bende yarattığı
‘bekleme’, ‘birleşme’ ve ‘olma’
tasarımıyla dünya—

artık
bekleyemediklerimle
yanıltıcı—

(kendimin dışında biçimlenen)
anlamın peşinde
yürüyor.

bir çerçeve içerisinde bırakılmış
‘şey’: —boşalan
ve değişen,

—ne ki:
sonunda ‘öteki’ olan.
"zekâ bir ahlak kategorisidir. duygu ile anlamanın birbirinden ayrılması -ki ahmağın aklanması ve aziz mertebesine çıkarılması da böylece mümkün olur- insanın birbirinden kopuk işlevlere bölünmesini hipostazlaştırır. mankafaya düzülen övgülerde gizli bir kaygı da vardır: koparılmış parçaların yeniden birleşerek bu sakatlığa son vermesinden korkuluyordur. "bir zihnin ve bir kalbin varsa eğer," der hölderlin bir şiirinde, "yalnız birini göster. ikisini de mahkûm ederler, ikisini de gösterirsen.""
“Öğrenirsin ki sahip olmanın geçmiş zaman kipi açlıktır.
Neredeyse her isteme
o şeyin bitmesini istemektir.”

“Dağın Pazarlanması”
Yaşam bana hep kök gövdeden beslenen bir bitkiyi anımsatır. Yaşamın kök gövdesinde saklandığı ve görünmez olduğu doğrudur. Toprağın üzerinde görünense yalnızca tek bir yaz dayanır; sonra da solar gider. Kısa ömürlü bir görüntü bu. Yaşamların ve medeniyetlerin sonu gelmeyen oluşumlarını ve yok olup gidişlerini düşündüğümüzde mutlak bir hiçliğin etkisinden kurtulamayız. Buna karşın ben, hiçbir zaman sonsuz akışın altında yaşayan ve sürekliliği olan bir şeyin var olduğu duygusunu yitirmedim.

Gördüğümüz geçici bir tomurcuktur. Kök gövdeyse kalıcıdır.

Anılar, Düşler, Düşünceler

***

Bize çok yakın oldukları ve bizim bilmezliğimizi paylaştıkları için bizim gibi ruhları olan tüm sıcak kanlı hayvanları çok seviyor ve birbirimizi içgüdüsel yollarla anladığımızı düşünüyordum. Konuşmak, keskinleşmiş bir bilinç ve bilim dışında, onlarda var olmanın temel öğelerini; sevinci ve acıyı, sevgi ve nefreti, açlığı ve susuzluğu, korku ve güveni, paylaşıyoruz. Alışılmış anlamda bilime hayranlık duymama karşın, onun bizi tanrının dünyasına yabancılaştırdığı ve bunun sonucunda hayvanlarda olmayan bir bozulmaya yol açtığını düşünüyordum. Hayvanlar sevecen ve sadıktılar, değişken değillerdi. Onlara güvenebilirdiniz. İnsanlara gelince; onlara her zamankinden daha az güveniyordum.

Anılar, Düşler, Düşünceler

***

Ruh bedenden çok daha karmaşık ve ulaşılmazdır. Şöyle diyebilirim: Birey, bilincine varabilirse dünyanın yarısının ruhtan oluştuğunu anlar. Bu nedenle, ruh bireysel bir sorun değil bir dünya sorunsalıdır ve bir psikiyatrist tüm dünyayla uğraşmak zorundadır.

Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında. Her şey ruhumuzun doğru dürüst işlevini yerine getirip getirmemesine bağlı. Bu günlerde birileri kendilerini tutamazsa bir hidrojen bombası patlaması işten bile değil.

Anılar, Düşler, Düşünceler

***

Freud’un bana: ‘Sevgili Jung, cinsellik kuramından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğine söz ver. Bu çok önemli. Bunu aşılmaz bir kale, bir dogma haline getirmemiz gerekli’ dediğini çok iyi anımsıyorum. Bu sözleri, bir babanın oğluna, ‘Bana tek bir söz ver oğlum. Her pazar günü kiliseye gideceksin’ dediği gibi büyük bir duygusallık içinde söylemişti. Biraz şaşırarak, ‘Neye karşı bu kale?’ diye sormuştum. Bu sorumu, ‘Kara çamur seline karşı’ diye yanıtlamış, sonra da, biraz duraksayarak, ‘Doğaüstü güçlere karşı’ diye eklemişti. Özellikle, ‘Dogma’ ve ‘Kale’ sözcüklerinden kaygılanmıştım çünkü bir ‘Dogma’, o düşünceye duyulan kuşkuları bir kalemde silmek amacıyla kurulan ve tartışmaya açık olmayan bir inançtır ve bu inancın artık bilimsel değerlendirmeyle bir ilgisi kalmaz; bireysel bir güç dürtüsüne dönüşür.

Anılar, Düşler, Düşünceler

***

Eleştirel mantık, birçok mitsel kavram gibi, ölümden sonra yaşam düşüncesini de kabul etmiyor. Bunun tek nedeni, günümüzde insanların çoğunun, kendilerini yalnızca bilinçleriyle özdeşleştirmeleri ve yalnızca, kendileriyle ilgili bildiklerinden oluştuklarını düşünmeleri olabilir.

