"Beklemek, sadece beklemek. Tuhaf bekleyiş, her anı birbirine eşit, tıpkı mekânda her noktanın birbirine eşit olması gibi, mekâna benziyor, aynı süreğen baskıyı uygularken, baskı uygulamıyor. Bizde olan ve şimdi dışarıya geçen yalnız bekleyiş, bizsiz bizi bekleyiş, bizim kendi bekleyişimiz dışında bizi beklemeye zorlayan, artık hiçbir şeyi beklememize izin vermeyen bir bekleyiş. Öncelikle yakınlık, öncelikle yakınlığın bilinmeyişi, öncelikle birbirlerinden habersiz, birbirlerine dokunan ve ilişkisiz meçhul anların yan yanalığı."

Bekleyiş Unutuş
Motto: … ve kişinin bütün bildiği, gürültü-patırtı içinde kulağına çalınanlar değil, üç sözcükle söylenebilir. (Kürnberger)
(…)

1 Dünya olduğu gibi olan herşeydir.
(…)

3.317 (…) Tümcelerin betimlenmesinin nasıl olup-bittiği, öze ilişkin değildir.
(…)

3.32 İm, simgede duyusal algılanabilir olandır.
(…)

3.322 İki nesneyi, aynı imle ama iki farklı i m l e m e t a r z ı y l a imlememiz, hiçbir zaman bu nesnelerin ortak göstergesi olamaz. Çünkü im, isteme bağlıdır. Yani, iki farklı im seçilebilirdi; o zaman imleme tarzında ortak olan nerede kalırdı ki.

3.323 Gündelik dilde, sık sık, aynı sözcüğün farklı tarzda imlediği –yani, farklı simgelere bağlandığı- görülür, ya da, farklı tarzda imleyen iki sözcüğün, tümcede dışsal olarak aynı tarzda kullanıldığı.

Böylelikle, “dır” sözcüğü, tümleç olarak, eşitlik imi olarak ve varoluşun dilegetirişi olarak kullanılır; “varolmak”, “yürümek” gibi geçişsiz fiil olarak; “özdeş” de sıfat olarak kullanılır; “birşey” üzerine konuşuruz, ama, “birşeyin olup-bitmesi”nden de söz ederiz.

“Esmer esmerdir” tümcesinde –ilk sözcük bir özel isim, ikincisi bir sıfattır- bu sözcükler yalnızca farklı imlemlere sahip değildir,
bunlar f a r k l ı s i m g e l e r d i r.)

Ludwig Wittgenstein
Tractacus Logico-Philosophicus, Çev: Oruç Aruoba, YKY, 4.Baskı
strasbourg european fantastic film festivalinde jüri özel ödülü, bucheon international fantastic film festivalinde en iyi canlandırma ve izleyici ödüllerine sahip anca damian'ın yönetmenliğini yaptığı 2019 çıkışlı animasyon filmi. bir köpeğin hayatını ele alan film, köpeğin gözünden insanları ve kendi hayatını yorumluyor. o kadar tatlı ve güzel bir film olmasının yanında insanı birazcık üzebiliyor.”

--- spoiler ---

"insanların dilini bilmek zorunda değiliz fakat onlardan korunmak için insanları anlamak zorundayız."

"köpekler insanlardan biraz farklı. bizler değişmeyen ve aynı kalan şeyler olsun isteriz. insanlar ise sürekli değişimden yanadır. kimileri buna "hayal kurmak" diyor ben ise "mutluluğu sürdürememe" diyorum."

"herhangi bir koku duyusuna sahip olmak binlerce söze bedeldir."

"aslında insanları mutlu etmek o kadar da zor bir şey gibi görünmüyor. küçük şeylerle de mutlu olabiliyor gibi görünüyorlar."
25 Ekim 1977: Roland Barthes 62 yıl süreyle birlikte yaşadığı, kendisi için iyi yürekliliği, soyluluğu, masumiyeti, yumuşaklığı simgeleyen annesini ("anneciğini") yitirir. Büyük bir çöküntüdür bu onun için.

Yas Günlüğü: Yaşamında bir yol ayrımına gelmiştir artık. Annesinin ölümünün hemen ertesinde, 26 Ekim 1977'den 15 Eylül 1979'a kadar sürecek bir günlük tutmaya başlar.

Bu dönemde Roland Barthes, Collège de France'taki derslerini (Romanın Hazırlanışı, vb.) oluşturmakta, Proust hakkında konuşacağı konferansın metnini kaleme almakta, gazete ve dergilerde yazılar yayımlamakta, fotoğraf üstüne kitabını (Aydınlık Oda) yazmakta, bir roman tasarısının (Vita Nova) planını yapmaktadır. Her biri açıkça annesinin ölümünün etkilerini taşıyan bu önemli yapıtların ana kaynağında da "Yas Günlüğü"nün fişleri yer alır.

" -Kadın bedenini tanımadınız siz
-Annemin bedenini tanıdım ben, o hastayken, sonra da ölüm döşeğinde."

"[Statülerin birbirine karışması]: Aylarca annesi oldum ben onun. Sanki kızımı kaybetmişim gibi (bundan daha büyük acı olur mu? hiç düşünmemiştim doğrusu)."
Sylvia Plath, intiharından 6 ay önce, 30 Ekim 1962’de kendi şiirlerini okuyarak deyim yerindeyse kendi şiirlerini kendi sesiyle ölümsüz kıldı.

Sylvia Plath’in daha önce çevirdiğim şiirlerine oluşturduğum şu oynatma listesinden ulaşabilirsiniz. Burada bahsi geçen “Babacığım” şiirinin ise Plath’in en çok bilinen şiiri olduğunu söylemem gerekiyor. Plath babasını, onun kendisini nasıl bir dünyaya hapsettiğini, onu neye benzettiğini, onun yüzünden nasıl bir adamla evlendiğini ve onu öldürememiş olmakla beraber onu zihninde nasıl öldürüp ondan kurtulduğunu aktarıyor bu şiirde.

(bkz:Ümid Gurbanov)

video



Babacığım
Yapma, yapma artık
Otuz yıldır zavallı ve solgun
Bir ayak gibi içinde yaşadığım
Kara kundura, zar zor cesaret ediyordum
Nefes almaya ya da hapşurmaya.

Babacığım, öldürmeliydim seni;
Oysa öldün sen, ben daha zaman bulamadan seni—
Mermer gibi ağırdın,
torbaya koyulmuş tanrıydın;
Kocaman bir foku andıran gri ayak parmağınla
Ölü gibi solmuş bir heykeldin.
Mavinin üstüne yeşil bezelyelerin
Köpürdüğü o garip Atlantik’teydi kafan,
Nauset’in o güzelim sularındaydı.

Dualar ederdim iyileş diye;
“Ah, sen!”
Edildi dümdüz Alman dilinin
Konuşulduğu bir Polonya kenti
Savaşın, savaşın,
savaşın silindirleriyle.

Pek bir yaygındır bu kentin adı,
Hatta der ki Polonyalı dostum
Bu adla on ya da yirmi kent vardır.
Bundandır ki bilemem nereye
Ayak bastın, nerededir köklerin.
Konuşamadım hiç seninle,
Sıkıştı kaldı dilim çeneme.
Dikenli tellere takıldı.
“Ben, ben, ben, ben.”
Zorlukla konuşabildim,

Her Alman’ı sen sandım.
Ve ne yakışıksız bir dil bu.
Lokomotif, lokomotif
Alıp götürüyor beni bir Yahudi gibi,
Dachau’ya, Auschwitz’e, Belsen’e.
Başladım konuşmaya bir Yahudi gibi,
Sanırım benden pekala bir Yahudi olur.

Tyrol’un karı da Viyana’nın temiz birası da
Ne saftır ne de hakiki.
Çingene ninelerimle, garip talihimle
Ve fal kağıtlarımla, fal kağıtlarımla
Benden bir miktar Yahudi olur.

Senden daima korktum.
“Luftwaffe”ından korktum, anlamsız sözlerinden.
O muntazam bıyığın yok mu,
Işıltılı mavi Aryan gözlerin.
Panzer adam, panzer adam, ah sen!
Tanrı değilsin, gamalı haçsın
Öyle karasın ki sızamaz gökyüzü içinden.

Her kadın bir faşiste tapar,
Suratına bot yemeyi, vahşiyi
Senin gibi bir vahşinin vahşi kalbini sever.

Bendeki resminde babacığım
Duruyorsun kara tahtanın önünde.
Ayağında olması gereken yarık çenende duruyor
Sayılmazsın yine de daha az şeytan,
Güzelim kırmızı yüreğimi ısırıp ikiye ayıran
Kara ruhlu bir adamdan fazlası değilsin.

Seni gömdüklerinde on yaşımdaydım.
Yirmimde ölmeye çalıştım,
Sana geri, geri, geri dönmek için.
Hiç yoksa kemiklerim sana ulaşırdı.
Oysa çekip çıkardılar çuvaldan beni
Zamkla birleştirdiler beni.
Sonradan anladım yapılması gerekeni.
Senin bir örneğini yarattım;
“Meinkampf” bakışlı karalar giymiş bir adam.
İşkence aletlerinden mülhem bir aşka,
Evet dedim, evet, evet.
İşte böyle sona erdi babacığım,
seninle ilişkim.

Koptu kara telefonun kablosu,
Geçemez artık sesler kıvrılarak.
Bir adamı değil, ikisini öldürdüm–
Sen olduğunu söyleyen vampiri öldürdüm;
Emmişti kanımı bir yıl,
Doğrusunu istiyorsan yedi yıl.
Babacığım, yatabilirsin artık sırt üstü.
Yağlı kara kalbinde bir kazık saplı,
Ve köylüler hiç sevmedi seni.
Dans ediyorlar, tepiniyorlar üstünde
Hep biliyorlardı onun sen olduğunu.
Babacığım, babacığım,
seni pislik, işim bitti seninle.
"Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz."
Metin Altıok (d. 14 Mart 1940, Bergama - 9 Temmuz 1993, Ankara), Türk şair, yazar.

Hayatı
14 Mart 1941’de İzmir Bergama’da dünyaya gelen Metin Altıok, Melahat Moral ve Süleyman Altıok’un ilk çocuğudur. Daha sonra Meral adında bir kız kardeşi olan Altıok’un çocukluğu İzmir Karşıyaka’da geçer. Metin Altıok sırasıyla Karşıyaka Lisesi ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi. Bingöl Lisesi'nde Felsefe Grubu Öğretmenliği ve daha sonra sürgün olduğu Bingöl'ün Genç ilçesinde, ayrıca Karaman Lisesi'nde felsefe öğretmenliği yaptı. Türkiye İşçi Partisi üyesiydi. Sivas katliamından (2 Temmuz) ağır yaralı olarak kurtuldu ancak komadan çıkamayarak 9 Temmuz 1993'te Ankara'da öldü. Onno Tunç'un bestelediği 'Kavaklar' adlı eseri Sezen Aksu tarafından yorumlanmıştır. Aksu bu eseri vefatından sonra Metin Altıok'a adamıştır.

