19/1/952
Kardeşim Hüsamettin Bey,

Elimde de size gönderilebilecek dergiye münasip bir şiir maalesef yok. Onun için size Supervielle’den vaktiyle tercüme ettiğim fakat son günlerde düzelttiğim bir şiiri yolluyorum. Supervielle’in bu şiiri dikkatle okunursa çok sevilebilir. İnsan içinde böyle hakikaten itirazcı bir mahlûk var gibidir. Yalnız buna mistik mana vermemeli. Şair şiirin adını Alter ego koymuş ki manası “öteki ben” demek.


26/1/953
Kardeşim Hüsamettin,

Bununla beraber size başka bir kitap neşrini teklif edeceğim. Benim Cumhuriyet gazetesinde vaktiyle modern şiirimiz hakkında neşrettiğim bazı makaleler vardır. Bunlar birbirinin devamıdır ve bana göre memleketteki yeni şiir hareketini anlatır. Kanaatimce şiirimizde yeni şiiri takiben başka bir şiir hareketi daha başladı ki ben bunun adına “ileri şiir” diyorum. Gerek Yaprak’ta gerekse sizin gazetede çıkan ve kısmet olursa çıkacak olan yazılarım ise bu ileri şiire dairdir. Binaenaleyh “yeni-ileri” adında bir kitap düşünüyorum. Eğer aklınız yatıyorsa size müsveddeleri hemen göndereyim.


11/12/953
Kardeşim Hüsamettin Bozok,

Birkaç gün evvel Mahmut Makal ile Fakir Baykurt’u gördüm. Burada Gazitepe Enstitüsü’nde okuyorlarmış. İkisi de Yeditepe’ye yazı yazmaya hevesli. Ne dersin? Yazı göndersinler mi?


11/11/954
Sevgili Kardeşim Hüsamettin,

Yaşar Nabi ile adamakıllı kapışmak niyetindeyim. Bu herif kendini ileri fikirli bir insan sanıyor; daha doğrusu bir şey sanıyor. Güdümlü edebiyat diye bas bas bağırıyor, üstelik bunun ne biçim birşey olduğunu da bilmiyor. Güdümlünün Fransızca karşılığı “derigé” de “engagé” de olabilirmiş.

Oktay Rifat

____________________
Hazırlayan: Güven Turan - Yücel Demirel, Temmuz 1999, YKY

görsel

1) Soldan sağa: Yaşar Kemal, Şükrü Enis Rengü, Edip Cansever, Metin İlgin, Hüsamettin Bozok.
Simyacı

Seni seviyorum, çünkü bir düş gördüm, sonra bir krala rastladım, billuriye sattım, çölü geçtim, kabileler savaşa tutuştular ve bir simyacının oturduğu yeri öğrenmek için bir kuyunun yanına geldim. Seni seviyorum, çünkü bütün evren sana ulaşmam için işbirliği yaptı.

***

İnsan sevdiği için sever. Aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.

***

Dünya gerçeklerine oldukları gibi değil de, olmalarını istediğim gibi bakıyorum.

***

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için hiçbir sebebim olmayacak.

***

Haindir develer, en küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden binlerce fersah yol alırlar. Ve sonra birden diz üstü çöküp ölürler. Oysa atlar yavaş yavaş yorulurlar. Sen onlardan ne isteyebileceğini ve ne zaman öleceklerini bilirsin.

***

Kötülük dedi Simyacı, “insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük ordan çıkandadır.”

***

Her gün, yaşamak ya da ölmek içindi. Her şey yalnızca tek bir şeye bağlıydı: “Mektup”

***

Sana hayatın çok basit bir yasasını göstermek için: Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki neden bilir misin? Çünkü insanlar hazinelere inanmazlar.

***

Yüreğine, acı korkusunun, acının kendisinden de kötü bir şey olduğunu söyle.

***

Ve delikanlı, Evrenin Ruhu’na daldı ve Evrenin Ruhu’nun Tanrı’nın Ruhu’nun parçası olduğunu gördü ve Tanrı’nın Ruhu’nun kendi ruhu olduğunu gördü.

***

Bütün dünyayı kucaklayamayacak kadar küçük biri olduğum için, sahip olduğum az bir şeyi her zaman korumaya çalışırım.

***

Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar.

***

Biraz şikayet edecek olursam, bu yalnızca benim bir insan yüreği olmamdandır ve insanların yürekleri böyle olur. Ulaşmaya layık olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar. Dirilmemek üzere sona ermiş aşklar, olağanüstü olabilecek ama olmayan anlar, keşfedilmesi gereken, ama sonsuza kadar kumların altında kalan hazineler, daha aklımıza gelir gelmez bizler, yürekler hemen ölürüz. Çünkü böyle bir durumla karşılaşınca ölümcül acılar çekeriz.

***

Gözler ruhun gücünü gösterir.

***

Sevdiğimiz zaman olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz her zaman…

***

Bulduğun şey saf maddeden yapılmışsa hiçbir zaman çürümeyecektir.

***

Belki de Tanrı, çölü, insanlar hurma ağaçlarını görünce sevinsin diye yarattı.

***

Bir şeye önem vermek, başlangıçtan başka bir şey değildir.

***

İnsanlar resimlerin ve sözcüklerin büyüsüne kapılıp sonunda Evrenin Dilini unutur.

***

Öyle zamanlar vardır ki, insan hayat ırmağının akış yönünü değiştiremez.
MARTİROLOJİ
30 Nisan 1970

"Bütün gün mürekkep şişenizin önünde oturmaktan canınız sıkıldığında, aklınıza gelen her türlü acayip şeyi amaçsızca çalakalem kağıda dökerseniz, yazdığınız şeylerin sizi deliye çevirmeye yeteceğini göreceksiniz."

