyorum.»

biri, «berbat. hmm,» dedi ve bir oğlan ufak bir gülücükle başını eğiverdi. başka birisi önündeki bloknota bir şeyler karaladı. sonra birisi ciddi bir yüz takınarak, «peki neden berbat hissediyorsunuz kendinizi?» dedi.

bu parlak topluluktaki kızlardan ve oğlanlardan bazıları pekâlâ da buddy willard’ın arkadaşları olabilirlerdi. belki de benim onu tanıdığımı biliyorlar ve beni merak ediyorlardı. sonra da aralarında benim dedikodumu yapacaklardı. beni tanıyan hiç kimsenin gelemeyeceği bir yerde olmak istiyordum.

«uyuyamıyorum...»

s.183
sylvia plath
sırça fanus

türkçesi: handan saraç
can yayınları
8 eylül 70
carros

bugün değişik renklerle oynadım daha çok: mürekkep ve yağlıboya, guvaş ve bıçak.

saat 16, çalışmaya gayret edebilirim belki: açıkça söylüyorum (çok lazımsa), sıkıntım sahte: yazı mekanizmaları, retorik oyunlar. edep haya dinlemem (her halükârda temel gerekçe olamaz). ne o zaman? belki de geniş çaplı bir iş olması ürkütüyor beni: bir kez daha içimde ne var ne yok boşaltmak, bilmem kaç hafta, ay ya da yıl (mekânlar'ın yazılışının zorunlu kıldığı kurala uyarsam 12 yıl) boyunca bıkkınlık ya da tiksinti getirene kadar hatıralarımın kapalı dünyasında sıkışıp kalmak.

s.12
georges perec
doğdum

çeviren: aysel bora
serenus'un kendi durumu hakkındaki genel sunumu şudur:

“bütün erdemlerin başlangıçta zayıf olduğunu, sağlamlık ve gücün zamanla geliştiğini söylemene gerek yok hiç. ben aynı zamanda gösteriş yapmaya çalışan erdemlerin, yani iyi bir konuma, hitabet kudreti sayesinde kazanılacak üne başkalarının bizim hakkımızdaki hükümleriyle ilgili her şeye sahip olmak için mücadele eden erdemlerin zamanla güçlendiklerinin farkındayım. gerçek güç sağlayan erdemler de, hoşa gitmek uğruna bizi bir tür gözboyayıcılığıyla kandıranlar da, zaman içinde gerçek renklerini kazanabilmek için uzun yıllar beklemeye mecburdurlar; ancak birçok şeye sabitlik kazandıran alışkanlığın, benim bu hatamın da daha derinlere kök salmasına yol açmasından fena halde korkuyorum. hem kötü, hem de iyi şeylerde, uzun süreli ilişki aşka yol açar. i̇ki ayrı şey arasında duran ve ne doğruya, ne de yanlışa eğilim gösteren bu zihin zayıflığının doğasını bir seferde tek parça olarak gösteremem; sana başıma gelenleri söyleyeceğim, sen de hastalığıma bir isim bulacaksın.”

serenus bize kendisine dair sergileyeceği hakikatin, kendisine sıkıntı veren hastalığı betimleyici nitelikte olduğunu söyler. bu genel saptamalardan ve daha sonra anlatacağı belirtilerden, onun hastalığının artık ilerlemediğini, sadece yalpalayıp sallanan bir geminin güvertesinde durmaktan kaynaklanan bir deniz tutulmasına benzediğini görebiliriz. serenus bu halde, erişilmez durumdaki karayı seyrederek denizin ortasında kalmaktan çok korkmaktadır. serenus'un anlattığı temaların düzenlenişi, denizde kalmaya yapılan dolaylı ve ileride göreceğimiz açık metaforik göndermelerle birlikte, ahlâk ve siyaset felsefesinde tıp ile gemi kullanma ya da denizcilik arasında yapılan daha önce gördüğümüz geleneksel çağrıştırmayı içerir.

s.120
michel foucault
doğruyu söylemek

çev.: kerem eksen
ayrıntı yayınları
yaşlanmak, bizi kederlendirmekten ziyade özgür kılar. büyüme sancıları, ergenliğin acısı, rekabetten kaynaklı aptalca yapılan davranışlar, beden kendini bunlardan kurtarır: bu kısıtlardan kurtulmasıyla gençleşerek ölüme yaklaşır.