Şiiri
Çağdaş Türk şiirinde daha çok lirik, duyarlı, melankolik yönü ağır basan şiirleriyle ön plana çıkmış olan Metin Altıok, resim ile başladığı sanat hayatını otuzlu yaşlardan sonra yayımlamaya başladığı şiirleriyle de genişletmiş, yaratıcı ve çok yönlü bir şairdir. Şiirleri 70'li yıllarda yayımlanmasına karşın Metin Altıok, şiirlerinin kaynakları bakımından 60'lı yılların geç ürün veren (ya da geç yayınlanan) şairlerinden biri olarak nitelendirilebilir.[1]

Şiir kitabı Gezgin'de Servet-i Fünûn'dan, Ahmet Haşim'den, Ahmet Muhip Dıranas'dan, İkinci Yeni'ye, ve 60'lı yıllar şiirinin bazı ortak söyleyişlerine kadar çeşitli etkilenmeler bulunmaktadır. Bu kuşağın en romantik, duygucu şairleri arasında olan sanatçının dili yalındır. Benzetme yapmayı, anlaşılması güç olmayan simgeler kullanmayı sevdi. Bu kitabında halk şiiri biçimlerinden de yararlandı.

Yerleşik Yabancı'da tüm şiirleri tek bir şiirmiş izlenimi uyandırmakta, söyleyişte ve konularda benzerlikler bulunmaktadır. Buna karşın, Kendinin Avcısı'nda kendine özgü bir ses, romantik, acılı ve yalın bir söyleyiş gözlenir. Simge, alegori ve mecazlardan ölçülü bir tutumla yararlandığı bu şiirleriyle Türk şiirinin lirik geleneklerine bağlanmaktadır.

Eserleri
Yerleşik yabancı (1978)
Kendinin avcısı (1979, Ahmet Telli ile 1980 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü)
Küçük tragedyalar (1981)
İpek ve klabtan (1987)
Gerçeğin öte yakası (1990, Cemal Süreya şiir ödülü)
Dörtlükler ve desenler (1990)
Süveyda (1991)
Alaturka şiirler (1992)
Şiirin ilk atlası (1992)
Hesap işi şiirler (1993)
Bir acıya kiracı (1998-Bütün Şiirleri)
yky'nin 2004 yılında kâmuran şipal çevirisiyle hazırladığı kitaptan bir bölüm:

"sık sık anne ve babam hakkında da yine böyle düşünmüşümdür. onlar sanır ki, ben kendi çocuklarıyım ve kendileri gibiyim. ama her ne kadar kendilerine sevgi beslemem gerekse de, gerçekte onlara yabancı, onların anlayamayacağı biriyim. benim başlıca önemli gördüğüm şeyi, yani ruhumu fazla önemsemez, buna verdiğim önemi gençliğime sayar, yahut benim bir kaprisim gözüyle bakarlar. öte yandan beni sever, benim uğruma hiç bir özveriden geri kalmazlar. bir babadan çocuğuna burnu, gözleri, hatta zekası kalıtım yoluyla geçebilir, ama ruhu asla. her insan yeni bir ruh taşır kendisinde."

aynı bölümün 1999 yılında meb alman klasikleri dizisinde yayınlanan, birinci baskısı temel alınan kitabın zahide gökberk önsöz çevirisi:

"annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar, onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir, ama ruhunu veremez. ruh her insanda yenidir."
Ve Ağzın Uçar

Dilerim Dubrovnik’te bir aşk ezgisi bir çellonun tellerinden yavaşça aşağıya kayar, ayaklarımızın ucundan geçer, kırgın sokakları aşar, rıhtımdaki tekneye biner; yeni boyanmış, hatta dokun bak, tam da kurumamış kızıl bir adaya gider ve ben seni öperim.

Dilerim Buenos Aires’te, Astor Piazzola’nın ruhu bandoneonunu omzuna asar, penceresinde yağmur damlalarının kafede masamıza gelir; “Yaklaş bana kalbimi duyacaksın / mutlu atan büyülü bir saat gibi…” diye başlayan tangoyu, “Esta Noche de Luna”yı çalar ve ben seni öperim.

Dilerim Köln Katedrali’nin yüz elli yedi metrelik kulesinin ucuna kalp şeklinde bir bulut takılır, buluttan bir parça kopar, anılarımızdan içeri girer, yalnızca tesadüfleri çeken mıknatısa tutunur, dudağım istekle boynuna iner ve ben seni öperim.

Dilerim Lizbon’da, Pessoa, sevgilisi Ophelia için yazdığı şiiri otel odamızda unutur. Saramago aşkın en büyük devrim olduğunu gözlerimizin içine bakarak söyler, karısı Pilar gelir çarşaflarımızı serer, gece dantellerinden sıyrılır, yanımıza kavuşur, askıların düşer, düğmelerim çözülür ve ben seni öperim.

Dilerim bir gün El Escorial’de, içinde yitip giden aşk hikâyelerinin gizlendiği elyazması kitaplarla dolu o kütüphanede, elim senin ıslak sayfalarına gider, onları bir bir açar, soluklarımız raflarda unutulmuş arzulu ortaçağ şarkılarını söylemeye başlar, dudaklarımız raflarda unutulmuş arzulu ortaçağ şarkılarını söylemeye başlar, dudaklarımız tozdan biraz kurur ve ben seni öperim.

Dilerim New York’ta bir gece, Metropolitan Müzesi’ne yakın ve duvarına Benoir’ın çıplak kadınlarının resmedildiği bir barda, içtiğin şarabın son yudumu dudağından akar, eteğine dökülür, bakmak için eğildiğinde başın döner, canın çeker, ağzın uçar ve ben seni öperim.

Dilerim bir akşamüstü St Antonin Noble Val’de, Ağlayan Söğüt Lokantası’nda yemek yerken film icabı bir uçak gelir, masamıza konar, içinden Marcel adında bir adam çıkar, garson kız Edith sevinçten hüngür hüngür ağlar, sen ondan da çok ağlarsın ve ben “Ama bak, asla pişman değiller” der, seni uzun uzun öperim.

Dilerim Montevideo’da, içinde Helena adında bir kadının rüyalarını yazacak adamı tutku ve sabırla beklediği Cafe Brasilero’nun önünde, elinde sarı laleler tutan bir çiçekçi görür; deliliğimi demetin içine saklar, çiçekleri o gece kasıklarına bırakır; sen gözlerin kapalı, her mum yaktığında içinden geçirdiğin gibi hiç ayrılmamamızı diler, kollarını bir nehir yatağı gibi açarsın ve ben seni öperim.

Dilerim Mexico City’de kedi bıyığına yazılmış öykü kitapları satan bir kitapçı vardır, orada Octavio Paz yalnızlık dolambacından devrimler çıkarır; bir şenliktir, bir fiestadır gider, kapanmayan yara kalmaz, nergisler solmaz ve ben seni öperim.

Dilerim Havana’da Hemingway’in izini bulur, ona bahçesindeki çan çiçeklerinin neden çalmadığını sorar, o yanıt ararken elindeki av tüfeğini alır, “Silahlara Veda’ya kitap ayracı yaparız ya da “İhtiyar Adam ve Deniz” için olta sapı; ama dilerim biz oradayken Barbarito Torres laud çalarken sahnede ölmez, Buena Vista konseri yarım kalmaz ve ben seni öperim.

Ve dilerim ki sevgilim, Paris’te ya da Prag’da, altında öpüştüğümüz o sokak lambalarına bir gün ikimizin adını verirler; kalırız öylece sarmaş dolaş; sarmaş dolaş sonsuza kadar; işte o zaman ağzın yeniden uçar ve sen beni öpersin.

Akgün Akova
Sözcükler Dergisi – Ocak – Şubat 2016
Bir çocuğun merakı ya da bir adamın kaderi

Oğlum, ah gelecek,

Dün öbür odada annene, “Ben de Filistinli miyim,” diye sorduğunu duydum. Annen “evet” yanıtını verince bütün evin üstüne ağır bir sessizlik çöktü. Sanki başımızın üstünde asılı duran bir şey düşmüş de gürültüyle patlamıştı, sonra da… sessizlik.

Sonra senin ağladığını duydum. Kulaklarıma inanamadım, ama parmaklarıma gerçekten inandım. O anda okuyor olduğum kitap ellerimin arasında titriyordu. Hayır, bu bir hayal değildi, her şey son derece gerçekti. Sen ağlıyordun.

Kıpırdayamıyordum. Öbür odada senin taşkın hıçkırıklarının arasında kavrama gücümü aşan bir şey doğuyordu. Sanki kutsanmış bir neşter senin göğsünü yarıyor ve oraya senin hakiki yüreğini yerleştiriyordu.

Sorduğun soru hâlâ havada asılı duruyordu, yankısını parmaklarımda duyuyordum: “Ben de Filistinli miyim?” Sonra neşter usta bir cerrahın hızlı, temiz bir hareketiyle göğsüne indi: “Evet.” Sonra da sessizlik çöktü, sanki bir şey varlığa geldi, ve senin ağladığını duydum.

Öbür odada ne olduğuna gidip bakmak için kıpırdayamıyordum. Ancak, yine de biliyordum, uzakta kalmış bir vatan, çayırları, ovaları, zeytin ağaçları, ölüleri, yırtılmış, katlanıp kaldırılmış bayraklarıyla bir ülke, etten ve kandan bir geleceğe doğru, şimdi bir başka çocuğun yüreğinde yeniden doğuyordu.

Benliğimi kuşatan bu karışık duyguların aynını, beş yıl önce, sen doğduğunda da duymuştum. Orada durmuş, senin bir bilinmezden başka bir bilinmeze doğmanı bekliyordum. Feryad eden bir sesle ağlayarak dünyaya geldiğini duyduğumda, sanki omuzlarıma düşmüş de beni toprağa daha bir kuvvetli bastırmışsın gibi hissetmiştim.