Yoşida Kenko, Bezginliği Giderici Notlar- 14. yüzyıl
“The heart has its reasons, of which reason knows nothing...”
“Kalbin kendi aklı vardır, aklın hiçbir şekilde eremeyeceği...”

— Pascal, Pensées (1670)
“And once mankind has lost its storyteller, it will have lost its childhood.”
“İnsanlık bir kez hikâyecisini kaybettiğinde çocukluğunu da kaybetmiş olacak.”

(dir. Wim Wenders, 1987)
metin eloğlu şiiridir:

"günler günleri kovaladı, aylar ayları;
sabah karanlığında, öğle üstü, geceleyin
aşk yılları,
öğrenim yılları;
pembe yıllar başımın tacı,
zifiri yılları anama söylemeyin...
ham hayaller, olmaz işler peşinde,
gözüm kime ilişse ben onun yâri...

kabaetime pıçak sokuluyor aşktan ötürü;
caket pantol kumara gidiyor aşktan ötürü;
gençliğimi harcıyorum bir çırpıda;
bu da mı aşktan ötürü?
dangalak! dese biri...
hayatımın bu parçasmı neye benzetsem?
mesela, mesela, mesela...
osmanlı tarihinde deli ibrahim devri.

daha mühendisliğimin ilk yılları
ahırkapı’dan bir kız alıyorum.
kız beş vakit namazında,
söküğümü diker, yatağımı kabartır,
patlıcanı kızartıp ağzıma verir;
sonumuz mu?
sonumuz belli...

o bekâr o yalnız günlerinde
güzel istanbul’u gezdim dolaştım,
altımda tanrı vergisi bir taşıt.
öyle işler gördüm ki içim parçalandı;
namussuz namusluya,
insan hayvana eşit.

o duvar senin bu duvar benim,
bir güz gecesi eve dönüyorum.
köşe başında bizim aile efradı:
biri kızkardeşim, öteki ninem;
nermin fingirdeşiyor, ninem dileniyordu;
bu yaştan sonra yalan söylemem.

gözlerim yaşardı, kendimi dar attım postaneye:
biricik kardeşim ilyas, diye bir mektup yazdım;
bana 30 lira gönder acele,
senden başka güvenecek kimsem yok...
ne dersiniz, şu bildiğiniz ilyas
cevap bile vermedi hergele.

bundan sonrasını kalem yazamaz,
ne kadar azgın olursa olsun.
bir bakıyorsunuz iş peşindeyim,
ekmek, dostluk, hürriyet peşindeyim;
bir de bakıyorsunuz düşmüşüm mahkemelere...
sayın yargıç! diyorum son celsede;
ben ileriliği iş olsun diye sevdim;
siz tuttunuz ciddiye aldınız;
ama artık mapuslara düşmeyeceğim,
aklımla oturup, aklımla kalkacağım..."
“Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir bağ vardır. Mesela şu tümüyle sıradan durumu ele alalım: biri sokakta yürümektedir, derken bir şeyi hatırlamaya çalışır, ama o anıyı bir türlü aklına getiremez, bu esnada yürüyüşü kendiliğinden yavaşlar. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayın etkisini üstünden atmaya, onu unutmaya çalışan biri, sanki kendisiyle aynı hızda hareket eden bir şeyden bir an önce uzaklaşmak istermiş gibi, farkında olmadan yürüyüşünü hızlandırır.”

“There is a secret bond between slowness and memory, between speed and forgetting. Consider this utterly commonplace situation: a man is walking down the street. At a certain moment, he tries to recall something, but the recollection escapes him. Automatically, he slows down. Meanwhile, a person who wants to forget a disagreeable incident he has just lived through starts unconsciously to speed up his pace, as if he were trying to distance himself from a thing still too close to him in time. In existential mathematics, that experience takes the form of two basic equations: the degree of slowness is directly proportional to the intensity of memory; the degree of speed is directly proportional to the intensity of forgetting.”

from Slowness, trans. Linda Asher, Harper Perennial, 1995)
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim,
biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta doğruydu belki.
sıradan bir serüven,
rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan,
varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin

yaz başıydı gittiğinde,
ardından,
senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
kimsesiz bir yazdı.
yoktun.
kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında
bir mevsim
bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde.
sersemletici bir rüzgâr gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi,
dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde.
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi?
bunu o günler kim bilebilirdi?
“eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen”
notunu buldum kapımda.
altına saat:16.00 diye yazmıştın,
ve 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin.
koca bir yaz girdi aramıza.
yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik,
noksan bir şeyler başlamıştı.
sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay,
alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
olmamıştı, eksik kalmıştı.

kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
adımlarımız tutuk,
yüreğimiz çekingen,
körler gibi tutunuyor,
dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
zamanla
gözlerimiz açıldı,
dilimiz çözüldü
güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.
şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
biliyorum
ne sen dönebilirsin artık,
ne de ben kapıyı açabilirim sana.

şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra
batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?

şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
umut
ve korkunun
hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
bilmeyen
çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
yazıya oturup
sonu gelmeyen cümleler kurmak,
camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak…
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar,
eşyalar gözünüzün önünde durur
birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
cağrışımlarla ödeşemezsiniz

dışarda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara

boş bir çuval gibi,
çalmayan bir org gibi,
plastik bir çiçek,
unutulmuş bir oyuncak,
eski bir çerçeve gibi, hani,
unutsam eşyanın gürültüsünü,
nesnelerin dünyasinda
kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden
yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente,
bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye,
ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi

yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar

bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından,
ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili
bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten,
bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onalar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandirmak,
ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir
bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman,
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar,
sızılar diner, acılar dibe çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.

zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır, çoğalır anlamları,
önemi kavranır.
bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
yokluğu derin
ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim.
bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları,
sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan
uzun uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe… kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden.
karardı dizeler.
aşk… bitti. soldu siir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri… panayır yerleri…
ölü kelebekler… ölü kelebekler…
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

1986-87, İstanbul
Murathan Mungan
Hiçbir zaman mutlu olmayabilirim ama bu gece halimden memnunum. Boş bir ev, güneşin altında çilek fideleri dikerek geçirilen bir günün sıcak ve puslu yorgunluğu, bir bardak soğuk, şekerli süt ve kremaya yatırılmış bir tabak dolusu böğürtlen gibisi yok. İnsanların kitapsız, okulsuz nasıl yaşayabildiklerini şimdi anlıyorum. Uzun bir günün sonunda insan böyle yorulduğunda uyumalıdır; çünkü ertesi sabah şafak vaktiyle dikilecek daha çok çilek fidesi vardır; yaşamaya işte böyle devam eder, toprağa yakın. Böyle zamanlarda daha fazlasını istediğim için tam bir ahmak olduğumu düşünürüm…

Ilo1 bugün çilek tarlasında, “Rönesans ressamlarını sever misin? Raphael’i ya da Michelangelo’yu mesela?” diye sordu. “Bir ara Michelangelo’nun bazı tablolarını kopyalamıştım. Peki ya Picasso hakkında ne düşünüyorsun? O da bacak diye bir daire ve küçük bir tahta çizen şu ressamlardan.” Çilek sıralarının arasında yan yana çatışıyorduk, uzun bir süre tek kelime bile etmiyor, sonra ansızın o ağır Alman aksanıyla sohbete girişiyordu. Güneşte yanan yüzü gülümsemekten kırış kırış olmuş halde, doğruldu. Bodur, kaslı vücudu da bronzlaşmıştı, san saçlarınıysa başına sardığı beyaz bir mendilin altında toplamıştı, “Frank Sinatra’yı sever misin? Amma duygusal, amma romantik, tam da ay ışığı dolu geceler, Ja²?

Boş bir odanın zeminine ansızın vuran mavimsi bir ışık. Ve ben bu ışığın sokak lambasına değil, aya ait olduğunu biliyordum. Böylesi bir gecede bakir, temiz, sapasağlam ve genç olmaktan daha müthiş ne olabilir ki? (Tecavüze Uğramak)3

Bu gece berbattı. Her şeyin birleşimiydi. Goodbye, My Fancy!4 oyununun; kadın kahramanı gibi trençkotlu bir muhabir olmayı çocukça arzulamanın; bana hayranlık duyan, beni en az kendimi anladığım kadar anlayan bir adam tarafından sevilme isteğinin birleşimi. Ve bir de nazik davranmak için kendini zorlayan, tek istediğinin işi pişirmek olduğunu söylediğimde kalbi kırılan Jack. Para bolluğunun her yerde göze çarptığı şehir kulübündeki akşam yemeği de vardı. Ve sonra şu şarkı… tam dans etmelik. Louie Armstrong pişmanlıkla buğulanmış bir sesle, “l’ve flown around the world in a plane, settled revolutions in Spain, the North pole I Have charted… still I can’t get started with you”5 sözlerini söylemeye başlayana kadar o şarkı olduğunu anlamamıştım. Jack, “Daha önce duymuş muydun?” diye sordu. Bense gülümsedim, “Ah, tabii.” Bob’du6. Benim için her şeyi rayına oturtan çılgın bir şarkı ve uzun sohbetlerimizdi, beni dinlemesi ve anlamasıydı. Ve onu sevdiğimi biliyordum.

Bugün ağustosun ilk günü. Hava sıcak, buğulu ve nemli. Yağmur yağıyor. Bir şiir yazasım var. Ama ret mektuplarından birinde ne yazdığını anımsıyorum: Sağanak yağmurun ardından, Yağmur isimli şiirler yağar ülkenin dört bir yanından.

Benim için, şimdi sonsuzdur, sonsuzsa durmadan değişir, akar, erir. Hayatsa şu andır. Geçip gittiğinde artık ölmüştür. Ama her yeni anda sil baştan başlayamazsın. Ölmüş olana göre yargılamak zorundasın. Tıpkı bir bataklık gibi… daha en başından umutsuz. Bir öykü, bir resim biraz merak uyandırabilir ama yeterince değil, yeterince değil. Şu andan başka hiçbir şey gerçek değil ama ben yüzyılların ağırlığı altında boğulduğumu hissediyorum. Tıpkı şimdi benim yaptığım gibi, bir zamanlar, yüzyıl önce bir kız yaşıyordu. Şimdiyse ölü. Ben şimdiyim ama biliyorum, ben de göçüp gideceğim. Zirvedeki o an, ani bir parıltı gelir ve seni alıp götürür, sonrası süregelen bataklık. Ama ben ölmek istemiyorum.

Bazı şeyleri yazmak çok güç. Başına bir iş geldikten sonra, bunu yazmak için oturuyorsun veya olayı dramatize ediyorsun ya da rolün hakkını veremiyorsun, yanlış kısımlarını abartıp, Önemli olanları göz ardı ediyorsun. Her koşulda, asla istediğin şekilde yazamıyorsun. Bu öğlen başıma gelenleri bir şekilde kâğıda dökmek zorundayım. Anneme anlatamam; en azından, bunu henüz yapamam. Eve geldiğimde benim odamdaydı, giysileri toparlıyordu ve bir şeyler olduğunun farkına bile varmadı. Azarlayıp dır dır dır konuştu da konuştu. Yani onu susturup da bir şey anlatamadım. Nasıl görünürse görünsün, bunu yazmak zorundayım.

