“Arzu, kendi hakikatinde, arzu olarak kalmakta ısrar eder, başka bir şeye dönüşmek [doyuma kavuşmak] değil.”

Darian Leader, Kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermez?, 1996.
Cehalet öğrenilir

Samuel Beckett 1938 kışında bir gece Paris sokaklarında dolaşırken hiç tanımadığı bir adamın saldırısına uğrar, göğsünden bıçaklanır. Ağır yaralanmıştır, ölümden kıl payıyla kurtulur. Hastanede yatarken de piyanist Suzanne Dumesnil’in ziyaretine maruz kalır. Yıllar sonra evlenecektir de onunla.

O yıllarda tuhaf merakları varmış herhalde. Hastaneden çıkınca hapishaneye gidip kendisini yaralayan adamla görüşmüş, bunu neden yaptığını sormuş. Cevap: Bayım, inanın bilmiyorum!”

“Beckett Geçiyor”, Defter dergisi, 2. sayı (1987)
19/1/952
Kardeşim Hüsamettin Bey,

Elimde de size gönderilebilecek dergiye münasip bir şiir maalesef yok. Onun için size Supervielle’den vaktiyle tercüme ettiğim fakat son günlerde düzelttiğim bir şiiri yolluyorum. Supervielle’in bu şiiri dikkatle okunursa çok sevilebilir. İnsan içinde böyle hakikaten itirazcı bir mahlûk var gibidir. Yalnız buna mistik mana vermemeli. Şair şiirin adını Alter ego koymuş ki manası “öteki ben” demek.


26/1/953
Kardeşim Hüsamettin,

Bununla beraber size başka bir kitap neşrini teklif edeceğim. Benim Cumhuriyet gazetesinde vaktiyle modern şiirimiz hakkında neşrettiğim bazı makaleler vardır. Bunlar birbirinin devamıdır ve bana göre memleketteki yeni şiir hareketini anlatır. Kanaatimce şiirimizde yeni şiiri takiben başka bir şiir hareketi daha başladı ki ben bunun adına “ileri şiir” diyorum. Gerek Yaprak’ta gerekse sizin gazetede çıkan ve kısmet olursa çıkacak olan yazılarım ise bu ileri şiire dairdir. Binaenaleyh “yeni-ileri” adında bir kitap düşünüyorum. Eğer aklınız yatıyorsa size müsveddeleri hemen göndereyim.


11/12/953
Kardeşim Hüsamettin Bozok,

Birkaç gün evvel Mahmut Makal ile Fakir Baykurt’u gördüm. Burada Gazitepe Enstitüsü’nde okuyorlarmış. İkisi de Yeditepe’ye yazı yazmaya hevesli. Ne dersin? Yazı göndersinler mi?


11/11/954
Sevgili Kardeşim Hüsamettin,

Yaşar Nabi ile adamakıllı kapışmak niyetindeyim. Bu herif kendini ileri fikirli bir insan sanıyor; daha doğrusu bir şey sanıyor. Güdümlü edebiyat diye bas bas bağırıyor, üstelik bunun ne biçim birşey olduğunu da bilmiyor. Güdümlünün Fransızca karşılığı “derigé” de “engagé” de olabilirmiş.

Oktay Rifat

____________________
Hazırlayan: Güven Turan - Yücel Demirel, Temmuz 1999, YKY

görsel

1) Soldan sağa: Yaşar Kemal, Şükrü Enis Rengü, Edip Cansever, Metin İlgin, Hüsamettin Bozok.
“biz sadece bolluğun göstergelerine sahibiz. devasa bir üretim aygıtının önünde yoksulluğun ve kıtlığın göstergelerinin peşinde koşuyoruz. ama yoksulluk, diyor sahlins, ne mal miktarının düşük olmasına ne de basit anlamda amaçlarla araçlar arasındaki bir ilişkiye dayanır:

yoksulluk her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişkidir.”

jean baudrillard
amerika’daki 1907 krizi, yeni bir merkez bankası kurmak isteyen rockefeller, morgan, warburg, rothschild gibi ailelerin tezgâhıydı. j. p. morgan’ın yaydığı söylenti ile kriz patlak verdi. 1910 yılında bankerler morgan’ın evinde toplantı ve kanun metninin imzaladı. w. wilson’a başkanlık seçimlerinde destek verildi ve kanunun geçmesi sağlandı. başkan wilson, sonralarında pişmanlığını şöyle ifade edecekti:

"büyük endüstriyel ulusumuz, kendi mali sistemi tarafından kontrol edilir. mali sistemimiz özelleşmiş bir topluluk halindedir. bu yüzden ulusun kalkınması ve diğer tüm hareketleri niyetleri iyi ve halkın yararına dahi olsa bir avuç adamın elindedir. bu adamlar kendilerinin ve bazı kişilerin paralarının dahil olduğu büyük yatırımlarla ilgilenmektedir. ve çıkarları için gerçek ekonomik bağımsızlığa zarar vermektedirler. uygar dünyanın tamamen kontrol edilen, sindirilen ve en kötü yönetilen devletlerinden biri haline geldik. fikir özgürlüğünün, yönetime inancın ve demokratik seçme özgürlüğünün olmadığı bir devlet... bir devlet ki, egemen ufak bir grubun keyfine ve zikrine kalmış."
“The boundaries which divide Life from Death are at best shadowy and vague. Who shall say where the one ends, and where the other begins?” - Poe

“Yaşamı ölümden ayıran sınırlar fazlasıyla bulanık ve muğlaktır. Birinin nerede bitip öbürünün nerede başlayacağını kim bilebilir ki?” - Poe

The Premature Burial
1844
— Bana emir verildi. Buradan gitmenizi söylememi istediler.

— Yani, kendi toprağımı mı terk edeceğim?

— Beni suçlama. Bu benim suçum değil.

— Peki, kimin suçu?

— Shawnee Tarım ve Hayvancılık.

— O da kim?

— Kimse değil. Ortakçısı olduğunuz şirket.

— Bir başkanları yok mu? Tüfeğin ne için olduğunu bilen biri yok mu orada?

— Var, ama bu onun da suçu değil. Ona da ne yapacağını banka söylüyor.

— Peki, banka nerede?

— Tulsa’da. Bankayı ne yapacaksınız ki? Orada da sadece bir müdür var. O da ona verilen emirleri yerine getirmeye çalışmaktan delirmek üzere.

— Peki, öyleyse kimi vuracağız biz?

— Bilmiyorum kardeş, bilseydim söylerdim.

(dir. John Ford, 1940)
“karanlıkta yanına oturup
ona şarkı söyledim

sözlerini anlamıyorum, dedi

sözleri yok, dedim”

Şarkı
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim,
biraz daha önem verdiğim.

başlangıçta doğruydu belki.
sıradan bir serüven,
rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan,
varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin

yaz başıydı gittiğinde,
ardından,
senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
kimsesiz bir yazdı.
yoktun.
kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında
bir mevsim
bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde.
sersemletici bir rüzgâr gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi,
dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde.
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi?
bunu o günler kim bilebilirdi?
“eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen”
notunu buldum kapımda.
altına saat:16.00 diye yazmıştın,
ve 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin.
koca bir yaz girdi aramıza.
yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik,
noksan bir şeyler başlamıştı.
sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay,
alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
olmamıştı, eksik kalmıştı.

kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
adımlarımız tutuk,
yüreğimiz çekingen,
körler gibi tutunuyor,
dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
zamanla
gözlerimiz açıldı,
dilimiz çözüldü
güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.
şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
biliyorum
ne sen dönebilirsin artık,
ne de ben kapıyı açabilirim sana.

şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra
batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?

şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
umut
ve korkunun
hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
bilmeyen
çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
yazıya oturup
sonu gelmeyen cümleler kurmak,
camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak…
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar,
eşyalar gözünüzün önünde durur
birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
cağrışımlarla ödeşemezsiniz

dışarda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara

boş bir çuval gibi,
çalmayan bir org gibi,
plastik bir çiçek,
unutulmuş bir oyuncak,
eski bir çerçeve gibi, hani,
unutsam eşyanın gürültüsünü,
nesnelerin dünyasinda
kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden
yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente,
bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye,
ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi

yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar

bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından,
ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili
bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten,
bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onalar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandirmak,
ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir
bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman,
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar,
sızılar diner, acılar dibe çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.

zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır, çoğalır anlamları,
önemi kavranır.
bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
yokluğu derin
ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
bunlar da bir işe yaramadıysa
demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim.
bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları,
sarhoşların ve sucluların unuttuklarını hatırlamaktan
uzun uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
duyarlığın gece mekteplerinden geldim
bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
ilerledikçe… kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden.
karardı dizeler.
aşk… bitti. soldu siir.
büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
aşk yalnız bir operadır, biliyordum: operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği tarapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. terli ve kirliydim.
sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri… panayır yerleri…
ölü kelebekler… ölü kelebekler…
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

aşkın bir yolu vardır
her yaşta başka türlü geçilen
aşkın bir yolu vardır
her yaşta biraz gecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
sen de değilsin. o da değil
kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. bitmemiş bir şiirin ortasında
darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

dönüp ardıma bakıyorum
yoksun sen
ey sanat! her şeyi hayata dönüştüren

1986-87, İstanbul
Murathan Mungan
“Birine soru sormak veya ‘hayır’ demek için konuştuğunuzda bile öncelikle ona bir ‘evet’ dersiniz. Bir soru sormak için önce Öteki’ne onunla konuşuğunuzu söylemeniz gerekir, Öteki’ne karşı çıkmak veya meydan okumak için bile olsa ona ‘en azından seninle konuşuyorum,’ ‘birbirimize Öteki olduğumuz bu birlikteliğe [our being in common together] evet diyorum’ demeniz gerekir. Benim sevgiden anladığım şey bu: birbirini olumlamanın [tanımanın] yeniden olumlanması.”
"Gerçeğin manipülasyonu için en temel araç, kelimelerin manipülasyonudur. Kelimelerin anlamlarını kontrol edebilirseniz, kendilerini ifade ederken onları kullanmak zorunda olan insanları da kontrol edebilirsiniz."

“Kurulduktan İki Gün Sonra Yıkılmayacak Bir Evren Nasıl İnşa Edilir” (1978)
“Öğrenirsin ki sahip olmanın geçmiş zaman kipi açlıktır.
Neredeyse her isteme
o şeyin bitmesini istemektir.”

“Dağın Pazarlanması”
"Sonunda öcünü alırken bu kötülüklerin
hatırlayıp nasıl da utanacak çocuklarımız
bir zamanlar cesaret sayıldığını
doğruluk denen şeyin."

Konuşma
“Bir sürü bilinçdışı öğenin saldırısına uğrayan, bir o kadar da başka öğenin yok sayıldığı ahlak bilinci, varolan, her zaman da varolagelmiş bir niteliktir; Dördüncü Zaman filozoflarının, ruh denen şeyin henüz basit, belirsiz bir taslak olduğu sıralarda icat ettiği bir şey değildir. Birlikte yaşamanın getirdiği etkinlikleri ve genetik değişmeleri bir yana bırakacak olursak, bilincimizi giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna bulaştırdık, bu da yetmiyormuş gibi, gözlerimizi içimize dönük birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla yadsımaya çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç sakınmadan gözler önüne serer hale geldi. Bu genel olguya bir de işlenen suçun basit zihinlerde yol açtığı pişmanlığa çoğu zaman en eski atalarımızdan miras kalan her türlü korkunun da karışmasının getirdiği özel durum eklendi, bunun sonucu olarak da, suçlunun işlediği suç, henüz sopayı yemeden ya da taşa tutulmadan önce, cezası iki kez hak edilmiş bir suç haline geldi.”

José Saramago, Körlük
"Adonis, 1986 yılında Paris’te tanıştığımız zaman Arap dünyasının ve Arap dilinin yaşayan en büyük şairiydi. Şimdi, 2012 yılında, dünyanın yaşayan en büyük şairidir! Benim de içinde yer aldığım bu tarih parseli içinde ve döneminde hiçbir şair onun kadar üç boyutlu yazınsal devrim yapamadı.

Almanlardan Goethe Ödülü’nü aldığı, İsveçlilerin Nobel Ödülü’nü alamadığı 2011 yılında dünyanın yaşayan en büyük şairi. Tedbirli davranıp “Dünyanın yaşayan en büyük şairlerinden biri” diyebilirdim. Bilerek demedim!

Benim büyük şairim, şiir yazmakla yetinmez, onunla doymaz, edebiyat ve şiirin tarihi, sosyolojisi, felsefesiyle de ilgilenir. Adonis araştırma ve denemeleriyle bir işi tam anlamıyla yapıyor. Benim büyük şairim bunlarla da yetinmez, ülkesinin ve dünyanın siyaset ve kültür sorunlarıyla da ilgilenir, Beyrut’ta 60’lı yıllarda yayımladığı Mavvakif dergisinin adının ifade ettiği tarzda “tavır” alır. Adonis şiirleriyle, denemeleriyle, gazete yazılarıyla, konuşmaları ve demeçleriyle bunu da yapıyor.