İşte şimdi de senin yan odada yeniden doğuşuna tanık oluyordum, yeniden omuzlarıma düştüğünü, beni ayaklarımın altındaki toprağa daha da derin bir şekilde gömdüğünü duyuyordum. O anda, keşke, masumiyetle dolu, az sonra acıya kesecek o küçük yüzünün aldığı hali görebilseydim; o “evet”in, onu bekleyen bıçak sırtı hayattan habersiz bir çocukluğun üzerinden geçerek, nasıl kızgın bir demir gibi yüzüne damgalandığını ve masumiyetini alıp götürdüğünü…

O anda yaratılıyordun, annenin gözlerinin önünde ve benim bir kitabın sayfası gibi titreyen parmaklarımda… Biri sana bir silah uzatıyordu ve onun tetiğini gösteriyordu.

İki odanın ve duvarların arasında, toprağın damarları bizi birbirimize bir kez daha bağlayan bir söz gibi yayılıyordu. Kıpırdayamıyordum, ama senin neden böyle istemsizce ağladığını, ayırdedilmesi güç, belli belirsiz bir şekilde biliyordum. Kelimelere dökülebilen, ama kimsenin algılayamayacağı bu bilinmeze inanıyorum.

O kelimeyi bilmesen de onun bir aidiyet ve acı anlamına geldiğini hissediyordun. Oysa senin için, benim için olduğundan daha çok, bir zafer coşkusu anlamına gelebilir o. Benim elimden kaçan yıllar senin olacak, içimdeki umut, sönmeyen umudum sana doğru yayılacak ve senin umuduna eklenecek ve senin içinde büyüyecek.

Bunu kesinlikle hissediyordun, yoksa, neden öyle ağladın?

Senin diğer odada hıçkırıklar içinde yeniden doğuşunu dinlerken, benim de bir zamanlar nasıl yeniden doğduğumu hatırladım. Araçlar bizi kaçmanın utancına taşırken henüz on yaşındaydım. Hiçbir şeyin farkında değildim, hiçbir şey hissetmiyordum. Henüz hâlâ çocukluğun masumiyetinin göklerinde süzülüyordum. Fakat bir anda gözlerimin önünde hiç unutmayacağım bir sahne yaşandı: Kamyonlar sınırda durdurulmuştu. Ben, bir çocuğun merakı ya da bir adamın kaderine kapılarak, orada ayakta duran adamların arasına sessizce sokuldum. Erkekler sınır görevlilerine silahlarını teslim ediyordu, ki böylece mülteci dünyasına savunmasız bir şekilde, sadece çıplak elleriyle girebilsinler diye…

Gördüğüm bu manzara karşısında, kavrayamadığım bir duyguya kapıldım, içim ezilmiş bir şekilde oradan uzaklaştım. Annem diğer kadınların yanında oturuyordu. Ona doğru sanki o bir mülteciymiş gibi yaklaştım. Ne oldu diye sordu. “Silahlarını teslim ediyorlar,” dedim. Tıpkı annenin sana “evet” demesi gibi, annem de bana “evet” demişti o zaman. Sonra üzerimize bir sessizlik çöktü, ve ben annemin o zeki gözlerinin azarlayıcı bakışları altında kendimi ağlarken buldum.

O zaman yeniden doğdum. Orada silahlarını teslim eden erkekleri tekrar izlemeye koyuldum. Onlara alışkın olmadıkları bir şekilde bakıyordum ve annem - bir başına - bana alışkın olmadığım bir şekilde bakıyordu.

İnsanın büyüdüğüne inanma. Hayır. Apansız doğar o. Bir söz, aniden, yeni bir nabızla yüreğine işler. Tek bir sahne onu çocukluğun çatısından alaşağı edip o haşin yola fırlatabilir.

Nasıl ki o delici “evet” beni yeniden yaratmıştı, başka bir “evet” de seni yeniden yarattı. Ve ben senin, bir bilinmezden başka bir bilinmeze doğan bir insanın, ritmik bir şekilde akan, dayanılması imkânsız sesiyle inleyerek, onu nasıl kabul ettiğini duydum.

Senin sorun da benimki gibi miydi, bir çocuğun merakı ya da bir adamın kaderi?

Bunun bir önemi yok.

O anda, eski vatan yeni bir insanın içinde yeniden doğmuştu. Diğer odada dururken bu doğuma tanık oldum ve direnen damarların, sonu gelmez bedenler biçiminde yayılmış toprağın başka bir parçasında kök saldığını hissettim.

Yanıma geldiğinde, sanki sadece sana ait olan, ve orada bir sesin sana “oku” dediği, gizli bir yerden çıkmış gibiydin. Bu seni ilkin korkuttu, ama aynı zamanda, seni önünde uzanacak yola açılan kapının başına da getirdi.

Beyrut, 1967.
Çev.:
“Philosophy is, in the last instance, class struggle in the field of theory… In the battle that is philosophy all the techniques of war, including looting and camouflage, are permissible.”

“Felsefe, nihayetinde, teori alanındaki sınıf mücadelesidir… Felsefe denilen bu savaşta, savaş tekniklerinin hepsine, yağma ve kamuflaj da dahil olmak üzere, izin vardır.”

Philosophy and the Spontaneous Philosophy of the Scientists & Other Essays (1990)
Parti iktidarda olmayı, yalnızca kendi çıkarı için istiyor. Başkalarının iyiliği bizim umurumuzda değil, bizi ilgilendiren yalnızca iktidardır. Servet, lüks, uzun yaşamak ya da mutluluk değil, yalnızca iktidar, salt iktidar. Salt iktidarın ne demek olduğunu birazdan anlayacaksın. Bizi geçmişteki tüm oligarşilerden farklı kılan, ne yaptığımızı biliyor olmamız. Onların hepsi, hatta bize benzeyenleri bile korkak ve ikiyüzlüydü. Alman Nazilerinin ve Rus komünistlerinin yöntemleri bizim yöntemlerimize çok yaklaşmıştı, ama onlar kendi güdülerini tanımayı hiçbir zaman göze alamadılar. İktidarı zorunlu olarak ve belirli bir süre için ele geçirdiklerini, yolun sonunda insanların özgür ve eşit olacakları bir cennetin beklediğini söylüyorlar, dahası belki de buna inanıyorlardı bile. Biz öyle değiliz. Kimsenin iktidarı sonradan bırakmak amacıyla ele geçirmediğini biliyoruz. İktidar bir araç değil, bir amaçtır. Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapar. Zulmün amacı zulümdür. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır.

***

Bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.

***

Bir zamanlar, erkekler bir kadının bedenine bakar ve çekici bulurlardı, işte o kadar. Artık saf aşk ya da tutku söz konusu değildi. Hiçbir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa bir zafer olmuştu. Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi. Sevişmek siyasal bir eylemdi.

***

Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, büyük birader çağından, çiftdüşün çağından selamlar!

***

Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir.

***

Harp sulhtur
Hürriyet esarettir
Cehalet kuvvettir

***

Winston: Yenikonuş çalışmaları nasıl gidiyor?

Syme: Çok yavaş. Şu ara sıfatlardayım, insanı büyülüyor. On birinci baskı değişmez baskı olacak. Sözlüğe en son biçimini veriyoruz. Sözlüğün 10. Baskısını gördün mü Smith? Bu kalınlıkta. (elini daha da inceltir) 11. Baskı bu kalınlıkta olacak. İş bittiğinde senin gibi kişiler dili yeni baştan öğrenmek zorunda kalacaklar.

Ampleforth: Araya girdiğim için özür dilerim. Dil temizlendiği zaman Goldstein’in son izlerinden kurtulacağımızı mı söylüyorsunuz?

Syme: Kesinlikle. Amaç doğrudan düşünceye ulaşmak. Doğrudan düşüncede öz disipline gerek yok. Dil buradan (gırtlak) gelir, buradan (beyin) değil.

Ampleforth: Sizinle aynı fikirde değilim yoldaş.

Syme: On birinci baskı 2050 yılından önce modası geçecek tek bir sözcük bile içermeyecek. Sözcükleri yok etmek çok güzel bir olay. Atılması gereken yüzlerce sıfat ve isim var. İş yalnız eşanlamlı sözcüklerle bitmiyor, karşıt anlamlılar da var. Bir başka sözcüğün karşıtı olan bir sözcüğün yararı ne olabilir? Her sözcük, zaten karşıtını kendi içinde taşır.

Syme: Örneğin, ‘iyi’ gibi bir sözcük varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gereksinimimiz olsun? ‘İyi değil’ işimizi görür. Ya da örneğin, iyiden daha kuvvetli bir sözcüğü ele alalım; harika, olağanüstü ve benzerleri gibi, bir sürü saçma sapan sözcüğe ne gerek var, ‘artı iyi’ aynı anlamı verir ya da daha kuvvetli bir sözcük istiyorsak ‘çift artı iyi’ kullanabiliriz. Buradaki güzelliği anlayabiliyor musun Winston? (Winston yanıt vermez, Julia’nın masasına bakmaktadır) yenikonuşun değerini anlayamıyorsun Winston. Yazarken bile, hâlâ eski dilde düşünüyorsun. Sözcükleri yok etmenin güzelliğini kavrayamıyorsun. Sonunda düşünce suçunu olanaksızlaştıracağız, çünkü en sonunda, onu anlatacak sözcükler kalmayacak. Sözcük sayısı her yıl biraz daha azalacak ve bilincin alanı her yıl biraz daha daralacak.

Winston, 2050 yılında bizim şu konuşmamızı anlayabilecek tek bir insanın kalmayacağını hiç düşündün mü?

Winston: Proleterler hariç?
Syme: Proleterler sayılmaz. Onlar hayvandır.

Ampleforth: Ağır bir çalışma hayatı, çocuklar, komşularla ufak tefek tartışmalar, sinema, futbol, bira ve piyango…

Syme: 2050’de -belki de daha önce- eski dil tümüyle yitmiş, geçmişteki tüm yazın dünyası yok edilmiş olacak. Shakespeare, Chaucer, Milton, Byron yalnızca yenikonuşta var olacaklar, değişmekle kalmayıp eski biçimlerinin tam karşıtına çevrilmiş olacaklar. Hatta, sloganlar bile değişecek. Özgürlük kavramı ortadan kalkınca, ‘özgürlük köleliktir’ diye bir slogan nasıl olabilir? Düşünce ortamı, tümüyle değişecek. Daha doğrusu, bugün anladığımız anlamda bir düşünce olmayacak. Partiye bağlılık, düşünmemek, düşünce gereksinimi duymamaktır. Partiye bağlılık, bilinçsizlik demektir.

***

O’brien: Geçmişin denetimiyle ilgili bir parti sloganı vardır. Lütfen onu yineler misin?
Winston: Geçmişi denetleyen geleceği de denetler; şu ânı denetleyen geçmişi de denetler.