Çiftlikte bütün öğleden sonra yağmur yağdı. Desenli, ipek bir eşarbın altına soktuğum saçlarım ıslanmış, kazağımın üstünde kırmızı kayak ceketim olsa da üşümüştüm. Bütün öğlen fasulyelerle uğraşmış, üç kile fasulye ayıklamıştım. Saat beş olduğundan, artık insanlar çıkıp gidiyorlardı ve ben de eve bırakılmak için arabaların yanında bekliyordum. Kathy daha yeni gelmişti, bisikletine atlarken, “İşte Ilo geliyor,” diye seslendi.

Şöyle bir baktım, sahiden de oradaydı, kafasına bağladığı her zamanki beyaz mendili ve eskimiş haki gömleğiyle bize doğru geliyordu. Çilek tarlasında birlikte çalıştığımız o günden beri onunla muhabbetimiz iyiydi. Bana çiftliğin -tüm detayları ve gerçekliğiyle- dolmakalemle çizilmiş bir eskizini vermişti. Şimdiyse çocuklardan birinin karakalem resmini çizmeye çalışıyordu.

(…)

Temmuz 1950
Sylvia Plath – Günlükler

---

1- Ilo Pill, Estonyalı bir mülteci. Sylvia Plath ile 1950 – 1953 yılları arasında flört etmiş ve mektuplaşmıştır.

2- Almanca “değil mi?”

3- Bu kısım daha sonra Plath’in el yazısıyla farklı bir mürekkeple yazılmıştır. Kendisiyle dalga geçiyor.

4- Goodbye, My Fancy, ilk olarak Fay Kanin tarafından 1948 yılında sahneye konulan tiyatro oyunu.

5- Sözlerini Ira Gershwin’in yazdığı, Vernon Duke’ün bestelediği popüler bir şarkı olan “I Can’t Get Started”ın bir kısmı. Türkçesi de şöyle: “Bir uçakla dünyanın çevresini dolaştım, İspanya’da devrim yaptım, Kuzey Kutbu’nun haritasını çıkardım, yine sana yaranamadım.”

6- Robert George Riedeman. 1949 – 1950 yılları arasında Plath ile flört etmiştir.
yaşadığım sürede iki şeyden koşulsuz keyif aldım: kavuşamama ve anlaşılamama tuhaflığı.
dönemin ünlü psikiyatristlerinden dr hugh welch diamond, ruh sağlığının tedavisinde yüz fizyolojisinin çok önemli olduğuna inanıyordu.

bu amaçla, akıl hastanesinde tedavi görmekte olan hastaların tek tek portre fotoğraflarını kayıt altına aldı.

şimdiki adıyla knowle mental hospital'dan kalma o hastalardan birkaçının fotoğrafı:

tık

sonra bakınız: Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler: İnilti
"İnsan aşık olduğu zaman hep kendi kendini aldatmakla işe başlar, başkalarını aldatmakla sona erdirir. Dünyamızın romantizm dediği işte budur."

Oscar Wilde - Dorian Gray'in Portresi
“Tanrı evrenin sessizliğidir ve insan bu sessizliğe anlam veren yakarıştır.”

— José Saramago, The Notebook (2008)
“Yaptığı şeyden pişman olan iki defa zarar görür. Önce kınanması gereken bir arzuya, ardından da onun doğurduğu tiksintiye teslim olmuştur.” (s.25-6) #Spinoza

-Max Scheler, Pişmanlık ve Yeniden Doğuş
“As if you could kill time without injuring eternity.”
“Sanki sonsuzluğu yaralamadan zaman öldürebilirmişsin gibi.”

— Henry David Thoreau, Walden (1854)
"Bir ilişki soylu kalmak için tüm seyrini tamamlamalıdır. Sadece yetişkinlik çağını değil, karışık bir sırayla bile olsa, çocukluk ve ergenliğini de yaşamalıdır. Kendine özgü simyayı, kendi akıl ve akıldışılık, coşku ve ilgisizlik, heyecan ve mizah, yakınlık ve uzaklık, söz ve ten karışımını da bulmak zorundadır.

Sevgililer için bütün mesele, ilişkilerinin anısını birlikte çıkılmış bir yolculuk gibi korumayı becerebilmektir."

Amin Maalouf - Doğu'dan Uzakta
“ve ben, bu gece, yaşamın belirli bir saydamlığı karşısında hiçbir şeyin önemi kalmadığı için kişinin ölmek isteyebilmesini anlıyorum. bir insan acı çeker, mutsuzluk üstüne mutsuzluğa uğrar. katlanır bunlara, yazgısını benimser, iyice yerleşir içine. saygı görür. sonra, bir akşam, hiç: bir zamanlar çok sevdiği bir dostuna rastlar. dostu biraz dalgın konuşur onunla. evine dönünce, adam kendini öldürür. sonra gizli dertlerden, bilinmeyen acıdan söz edilir. hayır. ille de bir neden gerekirse, dostu kendisiyle dalgın konuştuğu için öldürmüştür adam kendini.

sonra, sisifos söyleni’nde, aynı görüş, sözcük değişiklikleri dışında, hiçbir değişikliğe uğramadan, yeniden çıkar karşımıza: “insanın kendini öldürmesinin birçok nedeni vardır, genellikle de en çok göze çarpanları en etkinleri olmamıştır. insanın bir düşünce sonucu kendini öldürdüğü enderdir (ama bu varsayımı da konu dışında bırakmamak gerekir). bunalımı başlatan şeyi denetlemek hemen her zaman olanaksızdır. gazeteler sık sık gizli acılardan' ya da ‘iyileşmez dertlerden’ söz ederler. geçerlidir bu açıklamalar. ama o gün umutsuz kişinin bir dostu kendisiyle ilgisiz bir tavırla konuşmuş mudur, konuşmamış mıdır, bunu bilmek gerekir.””

tersi ve yüzü
“Philosophy is, in the last instance, class struggle in the field of theory… In the battle that is philosophy all the techniques of war, including looting and camouflage, are permissible.”