michel serres

dağ ve filozof
beden varyasyonları

fol
çevirmen: zeynep hayal erdoğan
“ölmek üzere olan kanser hastalarıyla yaptığım klinik çalışmalarda insan varoluşu için anlam sistemlerinin önemini gözleyebilecek ayrıcalıklı bir konumdaydım. tekrar tekrar fark ettim ki, hayatlarında derin bir anlam duygusu yaşayan hastalar daha dolu yaşar görünmekte ve hayatları anlamdan yoksun olanlara göre ölümle daha az umutsuz bir biçimde yüzleşmektedirler. (jung(*) şu yorumda bulunmuştur, "anlam birçok şeyi —belki de her şeyi— dayanılır hale getirir.*) bu önemli anda hastalar, hem dinsel hem de din dışı açıdan birkaç tipte anlam yaşasalar da hiçbiri özgecilikten daha önemli değildir. bazı klinik örnekler aydınlatıcı olabilir.”

* c.jung, akt. jaffe, myth of meaning, s.146

irvin d. yalom
varoluşçu psikoterapi

çev. zeliha iyidoğan babayiğit
kabalcı yayınevi
insanın kendisini sevdirmesi mümkün müdür? ve bundan da önce, acaba insanın kendisini sevdirmesi gerekli midir? eğer aşkın karşılığı aşk olmuyorsa hiç olmazsa aşkın zevklerini istemek daha kolay değil midir? ilkel kavimlerde ya da çok eski medeniyetlerde durum buydu. bir erkek bir kadını arzularsa onu kaçırırdı, böylece çift olurlardı. esirin hayatı savaşçının elindeydi. erkeğin kendisini seçmesi ve efendi olması ya da sadece sevimli olması yüzünden çoğunlukla sonunda kadın da seviyordu. daha sonraki dönemlerde, eskiden kuvvetin oynadığı rolü bu defa iktidar ve para oynadı. zenginlik, kendini cesaret kadar kolaylıkla sevdiremiyordu. çünkü doğrudan şahsa ait bir nitelik değildi. bununla beraber, jüpiter, altın yağmuru şeklinde danae'nin yanına girebilmişti.

bu türden aşklar, her şeyi kolay kolay beğenmeyen ruhları mutlu edemiyor. mecbur olup katlanmak değil, seçilmek istiyoruz. fetihlerden devamlı zevk alabilmek için, fethedilen şeyin özgür tercih yapılmasını istiyoruz. ancak o zaman şüpheler, endişeler, alışmaya ve can sıkıntısına karşı, kesintisiz kazanılan ve en tatlı heyecanların kaynağı olan zaferler doğabilir. sarayların hareminde kapalı olan kadınlar tutsak oldukları için sevilemiyorlar.

buna rağmen amerikan plajlarındaki dilberler de tamamen özgür oldukları için öncekilerden daha fazla sevilemiyorlar. aşkın hücumu, eğer karşısında hiçbir engel (örtü, utanma, ahlak) bulamazsa zafer nasıl kazanır? serbestliğin aşırısı, kolayca elde edilebilir kadınlar sürüsünün çevresinde, görünmez bir sarayın şeffaf duvarlarını yükseltir. romanchs (düşlerde yaşayan) aşk, kadını, kendisine ulaşılamayacak bir yerde görmeyi istememekle beraber, din ve ahlak kurallarıyla çizilmiş dar sınırlar içinde yaşamasını da diler. orta çağ'da tanı anlamıyla hâkim olan bu şartlar, o herkese malum ünlü ve zarif aşkları yaşatmıştı. o zaman kadın muhterem bir sevgili olarak şatoda kalırdı, erkek haçlı seferleri'ne giderdi. ama uzak ülkelerin yollarını adımlarken hep hanımını düşünürdü. sevginin billurlaşması atının adımlarına ayak uydururken geride bıraktığı hanımı, yanında kalan uşağın ruhunda, hem yakın hem uzak yaşayarak öyle duygular uyandırıyordu ki bunlar ancak çok sonra fransız ihtilali'yle bozularak julien sorel'in madam de renal’e olan duyguları hâlini alacaktı. her ikisi arasındaysa gözü açık ve korkusuz bir uşak olan cherubin yer alır.*

zarif aşkların hüküm sürdüğü dönemlerde âşık, kendini sevdirmek için çabalamazdı. sessiz ya da ümitsizce sevmeye razı olurdu. monsieur de nemours ile princesse de cleves için de böyle oldu.** bazıları bu lekesiz tutkuları gerçeğe aykırı, safça şeyler olarak görürler. fakat uzaktan uzağa hayranlık, ince bir ruha kuvvetli zevkler verir. bu zevkler tamamen kişinin içinde olduğundan, hayal kırıklıklarına ve tasavvurların yanlış çıkmasına karşı daha iyi korunurlar.