O’brien: Şu ânı denetleyen geçmişi de denetler, geçmişin gerçekten var olduğuna inanıyor musun? Sen bir metafizikçi değilsin, Winston. Bugüne dek varoluşun ne demek olduğunu hiç düşünmedin. Sana şöyle açıklayayım. Geçmiş, uzayda somut olarak var mıdır? Bir yerde, başka bir yerde, somut nesnelerin dünyasında geçmiş hâlâ yaşıyor mu?

Winston: Hayır.

O’brien: Öyleyse geçmiş nerededir?

Winston: Kayıtlarda…

O’brien: Kayıtlarda. Ve?

Winston: İnsan aklında.

O’brien: İnsan aklı. Çok iyi. İşte biz parti olarak kayıtları ve insan aklını denetliyoruz. Öyleyse geçmişi de denetleriz, öyle değil mi?

Winston: Ama insanların olayları anımsamalarını nasıl ortadan kaldırabilirsiniz? İnsanın elinde değildir bu, isteği dışındadır. Belleği nasıl denetleyebilirsiniz? Benimkini denetleyemediniz.

O’brien: Tersine, onu sen denetlemedin, işte bu nedenle, şimdi buradasın. Çünkü alçakgönüllülükten ve kendini denetlemekten uzaklaştın. Yalnız denetim altında olan bir akıl gerçeği görebilir, Winston. Sen gerçeğin, nesnel ve kendi başına var olan bir şey olduğunu düşünüyorsun. Bir şey gördüğüne kendini inandırdığın zaman herkesin de seninle aynı şeyi gördüğünü kabul ediyorsun. Gerçek dışsal bir olay değildir Winston. Gerçek insan aklında yaratılır. Ama ölümlü ve hatalarla dolu bireylerin akıllarında değil, ölümsüz ve yanılmaz olan partinin aklındadır. Partinin inandığı ne varsa, gerçektir. Partinin gözleriyle bakılmadıkça, gerçek görülemez. Öğrenmen gereken şey bu, Winston. Aklının işleyişini değiştirmelisin, bunun için çaba göstermelisin. Doğru düşünebilmek için kendini alçakgönüllü kılmalısın.

***

O’brien: Ortaçağda engizisyon vardı, ama başarılı olamadı. Doğru yoldan ayrılanları yok etmek amacıyla işe başladı. Ama sonunda yok olan kendisi oldu. Çünkü kazığa bağlayıp yaktığı her adamın yerine binlercesi çıktı. Neden böyle oldu? Çünkü engizisyon, düşmanlarını herkesin önünde tövbe etmeden öldürüyordu. Öldürme nedeni zaten suçluların tövbe etmemeleriydi. İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçemedikleri için ölüyorlardı. Aslında tüm onur suçlunun, tüm utanç ise onu yakan engizisyonun oluyordu. Yirminci yüzyılda Naziler ve komünistler vardı. Onlar doğru yoldan ayrılanları, engizisyondan daha şiddetli cezalandırdılar. Geçmişteki yanlışlardan öğrenmişlerdi; cezalar şehit yaratmamalıydı. Kurbanlarını mahkeme önüne çıkarmadan önce insanlık onurlarını öldürüyor, aç bırakarak, işkence ederek, tüm dirençlerini kırıyorlardı. Sonuçta kendilerine ne söylenirse kabul ediyorlar, birbirlerini ele veriyor, birbirlerinin ardına gizleniyorlar, acıma dileniyorlardı. Ama birkaç yıl sonra aynı şeyler yinelendi. Ölenler şehit oldular; alçaldıkları unutuldu. Çünkü, itiraflarının düzmece olduğu ve işkence yoluyla elde edildiği anlaşılmıştı. Biz bu tür yanlışlar yapmıyoruz Winston. Buradaki tüm itiraflar doğrudur. Onları biz doğru yapıyoruz. En önemlisi, ölülerin bize karşı çıkmak için dirilmelerini önlüyoruz. Sonraki kuşakların seni savunacağını sakın düşünme, Winston. Sonrakiler senin adını bilmeyecek, seni tarih zincirinden söküp atacağız. Seni gaz haline sokup atmosfere salacağız. Senden geriye hiçbir şey kalmayacak; ne kayıtlarda bir isim… Ne de akıllarda bir anı. Geçmişin yok olacak, geleceğin gibi. Sen hiç yaşamamış olacaksın. Seni yok edeceksek, neden bu sorgulama zahmetine katlanıyoruz diye merak ediyorsun. Öyle değil mı?

Winston: Evet.

O’brien: Sana geçmiştekilerden farklı olduğumuzu söylemiştim. Partiye karşı olan birini yok etmeyiz. Onu öldürmeden önce bizden biri yaparız. Beynini uçurmadan önce mükemmel hale getiririz. Ve sonra.. Geride büyük birader sevgisinden başka bir şey kalmayınca onu tarihten sileriz… Ne demek istediğimi anlıyor musun Winston? Buraya giren hiç kimse iyileşmeden çıkmaz. Seni değiştireceğiz. Eski duygularına asla kavuşamayacaksın, içindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duyamayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi dolduracağız.

***

O’brien: Şimdi sana sorumun yanıtını söyleyeceğim: parti yalnızca kendisi için güç ister. Kimse yönetime onu bırakmak için geçmez. İktidar araç değil, amaçtır… Peki bir insan başkası üstünde nasıl iktidar kurabilir?

Winston: Ona acı çektirerek.

O’brien: Kesinlikle. İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmek demektir, iktidar insanın aklını parçalamak ve istenen biçimde bir araya getirmektir. Geçmişi neden yasakladık biliyor musun Winston? Çünkü insanı geçmişinden kopardığınız zaman onu ailesinden, çocuklarından ve diğer insanlardan da koparırsınız. Eğer geleceğe dair bir şey görmek istiyorsan insanın suratında sonsuza kadar basılı duran bir postal hayal et. Şunu asla unutma; her zaman üzerine basılacak bir surat bulunacaktır. Parti her zaman yenilgiye uğratılacak, aşağılanacak, gülünç duruma düşürülecek bir düşman bulacak ya da o düşmanı kendisi yaratacaktır. Güçlünün güçsüze ihtiyacı vardır Winston, iktidarın da düşmana…

Çağdaş savaşın başlıca amacı, yaşama düzeyini yükseltmeksizin, makinelerin ürettiklerini tüketmektir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından beri, tüketim malları artıklarının ne yapılacağı, endüstrileşmiş ülkelerin gizli bir sorunu olagelmiştir. […] Yirminci yüzyılın başlarında, hemen hemen her okuryazar kişinin düşlediği gelecek, son derece varlıklı, rahat, düzenli; cam, çelik ve bembeyaz betondan yapıları olan pırıl pırıl, tertemiz bir dünyaydı. Bilim ve teknoloji hızla ilerliyor ve doğal olarak bu ilerlemenin devam edeceği varsayılıyordu. […] Sonuç olarak bugünkü dünya, elli yıl öncesinden çok daha ilkeldir. Bazı geri kalmış bölgeler ilerlemiş, savaş ve polis kullanımı amacıyla bazı aygıtlar geliştirilmiş, ama deneyler ve buluşlar büyük ölçüde duraklamıştır. Makineleşme, hala tehlikesini korumaktadır. Makinelerin ortaya çıkmasıyla, düşünen kafalar ilk andan itibaren, yoksulluğun sürmesi için bir neden kalmadığını anlamışlardı. Eğer makineler bilinçli bir şekilde kullanılmış olsalardı, açlık, aşırı çalışma, pislik, bilgisizlik ve hastalıklar birkaç nesilde ortadan kalkabilirdi. Gerçekten de bu tür amaçlar için kullanılmadığı halde, bir anlamda otomatik bir işleyişle, çoğu zaman paylaştırılması zorunlu bir varlık yaratarak, makineler, on dokuzuncu yüzyıl sonundan yirminci yüzyıl başına rastlayan elli yıl süresince ortalama insanın yaşama düzeyini oldukça yükselttiler.

Ancak zenginliğin toplam yükselişinin, hiyerarşik toplumun parçalanması demek olduğu gözden kaçmıyordu. Herkesin çalışma saatlerinin kısaldığı, yeterli yiyeceğin olduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, arabası, hatta uçağı olabildiği bir toplumda, eşitsizliğin en belirgin ve en önemli yanlarının silineceği ortadaydı. Bu yaygınlaştığında da, zenginliğin ayırıcı gücü ortadan kalkacaktı. Kuşkusuz, kişisel mülk anlamındaki zenginliğin eşit olarak paylaşıldığı, kudretin ise ayrıcalıklı, sınırlı bir zümrenin elinde olduğu bir toplumu düşlemek olasıydı, ama uygulamada böyle bir toplumun sarsılması uzun sürmezdi. Çünkü rahat ve geleceğe olan güvence herkese sağlandığı zaman, yoksulluk nedeniyle gelişemeyen insan kitleleri okuma-yazma öğrenerek kendileri için düşünmeyi başarabilecekler; bu aşamayı geçirdikten sonra, er geç ayrıcalıklı sınıfın gereksizliğini kavrayarak ondan kurtulacaklardı. Uzun dönemde, hiyerarşik toplum, ancak yoksulluk ve bilgisizlik üzerine kurulu olduğu sürece var olabilirdi. Yirminci yüzyıl başlarında bazı düşünürlerin de önerdiği gibi, yeniden tarım toplumuna dönüş de bir çözüm değildi. Bu, tüm dünyayı sarmış olan mekanikleşmeyle çelişmekteydi. Üstelik, endüstride geri olan ülke, askeri açıdan da geriydi ve doğrudan ya da dolaylı olarak kendisinden daha güçlü olan devletler tarafından yönetilmeye mahkumdu.

Üretimi düşürerek kitleleri yoksulluk içinde tutmak da çözüm değildi. Bu yol kapitalizmin son aşamasında, 1920 ve 1940 yılları arasında denendi. Ekonomi yavaşlatıldı, topraklar ekilmedi, sermaye malları artırılmadı, nüfusun büyük bir kesimi çalıştırılmayıp devlet tarafından beslendi. Ama bu ülkelerin askeri gücünü azalttığı ve gereksiz kıtlık, kaçınılmaz bir muhalefet yarattığı için, çabuk vazgeçildi. Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği artırmaksızın endüstri çarkını döndürmekti. Üretim sürdürülmeli, ama üretilenler insanlara dağıtılmamalıydı.

Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli bir savaş durumunda olmaktı.