“Felsefe, nihayetinde, teori alanındaki sınıf mücadelesidir… Felsefe denilen bu savaşta, savaş tekniklerinin hepsine, yağma ve kamuflaj da dahil olmak üzere, izin vardır.”

Philosophy and the Spontaneous Philosophy of the Scientists & Other Essays (1990)
video



Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak…
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

– Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.
– Sus… ”

Cyrano De Bergerac’tan, unutulmaz “İstemem eksik olsun” tiradı.
Edmond Rostand
Seslendiren: Rüştü Asyalı
Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Tüm yerküreyi sarmış bir kesmin barut kokusuyla nefeslenmek, nükleer bir çöpe dönmüş bu sarhoş topraklarda uyuklamaktan öte söyleyecek yeni bir sözümüz yok gibi… Cinsellikte, aile yapısında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer yüzeylerinde bizi kuşatan bir çürüme hali yaşıyoruz. Kulağımızda çınlayan bomba sesleri, dumanı tüten bir toprak ve makinelerin kuşattığı koca bir evren.

Bir seçimle yüz yüzeyiz. Kaskatı kesilmiş uzuvlarımızı, anlamsız çizgilerle yüklü yüzümüzü duygusuzca geleceğe taşımak. Ya da kendi benliğimizin derinindeki gerçeği uyandırmak.. Bizi insan yapan özü biçimlendirmek. Yeniden yaratmak kendini ve insanlaşabilmenin parametrelerinde dolanmak. Yoksa kırılgan gözlerimiz içine kaçacak, yoksa yüreğimiz ölü doğacak yeni güne. Cesaret umudumuz olmalı, umut cesaretimizden öte… Çünkü cesaret, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir. Çünkü insan varlığında oluş (being) ve oluşuşu (becoming) olanaklı kılmak için cesaret şarttır. Bir meşe palamudu değiliz ki hem ya da bir enik, kendimizi yazgının otomatik işleyişine bırakalım.. İnsan olmak külfetli şey, bir karar verme yetisiyle ve bu kararlara bağlanışla ilgili insan.. Değer ve onura günden güne verdiği kararla ulaşır insan.. Belki de çoğunca ‘Hayır’ diyebilmekle Albert Camus’nün dediği gibi… Kendi için öngörülene, dayatmacılığa ve halihazırda olana (status que) başkaldırmakla başlar.

Başkaldırı bir oluşma sanrısıdır. Ateşi çalan Prometheus’un edimidir. Yeni bir biçim, yeni bir dil ve yeni bir tavırla durmaktır yaşama karşı.

Yaratma ediminden söz ediyorum, cesaretle iç içe geçmiş bir varoluş serüveninden… Ve insan, psikoloji, felsefe ve sanat ekseninde ünlü Amerikalı varoluşçu psikoterapist Rollo May’in unutulmaz yapıtı Yaratma Cesareti ile aydınlatacağız bu serüveni…

May, insanlar herhangi bir etki biçiminde bütünleneceklerse, bir yasaklar yığını altında yitmiş olan kişiliklerinin “yitik” yanlarını ele geçirmelidirler (s. 123) diyor. Yaratıcılığı bir bilinçsizlik, bir kendinden geçmenin ötesinde, kendiyle tümleşmiş, bilinçli bir itkiyle dönüştürülen bir enerji olarak niteliyor. O terapi evresinde birçok hastasından elde ettiği deneyimle özellikle çocukların sanatına değinerek “Nesnel olmayan sanatla apaçık benzerliğine karşın, henüz otantik olgun sanat için gereken gerilimden yoksundur” (s. 123) diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor. Çünkü May yaratıyı salt kendiliğindenliğe değil tam da bunu belli ölçüde yönlendiren dehaya bağlıyor burada. Şöyle diyor: “Yaratıcılık kendiliğindenlik ve sınırlamalar arasındaki gerilimden doğar, sınırlamalar (nehrin kıyıları gibi) kendiliğindenliği sanat ya da şiir eseri için aslolan farklı biçimlere zorlar.” (s. 122)

Sınırlamalar kuşkusuz yaratıcı sürecin başlangıcını oluşturur. Çelişki sınırları öngörür ve sınırlarla mücadele gerçekte yaratıcı üretimlerin kaynağıdır. Sınırlar onlarsız akan bir nehrin yerküre üzerinde yayılıp gideceği ve nehrin onlarsız olmaz kıyıları gibi gereklidir. Yani, nehir ve kıyılar arasındaki gerilimle kurulmuştur. Sanat da aynı şekilde kendi doğumunun zorunlu etmeni olarak sınırları gerektirir.