"açıkça söylemeye cesaret edemeden sevmenin, dikenleri de tatlı yanları da vardır. son derece hayranlık duyulan bir insanın hoşuna gitmek amacıyla, bütün hareketlerini düzeltmekte ne büyük heyecan duyulur... her gün duygularını açığa vurma arzusuyla, sevgilisine konuşuyormuş gibi konuşarak zaman harcar. aynı anda gözleri hem parlar hem söner; bütün bu karışıklıklara sebep olan sevgilinin aldırış ettiği yoksa da takdire layık olan birisi için yapılan bunca şeyi hissederek insan kendisini tatmin eder."

eğer toy bir delikanlı, sahnenin dışında görmediği bir sanatçıyı severse onu sesinin ve yüzünün ilham ettiği, fakat şüphesiz ki sahip olmadığı bütün ruhsal üstünlüklerle süsler. onu marivauks ya da musset tarafından düşünülmüş rollerin birinde gördüğü için, kendisinde temsil ettiği şahsın şiirli cazibesi var sanır. onu yalnızca sahne ışıklarının kusurları örtücü aydınlığı altında seyrettiğinden, buruşukluklarından ve yaşından haberi yoktur. onu hayatta hiç görmediğinden öfkelerini ve boş gururlarını bilmez. byron der ki: “sevilen kadın için ölmek, onunla beraber yaşamaktan daha kolaydır." bir romancıya hayranlık duyan bir kadın da onun romanlarındaki kahramanların inceliğini taşıdığını sanır; eklemlerindeki romatizmadan, yemeklerden sonraki hazımsızlığından, uyuklamalarından, hastalık hâlini almış alınganlıklarından habersizdir. erişilemeyecek kadar uzakta olunca hayranlık uyandırmak kolaydır.

şu halde, aşkı zarardan kurtarmak için, kendini sevdirmek ve tanıtmaktan vazgeçmek mi gerekiyor? hayır! ilk günlerinde bu derece güzel olan platonik aşklar uzun sürmez. her ne kadar “aşkın yolu ne kadar uzarsa ince bir ruh da o kadar fazla zevk alır” denilirse de bu yolun hoş dönemeçlerden geçtikten sonra hedefe ulaşması ve çorak yerlerde kaybolmaması lazımdır. aksi halde aşk yorulur, uykuya dalar ve gıdasızlıktan ölür. "kaynaktan beslenmeyen ırmak kurur.” o halde, sevilmek arzusu, sevenin ruhunda er geç bütün kuvvetiyle doğacaktır.

o zaman geldiğinde sevme sanatı kendisine neler öğretebilir? aşk iksirleri mi, büyüler ve tılsımlar mı öğretir? eski şiirler ve peri masalları büyücülerle doludur ve bugün de théocrite'in ya da ovide'in devrinde olduğu gibi, paris'in, londra'nın ve new york'un pis sokaklarındaki bir kocakarıya günde en az yüz defa insanlığın bin senelik sayhası yansıyor. "peki ama ne yapmalıyım ki beni sevsin?" bu çığlığa, insanlığın yine o kadar eski olan tecrübesi -bütün çığlıklara cevap verdiği gibi- birtakım törenler ve ayinlerle cevap veriyor.

* stendhal'in kırmızı ve siyah adlı ünlü romanının kahramanları.
** madame de la fayette'in princesse de cleves eserinden.

s.57-60
andre maurois
yaşama sanatı (kendini sevdirmek)

türkçesi: hamdi özak
kaknüs yayınları
yeryüzünün her yerinde, nerede insanlar varsa, orada görünmez ölü kavramına rastlanır. i̇nsanın içinden bunun, insanlığın en eski kavramı olduğunu söylemek geliyor. ölüleri hakkında fikir sahibi olmayan hiç­ bir horda*, hiçbir kabile, hiçbir halk yoktur. i̇nsanoğlu aklını görünmez ölülerle bozmuştur; ölülerin önemi muazzamdır; ölülerin yaşam üzerindeki etkisi bizatihi hayatın temel bir parçası olmuştur.