Savaşın işlevi yok etmektir: yalnız insanları değil, insan emeğinin ürünlerini yok etmektir. Savaş, kitlelerin rahatını ve sonuçta zekasının artmasını sağlamak için kullanılabilecek malzemenin havaya uçurulması ya da denizlerin dibine yollanmasıdır. Savaş endüstrisi, tüketim maddeleri üretmeksizin işgücünü kullanmanın akıllıca bir yoludur. Örneğin bir yüzen kale, bir kaç şilebin yapımına harcanabilecek emekle ortaya çıkar. Sonra kullanılmamaktan eskidiği için, hiç kimseye bir yararı dokunmadan sökülür ve muazzam emeklerle yeni bir kale yapılır…

***

Eğer ben uçtuğumu düşünüyorsam, eğer sen benim uçtuğumu düşünüyorsan o zaman uçuyorumdur.

***

Zekâ kadar aptallık da gerektiriyordu ve aptallığı edinmek, en az zekâyı edinmek kadar güçtü.
Bütün ülkelerin egemen sınıfları, birkaç atom bombası daha atılırsa, örgütlü toplumun ve bu arada kendi güçlerinin ortadan kalkacağını anladılar.

Kim orta Afrika’yı ya da Güney Hindistan’ı ya da Ortadoğu’yu ele geçirirse, sanki bedavaya çalışan yüzlerce milyonu da emri altına almış demektir. Bu ülkeler halkları, elden ele geçirilen köleler durumuna düşürülmüşlerdir; çıkardıkları petrol ve kömürle, büyük devletlerin emrinde, daha çok silâh üretimi, daha çok toprağın ele geçirilmesi, daha kalabalık nüfusun denetim altına alınması gibi bitmeyen bir çabalama için kullanılırlar. Savaşın, bu sınırlar dışına taşmadığına dikkat edilmelidir.

Winston konuşurken, siyasal bağnazlığın ne demek olduğunu bilmediği için, Julia’nın partiye bağlı görünmesinin çok daha kolay olduğunu düşündü. Bir bakıma partinin görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olanlar, onu anlama yeteneği olmayan insanlardı.

***

Tarih boyunca, büyük olasılıkla neolitik çağdan bu yana, yeryüzünde üç tür insan sınıfı olagelmiştir. En üst, orta ve alt sınıf. Bunlar kendi aralarında pek çok alt bölümlere ayrılmışlar, kendilerine değişik adlar verilmiş, göreli sayıları ve tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hep aynı kalmıştır. Büyük ayaklanmalar ve değişimlerden sonra bile, bir denge aygıtının her zaman son dengesine dönüşü gibi aynı yapı hep ortaya çıkmıştır.

Bu üç grubun amaçları uzlaştırılamaz. En üst sınıf, durumunu korumak, orta sınıf onun yerine geçmek ister. Alt sınıfın amacı (varsa eğer, çünkü bu grup günlük hayatta olup bitenler dışında herhangi bir şeyi fark edemeyecek kadar yoksul koşullarda yaşamaktadır), tüm farkları ortadan kaldırmak, herkesin eşit olduğu bir toplum yaratmaktır. Bu nedenle, tarih boyunca, genel çizgileriyle değişmez olan savaşımlar sürekli yinelenip durmaktadırlar. En üst sınıf, uzun dönemler süresince yönetimde kalmış, ama iktidar yetilerini ve kendilerine olan inancın yittiği dönemler de olmuştur. Böyle zamanlarda, orta sınıf özgürlük ve adalet için çarpıştıklarını öne sürerek, alt sınıfı kendi saflarına alarak üst sınıfı devirmişlerdir. Orta sınıf amacına ulaşır ulaşmaz, alt sınıfı eski yerine indirip kendisi üst sınıfı oluşturur. Çok geçmeden bu iki gruptan birinden ya da her ikisinden ayrılanlar, yeni bir orta sınıf oluşturur ve savaşım yeniden başlar. Bu üç grup arasında amacına -geçici bile olsa- ulaşamayan, alt sınıftır…

***

Artık saf aşk ya da tutku söz konusu değildi. Hiç bir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa zafer olmuştu. Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi. Sevişmek siyasal bir eylemdi.

***

Ama bir sorusu yanıtlanmıştı. Hiçbir zaman, neden ne olursa olsun, acınızın artırılmasını isteyemezdiniz. Acı içinde tek şey isteyebilirdiniz: durmasını. Dünyadaki hiçbir şey fiziksel acıdan daha kötü olamazdı. Acının karşısında kahramanlık yoktu!

***

Winston, gözlerinin göremediği, çenesi hızla açılıp kapanan bu yüze bakarken, tuhaf bir duyguya kapıldı: bu adam gerçek bir insan değil de bir çeşit kuklaydı sanki. Konuşan, adamın beyni değil, gırtlağıydı. Ağzından çıkanlar sözcüklerdi gerçi, ama gerçek anlamda bir konuşma değildi bu: ördek vaklaması gibi, bilinçsizce çıkarılan bir gürültüydü.

***

Açıkçası partinin dünya görüşü onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Gerçekliğin en açık biçimde çarpıtılması böylelerine kolayca benimsetilebiliyordu, çünkü kendileri, istenenin iğrençliğini hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları gibi, toplumsal olaylarla yeterince ilgilenmedikleri için neler olup bittiğini de göremiyorlardı.

Hiçbir şeyi kavrayamadıkları için hiçbir zaman akıllarını kaçırmıyorlardı. Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı, çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

***

Sevişirken enerji harcıyorsun, sonra kendini huzurlu hissediyorsun ve her şey sana vız geliyor. İşte kendini böyle hissetmene dayanamıyorlar. Her zaman enerjiyle dolup taşmanı istiyorlar. Tüm geçit törenleri, tüm bağırıp çağırmalar, bayrak sallamalar hep kokuşmuş cinsellik. Mutlu olsan büyük birader, üç yıllık kalkınma planları ve öteki saçmalıklar için coşkulanmana gerek kalır mı?

***

Bir bakıma partinin görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olanlar, onu anlama yeteneği olmayan insanlardı. Bunlar kendilerinden istenilen şeyin saçmalıklarını anlamadıkları, olup biten günlük olayları izlemedikleri için, gerçeğe en karşıt şeyleri bile kabulleniyorlardı. Her şeyi yutuyorlar ve bu yuttukları onlara zarar vermiyordu. Çünkü içlerinde bir iz bırakmıyordu. Tıpkı bir mısır tanesinin kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi.

***

Portakal der, limon der st. Clement’in çanları,
bana üç farthing borcun var, der st. Martin’in çanları,
ne zaman ödeyeceksin? der old Bailey’nin çanları,
varlıklı olduğum zaman, der Shoreditch’in çanları,

***

Partinin amacı yalnızca, kadınlarla erkeklerin arasında, sonradan denetleyemeyeceği bağların oluşmasının önüne geçmek değildi.

Asıl amacı, cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktı.

Sevgi değil de, ister evlilikte olsun, ister evlilik dışı olsun, cinsellikti tehlikeli kabul edilen.
Parti üyeleri arasındaki tüm evliliklerin, bir komite tarafından onaylanması gerekiyordu.
Bu komite, ilkelerini açıklamamakla birlikte, eğer çiftlerin birbirlerine fiziksel olarak bağlandıklarını fark ederse bu evliliği onaylamazdı.

Evliliğin tek amacı, partinin hizmetine verilecek çocuklar üretmekti.

Cinsel birleşme lavman yapmak gibi iç bulandıran bir işlem olarak düşünülmeliydi.

Bu açıkça belirtilmez, ama çocukluğundan başlayarak, her parti üyesinin içine işlenirdi.

Hatta, her iki cins için bekâreti özendiren, gençlik anti-seks örgütü gibi kuruluşlar vardı.

***

Bir zamanlar, erkekler bir kadının bedenine bakar ve çekici bulurlardı, işte o kadar. Artık saf aşk ya da tutku söz konusu değildi. Hiçbir duygu saf olamıyordu, çünkü her şeye korku ve nefret sinmişti. Kucaklaşmaları bir savaş, orgazmlarıysa bir zafer olmuştu.

Bu, partiye indirilmiş bir darbeydi.

Sevişmek, siyasal bir eylemdi.

***

Savaş her egemen kesim tarafından kendi uyruklarına karşı verilmektedir ve savaşın amacı toprak ele geçirmek ya da toprak yitirmeyi önlemek değil, toplum yapısının hiç değişmeden sürmesini sağlamaktır.

***

Savaşın asıl yaptığı, yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaşta kullanılan silahlar yok edilmese bile, silah yapımı tüketilebilecek herhangi bir şey üretmeksizin işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur. Sözgelimi, bir yüzen kalede, birkaç yüz şilebin yapımında kullanılacak emek yatar. Sonunda, kimseye somut bir yarar sağlamadan sökülüp hurdaya çıkarılır ve yeniden büyük emekler harcanarak yeni bir yüzen kale yapılır. Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Uygulamada, halkın gereksinimleri hiçbir zaman yeterince değerlendirilmediği için, sonunda zorunlu gereksinimlerin yarısı hep eksik kalır, ama bu bir avantaj olarak görülür.

***

Zenginlik bir kez genelleşti mi ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında zenginliğin eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık iktidarın küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada uzun süre ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi.

***

Partinin amacı yalnızca, kadınlarla erkeklerin arasında, sonradan denetleyemeyeceği bağların oluşmasının önüne geçmek değildi. Asıl amacı, cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktı. Sevgi değil de, ister evlilikte olsun, ister evlilik dışı olsun, cinsellikti tehlikeli kabul edilen. Parti üyeleri arasındaki tüm evliliklerin, bir komite tarafından onaylanması gerekiyordu. Bu komite, ilkelerini açıklamamakla birlikte, eğer çiftleri birbirlerine fiziksel olarak bağlandıklarını fark ederse bu evliliği onaylamazdı. Evliliğin tek amacı, partinin hizmetine verilecek çocuklar üretmekti. Cinsel birleşme lavman yapmak gibi iç bulandıran bir işlem olarak düşünülmeliydi. Bu açıkça belirtilmez, ama çocukluğundan başlayarak, her parti üyesinin içine işlenirdi. Hatta her iki cins için bekareti özendiren, gençlik anti-seks örgütü gibi kuruluşlar vardı. … Parti, cinsel içgüdüyü öldürmeye, öldüremediği durumlarda da bozmaya ya da kirletmeye çalışıyordu.

***

Oysa proleterler, kendi güçlerinin bilincine bir varabilseler, belki gizli etkinlikler yürütmeye bile gerek kalmayacaktı. Yalnızca ayağa kalkıp, sırtına konan sinekleri savuşturan bir at gibi silkinmeleri yetecekti. İsteseler, partiyi akşamdan sabaha yerle bir edebilirlerdi. Hiç kuşkusuz, önünde sonunda akılları başlarına gelecekti.