New York’a Mezar ile Arap dilinin şiiri, geleneğin zincirlerinden kurtulmuş ve çağdaş şiirin doruklarına çıkmıştı. Adonis, insan bedenini ruhun mezarı olarak tanımlayan Platoncu felsefenin tersine insan bedenini gerçek yerine yerleştirdi. İsyancı ve devrimci bir beden, bir kafa ve bir ruh!"

Özdemir İnce
"bu akşam birimizin aklına esse de, başına bir miğfer oturtup, sırtına bir zırh geçirip, elinde mızrakla kentte dolaşmaya çıksa, büyük bir olasılıkla geceyi geçireceği yer tımarhane ya da karakol olur. neden? geleneğimiz, göreneğimiz öyle değildir de ondan. buna karşılık, aynı şeyi bir karnaval günü yaparsa en güzel kıyafet ödülünü kazanması işten bile değildir. neden? çünkü o bayramlarda kılık değiştirmek gelenektir, görenektir.

"öyle ki giyinmek gibi pek insani bir eylemi bile kendi içimizden geldiği gibi yapamayız, salt görenek öyle diye şu biçimde değil de bu biçimde giyiniriz. demek ki alışılmışı, gelenek olanı öyle yapılır diye yapıyoruz."

iyi de, o yapılanı yapan kim? aa, herkes işte. tamam da, herkes kim? aa, tüm diğerleri, hiçbir belli kimse değil. böylece yaşamlarımızın muazzam bir diliminin zevk için, içimizden geldiğinden ya da kendi kararımızla değil de, herkes yapıyor diye yaptığımız şeylerden oluştuğu sonucuna ulaşıyoruz; tıpkı daha önce devletin yaptığı gibi, şimdi herkes bizi bizden değil kendisinden kaynaklanan insani edimlere zorlamakta.

"dahası var: yaşamımızda şeylerin ne oldukları üstüne edinmiş bulunduğumuz düşünceler doğrultusunda davranırız. ama yaşamımıza eşlik eden ve temel olan fikirlerin ve kanıların bir bilançosunu çıkaracak olursak, şaşkınlıkla fark ederiz ki birçoğunu -belki de çoğunluğunu- hiçbir zaman kendi kafamızla, gerçekliklerinin tam ve sorumlu berraklığıyla düşünmemişizdir, başkalarından işittiğimiz için düşünmüşüzdür, öyle söylendiğini duyduğumuz için de söylüyoruzdur. işte burada tuhaf bir kişisizliğin belirlisi olan o -ir eki var, sanki bizim içimize yerleşmiş, bizim bileşenimiz olan, bizim yalnızca dile getirdiğimiz fikirleri düşünen birini anlatıyor."

pekâlâ. öyleyse, söylenir dediğim şeyi söyleyen kimdir? hiç kuşkusuz, içimizden her birimiz, ama o “söylediğimiz şeyi” söyleyişimiz tıpkı polis memurunun yolumuzu kesmesi gibidir; kendi hesabımıza değil, o ele avuca gelmez, belirsiz ve sorumsuz özne hesabına söylüyoruzdur, herkesin, toplumun, topluluğun hesabına.

"kendi bireysel zihin berraklığımdan değil de, söylenen şeyleri ve yürütülen fikirleri yineleyerek yaşadığım oranda, yaşamım benim yaşamım olmaktan çıkar, olduğum son derece bireysel kişi olmaktan çıkarım, toplum hesabına hareket ederim; bir toplumsal robot olurum, artık toplumsallaşmışımdır.""
mutluluğunun elinden alındığı yerde, kişi kendisine şunu yazabilir: beni tasarlayan, yaşamımın merkezinde gezinip duran şeyin kendisini tamamlayabilmesi için ihtiyaç duyduğu anlamı, bana ait olan anlamı alıkoymasına kırgın değilim. sadece yaşayamıyorum.

onsuz şimdi
bir kafes içerisinde
seyrettiğim
yaşamın (yaşamlarının) anlamı,
varlığımı
eriten, içini boşaltmaya
çalışan bir düşünceden,
biçimden besleniyor.

kişi, kendisine şunu yazabilir:
yaşayabileceği bir noktadan,
yaşayamadığı diğer noktaya taşınan anlam.
İlk Hatıra