ölülerin, tıpkı insanlar gibi, bir arada oldukları düşünülür, genellikle de çok sayıda oldukları varsayılırdı.

"diğer bütün güney afrikalı yerliler gibi eski bechuanalar bütün uzamın atalarının ruhlarıyla dolu olduğuna inanırlardı. yeryüzü, hava ve gökyüzünün, isterlerse yaşayanlar üzerinde uğursuz bir etki yapabilecek hayaletlerle tıklım tıklım dolu olduğuna inanırlardı.

"kongo'daki boloki halkı etraflarının her fırsatta işlerini bozmaya, günün ve gecenin her saatinde onlara zarar vermeye çalışan ruhlarla çevrili olduklarına inanırlar. nehirler ve dereler atalarının ruhlarıyla hıncahınç doludur; ormanlarla çalılıklar da, karada ya da suda yolculuk yaparken gecenin pençesindeki canlılara zarar vermek için fırsat kollayan ruhlarla doludur. bir ödül konmuş olmasına rağmen, aralarında köyümüzü bir sonrakinden ayıran ormandan gece geçecek kadar yürekli bir adama hiç rastlamadım. hepsinin değişmez yanıtı şuydu: 'ormanda ve çalılıklarda çok fazla ruh var!'"

i̇nsanlar çoğunlukla ölülerin uzak bir ülkede yeryüzünün altında, bir adada ya da cennetsi bir evde birlikte yaşadıklarına inanırlar. aşağıdaki dizeler gabon'daki pigmelerin bir şarkısından alınmıştır.

"mağaranın kapıları
kapalıdır.
mağaranın kapıları
kapalıdır.
ölülerin ruhları sinek sürüleri gibi,
sinek sürüleri gibi, akşam vakti dans ederek
oraya sürüler halinde doluşuyorlar.
akşam vakti dans eden bir sürü sinek
gece karanlık bastırınca,
güneş gözden kaybolunca,
gece karanlık bastırınca,
bir sürü sinek.
ölü yaprakların sürüklenişi
i̇nleyen fırtınada.”

ölüler sayıca artıp, yığın oldukları duygusunu yaymakla kalmazlar. aynı zamanda birlikte hareket edip birlikte davranırlar. sıradan insanlar için görünmez kalırlar; ama şaman adı verilen, büyü yapıp ruhları emri altına alan ve kendi hizmetçisine dönüştüren özel yetenekli insanlar vardır. sibirya'daki çukçiler arasında “iyi bir şaman'ın yardımcı ruhlardan oluşan büyük bir lejyonu vardır ve onların hepsini çağırdığı zaman o kadar kalabalık gelirler ki, şeytan çıkarmanın (exorcism) yapıldığı küçük çadırı dört bir yandan duvar gibi sararlar.”

şamanlar gördüklerini anlatırlar.

“şaman heyecandan titreyen bir sesle kar kulübesinden seslenir:

“cennet havada uçuşan çıplak varlıklarla, havada uçuşan, fırtınalara ve tipilere yol açan insanlarla, çıplak erkekler, çıplak kadınlarla doludur.”

“bu uçuşun uğultusunu duyuyor musunuz? yükseklerde uçuşan büyük kuşların kanat çırpışlarına benzeyen bir uğultu bu. i̇şte bu, çıplak insanların korkusudur. bu, çıplak insanların kaçışıdır. havadaki ruhlar fırtına üflerler. havadaki ruhlar uçuşan karları yeryüzünün üzerine sürüklerler.”

kaçış halindeki çıplak ruhların bu güçlü hayali eskimolar’dan alınmıştır.

kimi halklar ölülerini ya da en azından bir kısmını savaşan ordular olarak hayal eder. kuzey i̇skoçyalı keltlerin, ölüler ordusu için özel bir sözcükleri vardır: sluagh; anlamı “birçok ruh”tur.