***

Önünde diz çöküp ellerini ellerine aldı.

“Daha önce de yaptın mı bunu?”

“Tabii. Yüzlerce kez yaptım… Yüzlerce kez olmasa da pek çok kez. ”

“Parti üyeleriyle mi?”

“Evet, hep parti üyeleriyle. ”

“İç parti üyeleriyle mi?”

“Yok, o alçaklarla hiç yapmadım. Ama bir sürüsü eline fırsat geçse yapmak için neler vermez. Herkese azizlik taslarlar, yutturabildiklerine tabii.“

Winston’ın yüreğine su serpilmişti. Demek Julia bunu pek çok kez yapmıştı; keşke yüzlerce, binlerce kez yapmış olsaydı. Yozluğu anıştıran her şey onda her zaman çılgınca bir umut doğururdu. Kim bilir, belki de parti içten içe çürümüştü, emek ve özveriye tapınma kötülükleri örtbas eden bir yalandan başka bir şey değildi belki de. Ah, hepsine birden cüzam yanda frengi bulaştırmak ne kadar da hoş olurdu! Parti’yi çürütmek, güçsüz kılmak, yerle bir etmek için neler vermezdi! Julia’yı da aşağıya çekti; şimdi ikisi de dizlerinin üstünde, yüz yüzeydiler.
“Bak. Ne kadar çok erkekle yattıysan, seni o kadar çok seviyorum. Anladın mı?

***

– Kaç parmak görüyorsun, Winston?

– Dört.

İbre altmışa yükseldi.

– Şimdi kaç parmak Winston?

– Dört! Dört! Başka ne diyebilirim ki? Dört!

İbre yeniden yükselmiş olmalıydı, ama Winston kadrana bakamıyordu. O kaba, acımazsız yüzden ve dört parmaktan başka bir şey görmüyordu. Parmaklar gözlerinin önünde dev bir sütun gibi dikiliyordu, bulanık ve titreşir gibiydiler, ama dört tane oldukları kesindi.

– Kaç parmak var Winston?
– Dört! Kesin şunu, kesin! Nasıl yaparsınız? Dört! Dört!
– Kaç parmak var, Winston?
– Beş! Beş! Beş!
– Hayır, Winston, yararı yok. Yalan söylüyorsun. Hala dört olduğunu düşünüyorsun. Söyle lütfen kaç parmak var?
– Dört! Beş! Dört! Siz ne diyorsanız o. Yeter ki kesin durdurun şu acıyı.
Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Tüm yerküreyi sarmış bir kesmin barut kokusuyla nefeslenmek, nükleer bir çöpe dönmüş bu sarhoş topraklarda uyuklamaktan öte söyleyecek yeni bir sözümüz yok gibi… Cinsellikte, aile yapısında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer yüzeylerinde bizi kuşatan bir çürüme hali yaşıyoruz. Kulağımızda çınlayan bomba sesleri, dumanı tüten bir toprak ve makinelerin kuşattığı koca bir evren.

Bir seçimle yüz yüzeyiz. Kaskatı kesilmiş uzuvlarımızı, anlamsız çizgilerle yüklü yüzümüzü duygusuzca geleceğe taşımak. Ya da kendi benliğimizin derinindeki gerçeği uyandırmak.. Bizi insan yapan özü biçimlendirmek. Yeniden yaratmak kendini ve insanlaşabilmenin parametrelerinde dolanmak. Yoksa kırılgan gözlerimiz içine kaçacak, yoksa yüreğimiz ölü doğacak yeni güne. Cesaret umudumuz olmalı, umut cesaretimizden öte… Çünkü cesaret, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir. Çünkü insan varlığında oluş (being) ve oluşuşu (becoming) olanaklı kılmak için cesaret şarttır. Bir meşe palamudu değiliz ki hem ya da bir enik, kendimizi yazgının otomatik işleyişine bırakalım.. İnsan olmak külfetli şey, bir karar verme yetisiyle ve bu kararlara bağlanışla ilgili insan.. Değer ve onura günden güne verdiği kararla ulaşır insan.. Belki de çoğunca ‘Hayır’ diyebilmekle Albert Camus’nün dediği gibi… Kendi için öngörülene, dayatmacılığa ve halihazırda olana (status que) başkaldırmakla başlar.

Başkaldırı bir oluşma sanrısıdır. Ateşi çalan Prometheus’un edimidir. Yeni bir biçim, yeni bir dil ve yeni bir tavırla durmaktır yaşama karşı.

Yaratma ediminden söz ediyorum, cesaretle iç içe geçmiş bir varoluş serüveninden… Ve insan, psikoloji, felsefe ve sanat ekseninde ünlü Amerikalı varoluşçu psikoterapist Rollo May’in unutulmaz yapıtı Yaratma Cesareti ile aydınlatacağız bu serüveni…

May, insanlar herhangi bir etki biçiminde bütünleneceklerse, bir yasaklar yığını altında yitmiş olan kişiliklerinin “yitik” yanlarını ele geçirmelidirler (s. 123) diyor. Yaratıcılığı bir bilinçsizlik, bir kendinden geçmenin ötesinde, kendiyle tümleşmiş, bilinçli bir itkiyle dönüştürülen bir enerji olarak niteliyor. O terapi evresinde birçok hastasından elde ettiği deneyimle özellikle çocukların sanatına değinerek “Nesnel olmayan sanatla apaçık benzerliğine karşın, henüz otantik olgun sanat için gereken gerilimden yoksundur” (s. 123) diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor. Çünkü May yaratıyı salt kendiliğindenliğe değil tam da bunu belli ölçüde yönlendiren dehaya bağlıyor burada. Şöyle diyor: “Yaratıcılık kendiliğindenlik ve sınırlamalar arasındaki gerilimden doğar, sınırlamalar (nehrin kıyıları gibi) kendiliğindenliği sanat ya da şiir eseri için aslolan farklı biçimlere zorlar.” (s. 122)

Sınırlamalar kuşkusuz yaratıcı sürecin başlangıcını oluşturur. Çelişki sınırları öngörür ve sınırlarla mücadele gerçekte yaratıcı üretimlerin kaynağıdır. Sınırlar onlarsız akan bir nehrin yerküre üzerinde yayılıp gideceği ve nehrin onlarsız olmaz kıyıları gibi gereklidir. Yani, nehir ve kıyılar arasındaki gerilimle kurulmuştur. Sanat da aynı şekilde kendi doğumunun zorunlu etmeni olarak sınırları gerektirir.

İnsanlık tarihinin farklı evreleri göz önünde bulundurulursa sınır ve çelişkilerin her dönemde kışkırtıcı bir unsur olduğu görülebilir. Tabii burada özde bir oyun varlığı olan insanın çocuğunkine ya da ilkellerinkine benzer bir içtepiyle içinde bulunduğu psişik süreçleri biçimlendiren bir tavır sergilediğini hatırlamamız ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünlerin ne denli sanat eseri ile örtüştüğünü irdelememiz gerekiyor. Gerek bir ilkelde gerekse bir çocukta yaşamı ve doğayı algılama biçimi benzerdir. Yani bir ilkel doğayı ve çevresindeki yaratıkları yorumlayamadığı için büyü yoluyla onu etkilemeyi ve o korku durumundan bu edim sayesinde kurtulmaya çalışır. Burada amaç sanat üretmek ya da yeni bir varlık, yeni bir realite ortaya atmaktan çok uzaktır. Ama dolaylı olarak bir yorum kültürü gelişir. Burada insanın ilksel ihtiyaçlarının ötesinde aşkın bir gerçeklik gelişedurur. Sanatın ve büyünün bu anlamda aynı kökten beslendikleri bilinir bu yüzden de…

Olgunlaşan kişinin sanatı, er ya da geç sınırlamalardan çıkan ve olgun sanatın tüm biçimlerinde bulunan diyalektik gerilimin kendini ilişkiye sokmalıdır. “Michelangelo’nun kıvranan esirleri, Van Gogh’un vahşice bükülen selvileri, Cezanne’ın bize sonsuz bir baharın tazeliğini anımsatan nefis sarı-yeşil Güney Fransa peyzajları… Bu eserler kendiliğindenliğe sahipken, bir yandan da gerilimin içkinleştirilmesinden gelen olgun niteliğe de sahiptirler. Bu onları “ilginç”likten daha öte kılar, onları büyük kılar. Sanat eserinde varolan hâkim olunmuş ve aşılmış gerilim, sanatçıların sınırlamalar ile sınırlamalara karşı başarılı mücadelelerinin sonucudur. (s. 123)

Karşılaşmanın yoğunluğu

Ne isimlerle adlandırılırsa adlandırılsın has yaratıcılık, bir bilinç artışı ile ilgilidir. Bu bilinç artışı kişinin dışarıdan gelen etkilere olan duyarlılığı ve karşılaşma anındaki belirgin nörolojik değişikliklerle kendini ele verir: Kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar ve canlanan sahnenin belirginleşmesi için gözlerin kısılıp görüşün daralması ve çevredeki tüm diğer şeylerin silikleşmesi ile sonuçlanır adeta… Tüm bunlar, otonom sinir sisteminin (rahatlık, huzur ve beslenmeyle ilgili olan) parasempatik bölümünün işlevinin engellenmesiyle ortaya çıkar. Artık hâkim olan sempatik sinir sistemidir. Bu noktada Walter B. Cannon’un kaçma-savaşma mekanizması olarak anlattığı görüntü çıkıyor karşımıza. Organizmanın kaçmak veya savaşmak için harekete geçirilmesi… Bu, geniş anlamda kaygı ve korkuda bulunduğumuzun nörolojik karşılığıdır.

Sanatçının ya da yaratıcı bilim adamının karşılaştığı kaygı ya da korku değildir, coşkudur. Bir tür şişkinliğin, sancılı bir gebeliğin dışlaştırılması sonucunda oluşan bir rahatlamadır. Duyumlar sonucu gerginleşen bedenin doğurganlığı… Bu elbette bir süredir devam eden yüklemenin belli zihinsel süreçlerle biçimlenişidir. Duygulanımlar bizim neden olduğumuz şeyler (eylemler) değil, başımıza gelen durumlardır (tutku). Tutku yani passion Latince pati (acı çekmek) ve Yunanca pathos sözcüğünden gelir. İngilizce edilgen (passive) ve hasta (patient) aynı pati kökünden türemişlerdir. Oysa sanatçının içinde bulunduğu süreci tutku sözüyle betimlememiz mümkün değildir. May’e göre “Yaratım sırasında kişiyi edilgin duruma, sınırlanmaya düşüren duygulanımların tersine, ego sınırlarının tümüyle çözüldüğü bir duygulanım tipinden ‘aşkın’ bir durumdan söz etmek gerekir. Bu da vecd ve coşku duygulanımlarından başka bir şey değildir.” (s. 30) May, bu durumlardan, egonun dünyayla kendi sınırlarını aşarak sonsuzca ilişkiye girdiği anlar olarak bahsediyor.