İnsanlık tarihinin farklı evreleri göz önünde bulundurulursa sınır ve çelişkilerin her dönemde kışkırtıcı bir unsur olduğu görülebilir. Tabii burada özde bir oyun varlığı olan insanın çocuğunkine ya da ilkellerinkine benzer bir içtepiyle içinde bulunduğu psişik süreçleri biçimlendiren bir tavır sergilediğini hatırlamamız ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünlerin ne denli sanat eseri ile örtüştüğünü irdelememiz gerekiyor. Gerek bir ilkelde gerekse bir çocukta yaşamı ve doğayı algılama biçimi benzerdir. Yani bir ilkel doğayı ve çevresindeki yaratıkları yorumlayamadığı için büyü yoluyla onu etkilemeyi ve o korku durumundan bu edim sayesinde kurtulmaya çalışır. Burada amaç sanat üretmek ya da yeni bir varlık, yeni bir realite ortaya atmaktan çok uzaktır. Ama dolaylı olarak bir yorum kültürü gelişir. Burada insanın ilksel ihtiyaçlarının ötesinde aşkın bir gerçeklik gelişedurur. Sanatın ve büyünün bu anlamda aynı kökten beslendikleri bilinir bu yüzden de…

Olgunlaşan kişinin sanatı, er ya da geç sınırlamalardan çıkan ve olgun sanatın tüm biçimlerinde bulunan diyalektik gerilimin kendini ilişkiye sokmalıdır. “Michelangelo’nun kıvranan esirleri, Van Gogh’un vahşice bükülen selvileri, Cezanne’ın bize sonsuz bir baharın tazeliğini anımsatan nefis sarı-yeşil Güney Fransa peyzajları… Bu eserler kendiliğindenliğe sahipken, bir yandan da gerilimin içkinleştirilmesinden gelen olgun niteliğe de sahiptirler. Bu onları “ilginç”likten daha öte kılar, onları büyük kılar. Sanat eserinde varolan hâkim olunmuş ve aşılmış gerilim, sanatçıların sınırlamalar ile sınırlamalara karşı başarılı mücadelelerinin sonucudur. (s. 123)

Karşılaşmanın yoğunluğu

Ne isimlerle adlandırılırsa adlandırılsın has yaratıcılık, bir bilinç artışı ile ilgilidir. Bu bilinç artışı kişinin dışarıdan gelen etkilere olan duyarlılığı ve karşılaşma anındaki belirgin nörolojik değişikliklerle kendini ele verir: Kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar ve canlanan sahnenin belirginleşmesi için gözlerin kısılıp görüşün daralması ve çevredeki tüm diğer şeylerin silikleşmesi ile sonuçlanır adeta… Tüm bunlar, otonom sinir sisteminin (rahatlık, huzur ve beslenmeyle ilgili olan) parasempatik bölümünün işlevinin engellenmesiyle ortaya çıkar. Artık hâkim olan sempatik sinir sistemidir. Bu noktada Walter B. Cannon’un kaçma-savaşma mekanizması olarak anlattığı görüntü çıkıyor karşımıza. Organizmanın kaçmak veya savaşmak için harekete geçirilmesi… Bu, geniş anlamda kaygı ve korkuda bulunduğumuzun nörolojik karşılığıdır.

Sanatçının ya da yaratıcı bilim adamının karşılaştığı kaygı ya da korku değildir, coşkudur. Bir tür şişkinliğin, sancılı bir gebeliğin dışlaştırılması sonucunda oluşan bir rahatlamadır. Duyumlar sonucu gerginleşen bedenin doğurganlığı… Bu elbette bir süredir devam eden yüklemenin belli zihinsel süreçlerle biçimlenişidir. Duygulanımlar bizim neden olduğumuz şeyler (eylemler) değil, başımıza gelen durumlardır (tutku). Tutku yani passion Latince pati (acı çekmek) ve Yunanca pathos sözcüğünden gelir. İngilizce edilgen (passive) ve hasta (patient) aynı pati kökünden türemişlerdir. Oysa sanatçının içinde bulunduğu süreci tutku sözüyle betimlememiz mümkün değildir. May’e göre “Yaratım sırasında kişiyi edilgin duruma, sınırlanmaya düşüren duygulanımların tersine, ego sınırlarının tümüyle çözüldüğü bir duygulanım tipinden ‘aşkın’ bir durumdan söz etmek gerekir. Bu da vecd ve coşku duygulanımlarından başka bir şey değildir.” (s. 30) May, bu durumlardan, egonun dünyayla kendi sınırlarını aşarak sonsuzca ilişkiye girdiği anlar olarak bahsediyor.

Vecd, yaratıcı edim esnasında cereyan eden bilinç yoğunlaşması için kullanılan kesin terimdir. Ama vecd sadece bir Baküs “koyvermesi olarak düşünülmemelidir; vecd, bilinçaltı ve bilinçdışı bilinçle birlik halinde işlediği tüm benliği içerir. Böylece us dışı değil daha çok us üstüdür. Vecd, entelektüel, iradi ve duygulanımsal işlevlerin her birinden rol almalarını sağlar. Bu da daha çok kendini bırakmakla bağıntılıdır ve kişiliğin tüm yüzeylerinde birden bir farkındalık artışıdır.

Ama burada özellikle işaret etmemiz gereken bir nokta var “karşılaşmanın yoğunluğu”nun yaratıcılığın Dionysian yanıyla özdeşleştirilmemesi gerektiği. Bu Dionysian sözcüğünün yaratıcı çalışmalar üzerine yazılmış kitaplarda sıkça geçtiğini biliyoruz. Özellikle Nietzsche’nin “Trajedi’nin Doğuşu”nda yaratı anını sık sık bu kavramla ilintilendirdiğini biliyoruz. Sarhoşluk ve vecd hallerinin Yunan tanrısının isminden alınan bu terim, vitalitenin kabarışının, antik Dionysos şenliklerine niteliğini veren kendini bırakışı ima eder. Bir esrime durumu, bilincin yok olduğu bir süreçtir ifadelendirilen… Nietzsche yaratıcılığın ancak bilincin ölüm anında olabileceğini söylemiştir. Ama yine Nietzsche yükselen vitaliteye ilişkin Dionysos ilkesi ile diyalektik bir karşıtlık olarak biçim ve ussal düzene ilişkin Apollon ilkesini de karşılıklı devinen bir ilke olarak ortaya koymaktan geri durmaz.