“ruhlar dünyanın üzerinde bir yukarı bir aşağı sığırcıklar gibi büyük bulutlar halinde uçarlar ve dünyevi günahlarının olay mahalline dönerler. şaşmaz zehirli oklarıyla kedileri, köpekleri, koyunları ve sığırları öldürürler. havada, insanların yeryüzünde yaptığı gibi savaşlar yaparlar. açık, don yapmış gecelerde birbirlerine saldırıp geri çekilirken, sesleri duyulabilir ve görülebilirler. bir savaştan sonra kırmızı kanlarının kayaları ve taşları boyadığı görülebilir.”

* horda (moğ.): göçebe ve ilkel olarak yaşayan, yağmacı topluluk (ç.n.).

s.42-44
elias canetti
kitle ve iktidar (görünmez kitleler)

ayrıntı yayınları
çeviren: gülşat aygen
“yanımda değildin ve ayrılığımız artık hiç bitmeyecekti. ve ben anılarımla baş başaydım o şehrin sokaklarında. bir akşam vakti, yorucu bir günün bitiminde kendimi akdeniz'in ılık sularına bıraktım ve camus'nün veba'da dile getirdiği o unutulmaz deneyi anımsadım, rieux’nün tarrou'yla birlikte paylaştığı o sonsuzluk anını yaşayabilmeyi denedim. oran'a yeni bir akşam çöküyor olmalıydı. birçok acı yaşanmıştı ve gelecek günler belki de yeni hüsranlara gebeydi. ama o zamanlarda bile keşfedilebilecek küçük sevinçler vardı. ayrıntıların şiirini konuşmak... anlatılması güç, şaşılası bir güzelliği paylaşmıştık o günlerde, bunu her ikimiz de çok iyi biliyoruz. bambaşka bir şehrin yorgun sokaklarında sanırım en çok bu yüzden yalnız kalmak istedim. düşünmek ve tüm tehlikelere karşın kendi sesini bir kez daha dinlemeyi istemek... ama bir sevda sözkonusu olunca insan hiçbir yere yalnız gidemiyor, hüsranları ve ayrılıkları hep beraberinde götürüyor. bir çeşmeye, bir sokağa, bir yemek kokusuna, yıllar yılı yaşadığımız, doğup büyüdüğümüz şehirlere bile değişik anlamlar yükleyebildiğimiz anlardır bunlar. kokular, renkler ve görüntüler: artık her şey bir çağrışımdır... ama alışılagelmiş bir söyleyişle güzel olan her şey gibi bu yolculuk da bir şekilde bitmek zorundaydı. bütün bunlar bir yana beni paris'e bağlayan birçok neden vardı biliyorsun. her şeyi senin bıraktığın gibi bırakmayı göze alamazdım.”

s.19-20
mario levi
bir şehre gidememek

afa yayınları —1990
«değeri olacak ne söyleyebilirim ki? belki sana ancak şunu söyleyebilirim: çok arıyorsun ve bu yüzden bulamıyorsun.»

«biraz daha açıklamaz mısın?» dedi govinda.

«i̇nsan aradığı zaman,» dedi siddhartha, «mümkündür ki o yalnız aradığı şeyi görebilir,
başka hiçbir şey bulamaz, hiçbir şeyin kökenine inemez. çünkü ereği onun dünyası olmuştur, çünkü aradığı şeyin dışında düşünemez olmuştur.

aramak bir ereği olmak demektir, ama bulmak, özgür olmak, alıcı olmak, hiç ereği olmamak demektir. ey değerli kimse, sen belki gerçekten bir arayansın, çünkü ereğinin yolunu bulma çabası içinde burnunun ucundaki birçok şeyi görmüyorsun.»

«hâlâ tam olarak anlamıyorum,» dedi govinda, «ne demek istiyorsun?»

siddhartha ona şöyle karşılık verdi: «ey değerli kimse, birçok yıl önce bir gün sen bu ırmağa geldin ve burada uyuyan bir adam bul­dun. onu uykusunda koruyabilmek için yanında oturdun, ama sen o uyuyan adamı tanımadın, govinda.»

keşiş şaşkınlıktan büyülenmiş gibi kayıkçıya baktı.