Uzun zaman önce, yaralıydım. Yaşadım
intikamımı almak için
babamdan,
olduğu kişi olduğundan
değil,
olduğum kişi olduğumdan: ta en başından
çocukluğumda sanıyordum ki
acı duymam sevilmedim demekti.
Oysa sevdim demekmiş acı.
"dünyanın bugünkü haline bakınca, bunca sefalet, çatışma, yıkıcı zulüm, saldırganlık vb… insanoğlu hâlâ eskiden beri bildiğimiz gibi, hâlâ barbar, hâlâ şiddet tutkunu, saldırgan, açgözlü, rekabetçi… ve inşa ettiği toplum da
bu değerler üzerine kurulu.

bu denli hastalıklı bir topluma iyi entegre olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz."

"considering what the world is now, with all the misery, conflict, destructive brutality, aggression and so on, man is still as he was: he is still brutal, violent, aggressive, acquisitive, competitive, and he has built a society along these lines.

ıt is no measure of health to be well adjusted to a profoundly sick society"
“Nasıl oldu, ben de anlamadım. Çocukluğumda herkesten korkardım. Büyüyünce herkesten nefret etmeye başladım. Kimine alçaklığından, kimine bilmem neden ötürü. Ama, şimdi öyle değil. Onlara acıyorum, sanırım. Nasıl oldu, bilmem; insanlarla ilgili bir gerçeğin varlığını, ve yaşamlarındaki olumsuzluklardan sorumlu olmadıklarını öğrenince, yumuşadım.”

Maksim Gorki
"Başımız dimdik yürüyoruz çünkü boğazımıza kadar boka batmışız."

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü (1970)
yaşamımdan eksilen şu ‘akıntısına kapıldığım’ uzaklığın, yani uzaklaşmanın yokettiği canlılığın, yani içi boşaltılmış (ama) sahici bir yakınlığın, yani belirsizliğin tuhaf tasarımıyla bekleme ve izleme arasında gidip geliyorum.

bu şu anlama gelecek: ben ile ben arasında, varlığımı bütünleyen ince bir tabaka var; kiminde “çoğunlukla” genişleyen. toplum içinde nefes almamı (başka anlamlarda), bazen öyle kalmamı sağlayan uzağın arkasında, (yani kişinin öteki (karanlık) yanı) kendime gelip-giden, kendime dayanan, kısacık bir an için kendimi izleyen-bekleyen bir şey: kabullenme.
"en küçük nesnelerin -borazanların, akordeonların ve mendillerin mesela- hayattaki en kopuk şeyleri birbirine bağladığını söyleyebilir miyiz? nesnelerin kendi döngüleri içinde olduklarını ve sapmalarının bir tekrar şablonu izlediğini - bir kısır döngü içinde bulunduklarını, almanca ifadesiyle bir şeytan döngüsü içinde olduklarını söyleyebilir miyiz? buna inanabiliriz belki ama bunu söyleyemeyiz. söyleyemediklerimizi yazabiliriz yine de. zira yazı sessiz bir eylemdir, kafadan ele uzanan bir uğraş. ağız atlanır. diktatörlük zamanında epey konuştum ben, borumu öttürmeme kararı almıştım. konuşmalarımın sonuçları çoğu zaman feci oldu. ama yazı sessizlik içinde başladı, orada, merdivenlerin üzerinde, söyleyebileceklerimden fazlasıyla yüzleşmem gerektiğinde. olanlar sözle ifade edilemezdi artık. dışarıda olan biten ifade edilebilirdi belki ama olayların bütünü değil. bunları ancak kafamda bir araya getirebilirdim, sessizce, yazma eyleminin içerisinde, kelimelerin kısır döngüsü sayesinde. ölümcül korkuya yaşam açlığı ile cevap verdim ben. kelimelere karşı açlıkla.

kelimelerin anaforundan başka hiçbirşey kavrayamazdı durumumu. ağızdan çıkamayacak şeyleri harf harf bitiştirdim. olayları kovaladım, kelimelere ve onların şeytan döngüsüne kapıldım, daha evvel bilmediğim bir şey ortaya çıkana kadar.

kelimelerin pandomimi, gerçekle paralel biçimde harekete geçti, gerçek boyutlara aldırmaksızın, en önemli olan şeyleri daraltıp en önemsiz şeyleri büyüterek."

(herta müller, nobel edebiyat ödülü kabul konuşmasından kesit)
Kroyçer Sonat, adını Beethoven'ın Kreutzersonate isimli kemanlı bestesinden alan, Tolstoy'un 1889 yılında yayımlanan uzun hikâyesidir..