Vecd, yaratıcı edim esnasında cereyan eden bilinç yoğunlaşması için kullanılan kesin terimdir. Ama vecd sadece bir Baküs “koyvermesi olarak düşünülmemelidir; vecd, bilinçaltı ve bilinçdışı bilinçle birlik halinde işlediği tüm benliği içerir. Böylece us dışı değil daha çok us üstüdür. Vecd, entelektüel, iradi ve duygulanımsal işlevlerin her birinden rol almalarını sağlar. Bu da daha çok kendini bırakmakla bağıntılıdır ve kişiliğin tüm yüzeylerinde birden bir farkındalık artışıdır.

Ama burada özellikle işaret etmemiz gereken bir nokta var “karşılaşmanın yoğunluğu”nun yaratıcılığın Dionysian yanıyla özdeşleştirilmemesi gerektiği. Bu Dionysian sözcüğünün yaratıcı çalışmalar üzerine yazılmış kitaplarda sıkça geçtiğini biliyoruz. Özellikle Nietzsche’nin “Trajedi’nin Doğuşu”nda yaratı anını sık sık bu kavramla ilintilendirdiğini biliyoruz. Sarhoşluk ve vecd hallerinin Yunan tanrısının isminden alınan bu terim, vitalitenin kabarışının, antik Dionysos şenliklerine niteliğini veren kendini bırakışı ima eder. Bir esrime durumu, bilincin yok olduğu bir süreçtir ifadelendirilen… Nietzsche yaratıcılığın ancak bilincin ölüm anında olabileceğini söylemiştir. Ama yine Nietzsche yükselen vitaliteye ilişkin Dionysos ilkesi ile diyalektik bir karşıtlık olarak biçim ve ussal düzene ilişkin Apollon ilkesini de karşılıklı devinen bir ilke olarak ortaya koymaktan geri durmaz.

Yoğunlaşmanın Dionysian çehresi May tarafından pek benimsenmez. Nitekim May, sarhoşluğun ya da içki ile yaratım sürecine giren sanatçının gerçeklerle yüzleşmek ya da karşılaşmanın ötesinde bir kaçış evresinde olduğunu savlıyor. “Alkol ya da yatıştırıcı ilaçlar alındığında vitalitenin kabarışı ve diğer etkiler üzerine yapılan psikolojik araştırmalar ilginçtir, ama bunu, karşılaşmayla birlikte ortaya çıkan yoğunluktan kesin bir şekilde ayırmak gerek. Karşılaşma kendi başına olan bir şey değildir, çünkü biz kendimiz öznel olarak değişmiş oluruz; karşılaşma daha çok nesnel dünyayla gerçek bir ilişkiyi temsil eder.” (s. 69)

May’in burada özellikle sarhoşluk ve ilaç alımının fiziksel bir noksanlık olarak etkisini nitelerken, sanat tarihi boyunca beliren önemli figürleri göz ardı ettiğine tanık oluyoruz. Afyon, absent, alkol ve bazı uyuşturucu maddelerle hayal dünyasının derinliklerinde dolanan Salvador Dali, Jackson Pollock, Arthur Rimbaud ve şu an sıralayamadığımız birçok önemli ismin yaratım sürecinde bir tür içsel yolculuğa çıkıp, bilinçdışı devreleri harekete geçirmek için böylesine yöntemleri tercih ettiğini biliyoruz. Öyleyse burada zihnin işlevi ve yüklenen bilgi unsurları devreye giriyor. Yani entelektüel olarak var olan bir değer evreninin kurcalanması için gerekli uyarımlar… Güncelliğe çekilmemiş ve bastırılmış yaşantıların zihnin kontrol mekanizmalarını yıkarak açığa çıkarılması…

20. yüzyılın hemen başlarında Freud ve diğer önemli psikiyatrların düşüncelerinden yola çıkarak sürrealizmi (Gerçeküstücülük) ortaya atan sanatçılar, normatif değerlerle sınırlanan ve toplumun biçimlendirdiği değerler evreniyle şartlanan bireyin yaratı konusunda sınırlı kalacağı ve sürekli dışlanan, bilinçdışına itilen kimi yaşantıların ortaya çıkarılmasıyla hastalıklı bireyin yeni bir gerçeklik ortaya koyacağını ileri sürmeleri anlamlı görünür. Karşılaşma olayı böylece nesnel evrenden, bunu içerimleyen ve farklı bir bileşkede depolayan usdışı bir evrene çekilmiştir. Yaratım tümüyle kendiyle karşılaşma ve bilinç dışı itkilerle yüzleşmekse pekâlâ bunu da düşünmek gerektiği ortadadır. Yoğunlaşma (consantration) kişinin belirli koşullardaki ifadesidir. Bunun özünde içsel bir zenginlik ve o ana yönelik bir istem ve hazırlık gerektirir. Yoksa içsel dünyası güdük bir bireyin yaratım sürecine girmesi o denli zordur. Sanatçı nevrozlu mudur?

Sanatçılar için ileri sürülen önemli iddialardan biri de onun nevrozlu bir hasta olduğu yönündedir. Özellikle Freud; Dostoyevski, Beethoven vb. sanatçıların yaşamları ve yarattıkları eserler üzerine kendince bir incelemeye gitmiş ve elde ettiği çıkarımlarla bu iddiaları ileri sürmüştü. May, yaratı sürecini psikolojik açıdan irdelerken bu konuya da parmak basıyor: “Yaratıcılığın kendi özel kültürümüzde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak –Van Gogh çıldırıya kapıldı, Gaugin içe kapanık (schizoid) görünüyor, Poe alkolikti ve Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. Yaratıcılık ve özgünlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçık. Ama, bu zorunlu olarak, yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmez. Yaratıcılığın nevrozla bütünleşmesi karşımıza bir ikilem çıkarır –yani, sanatçıların nevrozunu psikanalizle tedavi edersek artık yaratmayacaklar mı? Diğerleri gibi bu çatallanmanın kökü de indirgemeci kuramlarda. Daha ileri gidersek, yüceltme ile (sublimation) ima edildiği gibi, affekt ya da dürtünün aktarılıp (transfer) yer değiştirmesi yoluyla yaratıyorsak ya da yaratıcılığımız telafi ile kastedildiği gibi, sadece bir başka şeyi başarmaya çabalamanın yan ürünü ise, tam da yaratıcı edimimizin değeri bir sahte değer olmaz mı? Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın de nevroz olduğunu sokuşturmaya çalışan bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız (s. 62). May düşüncelerinde son derece haklı görünüyor. Ama burada özellikle büyük sanatçılarla özdeşleşen bu ruh halini, kimi sapkın tavırları ele almamız gerekirse, farklı noktalara değinmemiz gerekir.

Çoğu toplum dışı kalan ya da onla bütünleşmeyen yaratıcı birey zaten normalin ötesinde düşünen ya da algılayan bir özelliğe sahiptir. Bu uzlaşmazlık yaratıcıyı kendi iç âleminde bir tür hesaplaşmaya götürür ki bu da onu içinden çıkılmaz bir savaşıma sürükler. Paul Tillich’in çok güzel belirttiği gibi, sanatçılar Tanrı’ya, Tanrı’nın ötesindeki Tanrı adına başkaldırdılar. Tanrı’nın ötesindeki Tanrı’nın sürekli ortaya çıkması dinsel alandaki yaratıcı cesaretin göstergesidir. Çünkü sanatçılar varolana, yaratılmış olana razı olmayan, onun ötesinde yeni bir gerçekliğe koşan cesur maceraperestlerdir. Yaratıcı ruhlarını bu macera ve bitip tükenmeyen arayış tutkusundan alırlar. Sanatçılar genellikle iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Çünkü sanatçılar, insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır. James Joyce’un dediği gibi “Soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek”… Vicdan, her şeyden önce sanatçının semboller ve biçimlerden türetilen esinden yaratılıp çıkarılır. Her otantik sanatçı yapmakta olduğunun farkında olmasa bile, soyunun vicdanının yaratılmasına içten bağlanmıştır. Sanatçı, bilinçli bir niyetle ahlak yaratmaz, o sadece varlığında kendini gösteren görüyü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir. Ama sonra, sanatçının gördüğü ve –Giotto’nun Rönesans’ın biçimlerini yaratışı gibi– yarattığı sembollerden, toplumun etik yapısı yontulacaktır.

Picasso’nun haklı tabiriyle “Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.” Gelenekleşmiş ve sığlaşmış yapıları aşındırıp çağın mantığını taşıyan bireylerdir yaratıcılar. Sontag’ın sözleriyle “Her çağ kendi tinsellik tasarısını kendisi için yeniden bulmalıdır… Modern çağda tinsellik için en etkin metafor ‘sanat’tır.” Bu evrimsel bir süreçtir. Yaratıcılık kendinden önce gelen hiçten türer. Yaratıcılık açıklanamaz: Yaratıcılık özgürlüğün gizidir. Özgürlüğün gizi ölçülmez derinliktedir ve açıklanamaz… Hiçten yaratma olanağını reddedenler, kaçınılmaz biçimde, yaratıcılığı, belirlenmiş bir düzenin içinde oturtmak zorundadırlar, böylece de yaratıcılığın özgürlüğünü inkâr etmiş olurlar. Özgürlüğü tanıyan ve belirlenimciliği istemeyenler de özgürlüğü ussallaştırmaya çalışmışlardır. Oysa ki özgürlüğün ussallaştırılması, özgürlüğün sınırsız gücü inkâr edildiği için bizzat belirlenimciliktir. Kant’ın dediği gibi “Sanat ussal olarak ifadelendirilemeyen, metafizik bir alana kayar. Bu yüzden sonsuz bir özgürlüğe sahiptir.”