«sen siddhartha mısın?» diye sordu utangaç bir sesle. «bu kez de seni tanıyamadım. seni gördüğüm için çok sevinçliyim siddhartha, çok sevinçliyim. çok değişmişsin, dostum. şimdi de kayıkçı mı oldun?»

siddhartha sıcak gülüşüyle güldü. «evet, kayıkçı oldum. bazıları pek çok değişmek ve her çeşit giysiyi giymek zorundadırlar. ben onlardan biriyim, dostum. hoş geldin govinda, konuğum olup, bu geceyi kulübemde geçirmeye çağırıyorum seni.»

s.135—136
hermann hesse
siddhartha

türkçesi: üner eyüboğlu
yankı yayınları • 1973
mi guapo,

küçükken kuş tüyü koleksiyonum vardı. neredeyse 200 tane. 27 farklı türün. her kuşun kendi zarfı vardı. çocukluklarımızı pek anlatmadık birbirimize değil mi? bunu yapacağımız ânı sabırsızlıkla bekliyorum, inşallah. i̇nsanlar birbirlerine âşık olduklarında çocukluklarından bahseder ama biz yapmadık. neden sence? ben biliyorum galiba ama anlatacak kelime bulamıyorum. sen çıktığında bulurum. meleklere ilgi duymamı sağlayan da bu kuş tüyü koleksiyonu olmuştur ilk. kerubiler, seraflar, düşmüş melekler ve özel ulakları öğrenmiştim. her melek sınıfının farklı kanatları ve uçmadıkları zaman onları katlamak için farklı yöntemleri ve doğal olarak farklı tüyleri vardı.

ne zaman kuş tüylerimden birini parmağımla boydan boya okşasam bir dilek tutardım. tarsa enstitüsü'nde eczacılık okumaya başladığımda meleklerle yolumu çoktan ayırmıştım. ama bu aralar başka şeyler düşünüyorum ve ne düşündüğümü sana bir mektupta anlatmak istiyorum günün birinde.

uzun zaman önce, sonsuzluğa en yakın şeyin sevişme sonrası duyulan bahtiyarlık olduğunu düşünürdüm. şimdi belli bir tür söylenti duymak olduğunu düşünüyorum. yolların ve kaldırımların yapılacağı, silahların evlerde tutulacağı ve babaların oğullarına aritmetik öğreteceği bir gelecekte başlayacak bir sokak söylentisi.

john berger
a’dan x’e
haziran 1921'de brod'a yazdığı bir mektupta yahudilerin alman diline ve kültürüne "karşı konulamaz bir çekim duyduklarını" vurguladı fakat kafka'ya göre bu kültür yahudilere ait değildi. bu durum yahudi yazarları dört imkansızlıkla karşı karşıya getirdi:

“yazamamanın imkânsızlığı, almanca yazmanın imkânsızlığı, farklı yazmanın imkânsızlığı. buna dördüncü bir imkânsızlık da eklenebilir. yazmanın imkânsızlığı (çünkü çaresizlik yazmakla dindirilemeyecektir, çaresizlik hem yazıya hem hayata düşmandır; yazmak yalnızca bir çaredir, kendini asmadan hemen önce vasiyetini yazan biri için, bütün bir ömür sürebilecek bir çare). dolayısıyla sonucunda bütün açılardan imkansız bir edebiyat kalır elde, gergin ipte dans edecek birine ihtiyaç olduğundan bir alman çocuğu beşiğinden çalıp büyük bir aceleyle eğitime sokan bir çingene edebiyatı. (ama o aslında alman bir çocuk bile değildi, o hiçbir şeydi; insanlar birinin dans edip etmediğini bile zar zor fark etti)...”

s.58

saul friedländer
kafka: utanç ve suçluluğun şairi

i̇thaki yayınları —1027
çeviren: tuğçe aysu
“bu arada kendime öyküler anlatacağım, becerebilirsem. eski öykülerin benzeri olmayacak bunlar, işte böyle. güzel de olmayacak bu öyküler, çirkin de, gösterişsiz olacaklar, çirkinlik de güzellik de heyecan da taşımayacaklar artık, bu öykünün anlatıcısı gibi yaşamdan yoksun olacaklar. ne dedim ben? önemi yok bunun. bana büyük haz vereceklerini umuyorum bu öykülerin, belli bir haz vereceğini. haz duyuyorum. i̇şte bu, yeterince şeye sahibim, alacağım ödeniyor, hiçbir şeye gereksinimim yok. bu arada şunu söylememe izin verin, hiç kimseyi bağışlamıyorum. onların hepsine rezil bir yaşam, sonra da cehennem ateşi ve dondurucu soğuklar diliyorum, bir de geleceğin iğrenç kuşakları arasında saygın bir ad. bu akşamlık bu kadar.”