"İşte böylece yakalandım. Âşıktım. Nişanlılığımız sırasında, sevdiğim kızı yalnız mükemmelliğin en yüksek noktasında görmekle kalmıyor, kendimi de eşi bulunmaz bir inci sayıyordum.

Bilirsiniz, en aşağılık bir insan bile, isterse, kendinden daha aşağı, daha kötü kimseler bulabilir; böylece de kendini beyenmekten, gurur duymaktan hiçbir şey onu alakoymaz. İşte benim durumum da böyleydi. Bir maddi çıkar evlenmesi yapmıyor, para için evlenmiyordum. Oysa, tanıdıklarımın çoğu para, ya da, maddiyatla ilgili çıkarlar için evleniyorlardı. Ben zengindim, o parasızdı.

Gurur duyduğum bir şey daha vardı: Başkaları evlendikten sonra da yaşayageldikleri çok kadınlı hayatı sürdürmeye kararlıydılar; ben ise evliliğimden sonra ancak karımla ilgileneceğime kesin karar vermiştim. Bu yönden duyduğum gurur da sonsuzdu.

Evet, kötü, berbat bir insandım belki ama, kendimi artık melek gibi görüyordum.

Nişanlılığımız uzun sürmedi. Şimdi, bu dönemi utanç duymaksızın anamıyorum.

Ne kötü davranmıştım, Tanrı'm! Aşk, şehevî değil ruhi bir duygu olmalı. Aşk ruhî bir duyguysa, ruhî bir birleşmeyse, bu birleşme anlatımını sözlerde, konuşmalarda bulmalı. Benim durumumda böyle bir şey yoktu. Yalnız kaldığımız zaman konuşmak, sohbet etmek son derece zor bir iş oluyordu. Sanki Sisüfos'un azabını çekiyordum.

Yaşayışımızın bayağılıkları üstüne çıkacak bir konu bulmakta güçlük çekiyordum. Söylenecek bir şey bulup da söyleyiverdik mi, konu tükeniyor, yeniden başka bir konu aramanın sessizliği içine düşüyorduk. Konuşacak bir şey yoktu ki. Bizi bekleyen geleceğimiz, tasarılarımız, isteklerimiz üzerine her şeyi söylemiştim. Başka ne vardı ki? İnsan değil de hayvan olsaydık, konuşmanın gereksiz olduğunu bilirdik. Gelgelelim, bizim konuşmamız gerekti; konuşma için gerekli konularla uğraşmadığımız için de, söyleyecek bir şey bulamıyorduk.

Üstelik, eski geleneklere göre evlendiğimiz için bütün o felâket düğün hazırlıkları, şeker hediye etmeler, ev, yatak odası, yatak takımları, elbiseler, çamaşırlar konusunda bütün o hazırlıklar, tartışmalar da vardı. Bütün bunları kaldırıp atmak, ya da uygulamaktan vaz geçmek elimizden gelmezdi, çünkü kutsal bir tören, dinî bir hava niteliği vardı bütün bu hazırlıklarda.

Ne var ki -aramızda kalsın- evlenenlerin onda-dokuzu bu kutsal törenlere inanmadıklan gibi, davranışlarının birtakım görevleri yerine getirme yönünden gerekli olduğuna bile inanmazlar. Evlenen yüz erkekten belki de daha önce kadını tanımamış bir tane bile bulunamayacağı bir yana, elli erkekten ancak bir tanesi ilk fırsatta karısını aldatmayacağını düşünebilirdi. Çoğunluk, kiliseye gidip, evlenme törenine katılmayı ancak, bir kadına sahip olmanın bir yönü olarak kabul ediyordu.

Düşünün, bütün bu ayrıntılar ne denli korkunç bir anlam kazanıyor, iş böyle olunca! Bütün bunlar tüm sorunun ancak bir alışveriş meselesi olduğunu ortaya koyuyor. Masum bir genç kız çapkının birine satılmakta, bu satış da birtakım törenlerle, koşullarla resmî hâle getirilmekte!"

Bu pasaj, Altın Kalem Yayınları Kreutzer Sonatı kitabından alıntıdır.
Çevirmen: Rasim tınaz, Altın Kalem Yayınları, s.73-75
“Bir kitap ne kadar hüzünlü olursa olsun bir hayat kadar hüzünlü olamaz.”

Büyük Defter