Yoğunlaşmanın Dionysian çehresi May tarafından pek benimsenmez. Nitekim May, sarhoşluğun ya da içki ile yaratım sürecine giren sanatçının gerçeklerle yüzleşmek ya da karşılaşmanın ötesinde bir kaçış evresinde olduğunu savlıyor. “Alkol ya da yatıştırıcı ilaçlar alındığında vitalitenin kabarışı ve diğer etkiler üzerine yapılan psikolojik araştırmalar ilginçtir, ama bunu, karşılaşmayla birlikte ortaya çıkan yoğunluktan kesin bir şekilde ayırmak gerek. Karşılaşma kendi başına olan bir şey değildir, çünkü biz kendimiz öznel olarak değişmiş oluruz; karşılaşma daha çok nesnel dünyayla gerçek bir ilişkiyi temsil eder.” (s. 69)

May’in burada özellikle sarhoşluk ve ilaç alımının fiziksel bir noksanlık olarak etkisini nitelerken, sanat tarihi boyunca beliren önemli figürleri göz ardı ettiğine tanık oluyoruz. Afyon, absent, alkol ve bazı uyuşturucu maddelerle hayal dünyasının derinliklerinde dolanan Salvador Dali, Jackson Pollock, Arthur Rimbaud ve şu an sıralayamadığımız birçok önemli ismin yaratım sürecinde bir tür içsel yolculuğa çıkıp, bilinçdışı devreleri harekete geçirmek için böylesine yöntemleri tercih ettiğini biliyoruz. Öyleyse burada zihnin işlevi ve yüklenen bilgi unsurları devreye giriyor. Yani entelektüel olarak var olan bir değer evreninin kurcalanması için gerekli uyarımlar… Güncelliğe çekilmemiş ve bastırılmış yaşantıların zihnin kontrol mekanizmalarını yıkarak açığa çıkarılması…

20. yüzyılın hemen başlarında Freud ve diğer önemli psikiyatrların düşüncelerinden yola çıkarak sürrealizmi (Gerçeküstücülük) ortaya atan sanatçılar, normatif değerlerle sınırlanan ve toplumun biçimlendirdiği değerler evreniyle şartlanan bireyin yaratı konusunda sınırlı kalacağı ve sürekli dışlanan, bilinçdışına itilen kimi yaşantıların ortaya çıkarılmasıyla hastalıklı bireyin yeni bir gerçeklik ortaya koyacağını ileri sürmeleri anlamlı görünür. Karşılaşma olayı böylece nesnel evrenden, bunu içerimleyen ve farklı bir bileşkede depolayan usdışı bir evrene çekilmiştir. Yaratım tümüyle kendiyle karşılaşma ve bilinç dışı itkilerle yüzleşmekse pekâlâ bunu da düşünmek gerektiği ortadadır. Yoğunlaşma (consantration) kişinin belirli koşullardaki ifadesidir. Bunun özünde içsel bir zenginlik ve o ana yönelik bir istem ve hazırlık gerektirir. Yoksa içsel dünyası güdük bir bireyin yaratım sürecine girmesi o denli zordur. Sanatçı nevrozlu mudur?

Sanatçılar için ileri sürülen önemli iddialardan biri de onun nevrozlu bir hasta olduğu yönündedir. Özellikle Freud; Dostoyevski, Beethoven vb. sanatçıların yaşamları ve yarattıkları eserler üzerine kendince bir incelemeye gitmiş ve elde ettiği çıkarımlarla bu iddiaları ileri sürmüştü. May, yaratı sürecini psikolojik açıdan irdelerken bu konuya da parmak basıyor: “Yaratıcılığın kendi özel kültürümüzde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak –Van Gogh çıldırıya kapıldı, Gaugin içe kapanık (schizoid) görünüyor, Poe alkolikti ve Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. Yaratıcılık ve özgünlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçık. Ama, bu zorunlu olarak, yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmez. Yaratıcılığın nevrozla bütünleşmesi karşımıza bir ikilem çıkarır –yani, sanatçıların nevrozunu psikanalizle tedavi edersek artık yaratmayacaklar mı? Diğerleri gibi bu çatallanmanın kökü de indirgemeci kuramlarda. Daha ileri gidersek, yüceltme ile (sublimation) ima edildiği gibi, affekt ya da dürtünün aktarılıp (transfer) yer değiştirmesi yoluyla yaratıyorsak ya da yaratıcılığımız telafi ile kastedildiği gibi, sadece bir başka şeyi başarmaya çabalamanın yan ürünü ise, tam da yaratıcı edimimizin değeri bir sahte değer olmaz mı? Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın de nevroz olduğunu sokuşturmaya çalışan bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız (s. 62). May düşüncelerinde son derece haklı görünüyor. Ama burada özellikle büyük sanatçılarla özdeşleşen bu ruh halini, kimi sapkın tavırları ele almamız gerekirse, farklı noktalara değinmemiz gerekir.