samuel beckett
“belacqua iyice dinlenmiş olarak uyandı, yeni bir günle savaşmaya hazırdı. gençlik yıllarında okuduğu hardy’nin tess’inde bir tümcenin altını çizmişti: acılar artık düşünülmez olduğunda uyku vakti gelmiştir. hayret! kısa bir süre şarkı söyledi, birasından içti, bir gözyaşı damlası süzüldü gözlerinden, rahatlattı kendini. yaşam böyle işte.”

samuel beckett,
aşksız i̇lişkiler
“böylece murphy kendini bir beden ve bir us olarak ikiye bölünmüş hissediyordu. görünürde bir iletişim vardı aralarında, yoksa ortak bir şeye sahip olduklarını nasıl bilebilirdi. ama usunu bedeninden soyutlanmış hissediyordu ve ne iletişimin hangi yoldan sağlandığını ne de iki deneyimin nasıl olup da birbirlerinin alanlarına taştığını anlayabiliyordu. i̇kisin de birbirinden bağımsız olduğuna inanıyordu.”

samuel beckett
mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de söylediğim gibi, kutsal tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.

friedrich nietzsche, ecce homo

***

"kopmak zordur," der nietzsche, "bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir. fakat çok geçmeden yerine yeni bir kanat çıkar."

s.17
frédéric gros
yürümenin felsefesi

türkçesi: albina ulutaşlı
kolektif kitap —91
"yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki," dedi bedap, "yaşamının geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir."

"ya da hiç olmazsa onlara boyun eğmeyi seçersin," dedi shevek.

"shev bugünlerde boyun eğme döneminde," dedi takver, "yaşlanıyor. otuz yaşına gelmek korkunç bir şey olmalı."

"merak etme, sen doksanına da gelsen boyun eğmezsin," dedi bedap takver'in sırtını sıvazlayarak. "çocuğunun adına razı oldun mu bari?"

s.208

ursula k. le guin
mülksüzler

metis kitap
çev.: levent mollamustafaoğlu
5. "aşık mıyım? — evet, beklediğime göre." öteki hiç mi hiç beklemez. bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her za­man yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: ben bekleyenim.

(geçişimde, insan hep bekler — hekimin, profesörün, laboratuarın kapısında. dahası var: bir banka gişesinde, bir uçağın kalkış yerinde bekliyorsam, memurla, hostesle saldırganca bir bağ kurarım hemen, ilgisizlikleri bağımlılığımı ortaya çıkarıp kışkırtır: böylece, bekleyişin olduğu her yerde geçişimin de bulunduğu söylenebilir: bölünen ve kendini vermekte geciken bir buradalığa bağlıyımdır — sanki isteğimi geçirmem, gereksinimimi yormam söz konusuymuş gibi. bekletmek: her iktidarın sürekli ayrıcalığı, "insanlığın bin yıllık eğlencesi".) e.b.

e.b.: mektup
s.43

roland barthes
bir aşk söyleminden parçalar
—bekleyiş

çeviren: tahsin yücel
metis yayınları
bahçede bir elma ağacı vardı -
bu kırk yıl evvel olmalı – ardında
alabildiğine çayırlar. çiğdemler
ıslak çimlerde sürüklenen.
o pencerede duruyordu:
nisan sonuydu. bahar
çiçekleri komşunun bahçesinde.
kaç kez çiçek açtı o ağaç,
tam o gün ama, doğum günümde,
daha önce ya da daha sonra değil?
değişkenin, evrilenin
sabitle ikamesi.
amansız yeryüzünün
imgeyle ikamesi. ne biliyorum
bu yere dair,
ağaç rolünü on yıllardır
bir bonsai oynuyor, sesler
yükseliyor tenis kortlarından –
tarlalar. uzun çimenlerin kokusu, taze
biçilmiş.
lirik bir şairden bekleneceği gibi.
dünyaya bir kez çocukken bakarız.
gerisi hatıradır.

louise glück
çeviren: nuray önoğlu