Yaratının doğası

Musevilik ve Hıristiyanlıkta, 10 Emir’in ikincisi şöyle tembihler: “Kendine oyma bir put yapmayacaksın, ya da yukarıdaki gökte, ya da aşağıdaki toprakta, ya da toprak altındaki suda bulunanlara benzer bir şey yapmayacaksın.” Bu emrin görünürdeki amacının Musevi halkının, putçuluğun yaygın olduğu o zamanlarda puta taparlığa karşı korumak olduğundan emin olsak da bu toplumların bağımsız endişesini dile getiren sanatçılarına ket vurduğu da bir gerçek. Çünkü şairler, ermişler ve sanatçıların toplumun kendini korumaya adadığı status que’yu tehdit eden kişiler olduğu da göz önünde bulundurulursa durum karmaşıklaşır. Çünkü bilindiği gibi sanat Rönesans’a dek dinsel bir baskının etkisi altında kalmış ve kutsal olana hizmet etmiştir büyük ölçüde. Kısmen Antik Yunan’da var olan bir gerçeklik, Rönesans’la canlanmış ve doğaya egemen olan aklın utkusu canlanmıştır. Doğayı deneyimleyen aklın kendi gerçekliğini dayatmasıyla belirir modern dönemin doğası… Kant’ın haklı söylemiyle nesneler bizimle basit biçimde konuşmazlar artık: Kendilerini, bizim onları bilme yollarımıza uydururlar da. O halde zihin dünyayı etkin biçimde tekrar biçimlendirme kaygısıdır. Yaratının doğasında da var olan giz işte tam da burada yatmaktadır. Rollo May’in dediği gibi “Yeni bir biçim için duyduğumuz tutku, dünyayı gereksinim ve arzularımıza elverir kılma özlemimizi ve daha önemlisi, kendimizi önem taşıyor olarak yaşama özlemimizi ifade eder.” (s. 134) Yaratma ediminin hiçbir insana yabancı olmadığını, kendi varlığımızı ve insanlığımızı keşfetmek için cesur bir savaşıma gereksinim duyduğumuzu hatırlatan cesur bir yapıt May’inYaratma Cesareti… Kaybettiğimiz benliğimizin karanlık dehlizlerinde bizi kendimize davet eden güçlü bir sese kulak vermekle başlamalıyız yeni güne… Esaretin prangalarından kurtulup, bizi kendimize hapseden içsel duvarları yıkmak için cesur bir çağrı May’inki… Koca bir hiçlikten sıyrılıp varoluşa adım atmak için ne bekliyoruz öyleyse…

Rollo May
Rıfat Şahiner, “Yaratıcı bir cesaret üzerine”
Cumhuriyet Kitap, 14 Ekim 1999
"İnsan aşık olduğu zaman hep kendi kendini aldatmakla işe başlar, başkalarını aldatmakla sona erdirir. Dünyamızın romantizm dediği işte budur."

Oscar Wilde - Dorian Gray'in Portresi
“Tanrı evrenin sessizliğidir ve insan bu sessizliğe anlam veren yakarıştır.”

— José Saramago, The Notebook (2008)
"Şiddetli kötülük isteği, kutsalın –asla tersyüz edilmiş halinden daha büyük olmayan– o derin anlamını açığa çıkarma çabasında kendini gösterir."

Edebiyat ve Kötülük (1957)
"Hiçbir toplu yaşam yok ki kendimiz olma yükünü omuzlarımızdan alsın ve bizi bir fikir sahibi olmaktan bağışık kılsın; ama hiçbir ‘iç’ yaşam da yok ki başkasıyla ilişkilerimizin bir ilk denemesi olmasın. Hem bireysel hem toplu bir geçmişimiz ve vücudumuz olduğundan dolayı düştüğümüz bu ikircikli durumda asla bir dinginlik bulamayız, ayrılıklarımızı hep azaltmaya çalışmamız gerekir, anlaşılmamış sözlerimizi açıklamamız gerekir ve başkasını algılamamız gerekir."

Maurice Merleau-Ponty, ‘Algılanan Dünya: Sohbetler’
zamanın dışında kalmamızı sağlayan bilinci, tersi anlam -kişi, yaşamını bir başkasında görmesi üzerine:

beni yönlendiren, beni besleyen, benden oluşan, beni etkileyen, kuran ve parçalayan şeyin içine baktığımda yine kendimi görüyorum.

yani sözgelimi —o’ndan oluşmuş gibi görünen
ben bütünü,
kendim olabildiğim için var, o geldi —o istedi, —oldu diye değil.
“[With the pandemic,] who now could deny that to be a body at all is to be bound up with other living creatures, with surfaces, and the elements, including the air that belongs to no one and everyone?”

“[Pandemiyle beraber,] artık bir beden olmanın diğer canlılarla, yüzeylerle ve hiç kimseye ait olmayan ve herkese ait olan hava da dahil tüm elementlerle bağlantılı olduğunu kim inkâr edebilir?”

— Judith Butler, “Creating an Inhabitable World for Humans Means Dismantling Rigid Forms of Individuality”
“As the housewife who has scrubbed the floor sees to it that the door is shut, so that the dog does not come in and undo all her work with his muddy paws, so religious and philosophical thinkers have gone to some pains to see that no animals enter and upset their system of ethics.”

“Tıpkı yerleri silmiş evkadınının, köpek içeri girip çamurlu patileriyle onun yaptığı tüm işi berbat etmesin diye, kapının kapalı olduğunu kontrol etmesi gibi; teologlar ve filozoflar da ahlâk sistemlerini kurarken, hiçbir hayvan içeri girip ortalığı kirletmesin diye, sistemlerinin kapısını hayvanlara aynı gayret ve titizlikle kapalı tutmuştur.”
“The boundaries which divide Life from Death are at best shadowy and vague. Who shall say where the one ends, and where the other begins?” - Poe

“Yaşamı ölümden ayıran sınırlar fazlasıyla bulanık ve muğlaktır. Birinin nerede bitip öbürünün nerede başlayacağını kim bilebilir ki?” - Poe

The Premature Burial
1844
“All the world-historical events on this planet—not only the current ones but also past events, whose love of life knows no shame—have only one desire: to set up a rendezvous wherever they suppose us to be present....But what if one refuses to allow oneself to be chased away? Then boredom becomes the only proper occupation, since it provides a kind of guarantee that one is, so to speak, still in control of one’s own existence. If one were never bored, one would presumably not really be present at all and would thus be merely one more object of boredom....But if indeed one is present, one would have no choice but to be bored by the ubiquitous abstract racket that does not allow one to exist, and, at the same time, to find oneself boring for existing in it.”

“Şu yeryüzünde yer alan dünya tarihinin utanmak bilmez yaşam hırsıyla dolu tüm olaylarının (salt şimdikiler değil, geçmiştekilerin de) tek isteği vardır: bizi nerede istiyorlarsa orada bir buluşma belirlemek [‘Şu saatte şurada olmalıyım.’]. Ama eğer kişi orada mevcut olacaksa, o zaman, kişinin gerçekten varolmasına asla izin vermeyen, her yerde hazır ve nazır [her şeyin ‘zamana’ göre bir sıradüzenine konulmuş olduğu, bir ‘yeri ve zamanının’ olduğu] o soyut tezgâhtan sıkılmaktan ve aynı zamanda bu tezgâh içinde varolduğu için kendisini sıkıcı bulmaktan başka seçeneği yoktur.”

— Siegfried Kracauer, “Boredom” (1924)
"Aşkın ne olduğunu, ne olmadığını hala anlayabilmiş değilim Ferhundeciğim. Bana güzel, akıllı, zeki olduğumu söyleyenlere bazen içimden ‘eee peki sana ne!’ diyorum, bazen de kendi kendime soruyorum: Güzel olsam bile (onlara öyle gelsem bile gerçekten) benden daha güzel olanla karşılaştıklarında ne olacak? Benden daha zekisini, daha dürüstünü (sanki asıl aradıkları dürüstlük mü? o da ayrı ya), daha üstününü diyelim, bulduklarında beni bir kenara iteceklerse bunun adına neden sevgi diyeceğim ve ben de onlara (ya da muhayyel o'na) ben de seni seviyorum diyeceğim. Bu ne kadar ucuz, ne kadar sıradan bir olgu. Yahut da diyelim ki benden üstün olanı buldukları halde, içleri onu çektiği halde, kendilerini tutup (ahlak adına, vicdan adına her neyse) benimle kalacak olurlarsa da ne kadar büyük zül olur benim için! böyle bir alışverişi nasıl kabullenirim ben? Ben mutlak olanı, kalıcı ve sürekli olanı isteyebilirim ancak, ama mutlak olan diye bir şey var mı dostum?"

Leylâ Erbil - Mektup Aşkları
video



"Özellikle "istisna hali" kavramı ile tanıdığımız Giorgio Agamben, günümüzün yaşayan en büyük düşünürlerinden biridir. Siyaset felsefesi üzerinde çeşitli çalışmaları bulunan 79 yaşındaki Agamben, 2020'de dünyanın salgın ile yeni bir "olağanüstü hal"in içine girdiği zamanda, herkesin birlik, dayanışma, sağduyu çağrılarıyla yararlı olup olmayacağı bilinmeyen ve hatta sonucu nerelere varılacağı kestirilemeyen birtakım yasaklar ve zorunluluklar istediği bir dönemde, geleneksel ve sosyal medya üzerinden hemen herkesin topyekûn bir biçimde tek sesli olarak ifade ettiği görüşlere karşı mesafesini koymuş ve bunların, daha doğrusu, ortada var olduğu görünen salgın ile yürütülen mücadelenin kapsam, içerik ve sınırlarını tartışmaya açmıştır. Bu cesurca hamlesi yüzünden de çok güçlü saldırılara maruz kalmıştır.

Agamben'in temel olarak ifade ettiği şey, ortaya çıkan bu "yeni olağanüstü hal" ile devletlerin ve kurumların medya propagandası ile kendi yetki ve sınırlarını salgınla mücadeleye bir katkısı olmayacak ve fakat sadece bu devlet, kurum ve kuruluşların faydasına olacak biçimde genişlettiğiydi. Diğer bir deyişle, salgın fikri ve hatta korkusu üzerinden temel insan haklarının "istisna hal" ile yok sayılarak, devletlerin egemenlik alanlarının genişlediği, sermayenin el değiştirmesini olumlu bulan kurumlarca da bu panik ve korku halinin salgından ve hastalıktan tamamen bağımsız bir biçimde korunup yayıldığını ifade ediyor Agamben.

İtalya özelinde bir örnek sunarak, artık yasama organı olan meclisin değil, yürütme organı olan hükümetin kararnameler ile devleti ve toplumu yönettiğini, bu biçimde yetki alanını aştığını ve aşılan bu yetki alanının artık eskisi gibi daraltılamayacağını belirten Agamben, özgürlüklerimizin neredeyse rızamızla elimizden alındığını, oldukça hassas bir yapıda olan demokrasinin normalleşen bu "istisna hali" veya "olağansütü hal" ile birden bire yıkılıp yok olabileceğini söylüyor."

Çeviri: Ümid Gurbanov