Çoğu toplum dışı kalan ya da onla bütünleşmeyen yaratıcı birey zaten normalin ötesinde düşünen ya da algılayan bir özelliğe sahiptir. Bu uzlaşmazlık yaratıcıyı kendi iç âleminde bir tür hesaplaşmaya götürür ki bu da onu içinden çıkılmaz bir savaşıma sürükler. Paul Tillich’in çok güzel belirttiği gibi, sanatçılar Tanrı’ya, Tanrı’nın ötesindeki Tanrı adına başkaldırdılar. Tanrı’nın ötesindeki Tanrı’nın sürekli ortaya çıkması dinsel alandaki yaratıcı cesaretin göstergesidir. Çünkü sanatçılar varolana, yaratılmış olana razı olmayan, onun ötesinde yeni bir gerçekliğe koşan cesur maceraperestlerdir. Yaratıcı ruhlarını bu macera ve bitip tükenmeyen arayış tutkusundan alırlar. Sanatçılar genellikle iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Çünkü sanatçılar, insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır. James Joyce’un dediği gibi “Soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek”… Vicdan, her şeyden önce sanatçının semboller ve biçimlerden türetilen esinden yaratılıp çıkarılır. Her otantik sanatçı yapmakta olduğunun farkında olmasa bile, soyunun vicdanının yaratılmasına içten bağlanmıştır. Sanatçı, bilinçli bir niyetle ahlak yaratmaz, o sadece varlığında kendini gösteren görüyü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir. Ama sonra, sanatçının gördüğü ve –Giotto’nun Rönesans’ın biçimlerini yaratışı gibi– yarattığı sembollerden, toplumun etik yapısı yontulacaktır.

Picasso’nun haklı tabiriyle “Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.” Gelenekleşmiş ve sığlaşmış yapıları aşındırıp çağın mantığını taşıyan bireylerdir yaratıcılar. Sontag’ın sözleriyle “Her çağ kendi tinsellik tasarısını kendisi için yeniden bulmalıdır… Modern çağda tinsellik için en etkin metafor ‘sanat’tır.” Bu evrimsel bir süreçtir. Yaratıcılık kendinden önce gelen hiçten türer. Yaratıcılık açıklanamaz: Yaratıcılık özgürlüğün gizidir. Özgürlüğün gizi ölçülmez derinliktedir ve açıklanamaz… Hiçten yaratma olanağını reddedenler, kaçınılmaz biçimde, yaratıcılığı, belirlenmiş bir düzenin içinde oturtmak zorundadırlar, böylece de yaratıcılığın özgürlüğünü inkâr etmiş olurlar. Özgürlüğü tanıyan ve belirlenimciliği istemeyenler de özgürlüğü ussallaştırmaya çalışmışlardır. Oysa ki özgürlüğün ussallaştırılması, özgürlüğün sınırsız gücü inkâr edildiği için bizzat belirlenimciliktir. Kant’ın dediği gibi “Sanat ussal olarak ifadelendirilemeyen, metafizik bir alana kayar. Bu yüzden sonsuz bir özgürlüğe sahiptir.”

Yaratının doğası

Musevilik ve Hıristiyanlıkta, 10 Emir’in ikincisi şöyle tembihler: “Kendine oyma bir put yapmayacaksın, ya da yukarıdaki gökte, ya da aşağıdaki toprakta, ya da toprak altındaki suda bulunanlara benzer bir şey yapmayacaksın.” Bu emrin görünürdeki amacının Musevi halkının, putçuluğun yaygın olduğu o zamanlarda puta taparlığa karşı korumak olduğundan emin olsak da bu toplumların bağımsız endişesini dile getiren sanatçılarına ket vurduğu da bir gerçek. Çünkü şairler, ermişler ve sanatçıların toplumun kendini korumaya adadığı status que’yu tehdit eden kişiler olduğu da göz önünde bulundurulursa durum karmaşıklaşır. Çünkü bilindiği gibi sanat Rönesans’a dek dinsel bir baskının etkisi altında kalmış ve kutsal olana hizmet etmiştir büyük ölçüde. Kısmen Antik Yunan’da var olan bir gerçeklik, Rönesans’la canlanmış ve doğaya egemen olan aklın utkusu canlanmıştır. Doğayı deneyimleyen aklın kendi gerçekliğini dayatmasıyla belirir modern dönemin doğası… Kant’ın haklı söylemiyle nesneler bizimle basit biçimde konuşmazlar artık: Kendilerini, bizim onları bilme yollarımıza uydururlar da. O halde zihin dünyayı etkin biçimde tekrar biçimlendirme kaygısıdır. Yaratının doğasında da var olan giz işte tam da burada yatmaktadır. Rollo May’in dediği gibi “Yeni bir biçim için duyduğumuz tutku, dünyayı gereksinim ve arzularımıza elverir kılma özlemimizi ve daha önemlisi, kendimizi önem taşıyor olarak yaşama özlemimizi ifade eder.” (s. 134) Yaratma ediminin hiçbir insana yabancı olmadığını, kendi varlığımızı ve insanlığımızı keşfetmek için cesur bir savaşıma gereksinim duyduğumuzu hatırlatan cesur bir yapıt May’inYaratma Cesareti… Kaybettiğimiz benliğimizin karanlık dehlizlerinde bizi kendimize davet eden güçlü bir sese kulak vermekle başlamalıyız yeni güne… Esaretin prangalarından kurtulup, bizi kendimize hapseden içsel duvarları yıkmak için cesur bir çağrı May’inki… Koca bir hiçlikten sıyrılıp varoluşa adım atmak için ne bekliyoruz öyleyse…

Rollo May
Rıfat Şahiner, “Yaratıcı bir cesaret üzerine”
Cumhuriyet Kitap, 14 Ekim 1999
Amerikalı yazar, yapımcı, senarist, yönetmen.

"1979 yılında çekilen the great train robbery filminin yönetmeni. 1855 yılında gerçekleşen tarihin en büyük ve ilk soygununu beyaz perdeye harika bir şekilde aktarmıştır."