Anılar, Düşler, Düşünceler

***

İnsan için can alıcı soru şudur: Sonsuzluğun bir parçası mısın, yoksa değil misin? Tüm yaşamının kriteri budur. Asıl olanın sonsuzluk olduğunu bilsek, ilgimizi boş şeylere vermekten ve hiçbir önemi olmayan amaçlara yönelmekten vazgeçebilir miyiz? Bunu yapabilsek, dünyayı, sahip olduğumuzu sandığımız güzellik ve yetenek gibi iyi nitelikleri bize vermesi için zorlayabilirdik.

Anılar, Düşler, Düşünceler

***

Diğer semboller

Rüyalarla ilgili bir teorim yok. Nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyorum rüyaların. Ayrıca, benim onları ele alma biçimimin bilimsel bir yöntem sayılabileceğinden bile emin değilim. Belirsiz ve kişinin o anki keyfine çok bağlı şeyler oldukları için, rüya yorumlarına karşı hepinizin taşıdığı önyargıları ben de paylaşıyorum.

Ama öte yandan, bir rüyayı gerçekten enine boyuna defalarca incelediğimizde, bunun büyük bir ihtimalle bizi bir yerlere götürebileceğini de düşünüyorum. Tabii ki bunun bilimsel bir vargı ya da akılcı bir sonuç olması gerekmiyor, fakat bilinçaltının amacının ne olduğunu, “bilinçaltının aklından neler geçtiğini” gösterecek bir ipucuna varabileceğimizi söylüyorum.

The Aims of Psychotherapy

***

Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün ereklerini keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.

***

Hani öyle pek de kötü bir insan değilimdir. Elbet, elimden geleni yaparım hastalarım için. Ancak, ruhsal tedavide çok önemli bir nokta var ki, o da hekimin ne pahasına olursa olsun hastanın iyileşmesi için çaba harcamayı bir ilke diye benimseyemeyeceğidir. Hasta karşısında olağanüstü bir dikkatle davranıp, kendi istem ve kanılarımızı ona zorla benimsetmekten kaçınmamız gerekir. Belli ölçüde özgür davranma imkânını her zaman kendilerine tanımak zorundayız. Doğanın ölmesine karar verdiği bir hastayı nasıl hekimler iyileştiremiyorsa, insanlar da yazgılarının elinden koparılıp alınamaz. Bir insanı, ilerdeki gelişimi için üstlenmesi gereken kötü bir durumdan kurtarmak doğru mudur, değil midir gibi bir soru, bazen gerçekten uyanıyor insanın kafasında. Kimileri vardır, korkunç denecek ölçüde sersemce işlere kalkışmaktan alıkoyamazsınız kendilerini; çünkü bu, düpedüz onların yaratılışları gereğidir. Böylesi saçmalıklara yeltenmelerini engellemeniz hiçbir yarar sağlamaz. Biz, ruhsal alanda bir gelişimi amaçlıyorsak, bunu ancak kendimizi olduğumuz gibi kabullenmek ve bize emanet edilen yaşamı ciddiye alarak yaşamakla sağlayabiliriz. Günahlar işlememiz, yanılgılara düşmemiz, sakat adımlar atmamız zorunludur; çünkü, gelişim sürecini kamçılayan değerine paha biçilmez uyaranlardır bunlar. Benden iç dünyasını değiştirebilecek bir söz işitip, işittiği sözü hiç umursamaksızın çekip giden kimsenin arkasından seslenerek, kendisini geri çevirmeye çalışmam hiç aklımın ucundan geçmez doğrusu! Böyle bir şeyin Hristiyanlıkla bağdaşmadığını ileri sürebilirsiniz, vız gelir bana. Ben doğadan yanayım. Eski Çinlilerin “Bilgelikler Kitabı”’nda şöyle yazar: “Üstat bir ara dedi ki, insanların ardından koşmazmış, çünkü bir işe yaramazmış bu. Dinlemeleri gerekenler söyleneni anlar, anlamaları gerekmeyenler dinlemezmiş.“

Freud, her ne pahasına olursa olsun bir hastayı iyileştirmenin yerinde bir davranış sayılamayacağını belirtir. Benim yüzüme karşı bu görüşünü birçok kez yinelemiştir ve bunda da haklıdır.

Konferanslar, Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri

***

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu görüşlere sahip olduğu zaman kendini yalnız hisseder.

***

Bilinç sürekli değildir. Bilinç kesikli kopuk kopuktur. İnsan yaşamının bilinçli evreleri bir araya toplansa, toplam sürenin ancak yarısına ya da üçte ikisine ulaşır; gerisi bilinçaltı yaşamı oluşturur: Yani gece uykuda geçirilen süre ile gündüzleri bilincimizin dışında kalan saatler. Aslında, bilincin belirli bir düzeye ve yoğunluğa ulaştığı, gerçekte bilinçli olduğumuz çok az zaman vardır. Düşlerimizde ortaya çıkanlar bilincin önemsiz kırıntılarından başka bir şey değildir; düş gördüğümüz sıralar, bütünüyle edilgen bir rol üstleniriz.

Bilinçaltına gelince, değişmez, dural bir niteliktedir, kesiksizdir. Bilinçten apayrıdır. Bilincimiz düzey değişikliğine uğrasa da bilinçaltı kendi etkinliğini sürdürmeye devam eder. Okuduğumuz, konuştuğumuz, yazdığımız anda bile, hiçbir şey sezmememize karşın, bilinçaltı işlerliğinden hiçbir şey yitirmez. Bilincin altında yer alan bu olay, kimi zaman geceleri düş biçiminde belirir.

Bilinçaltının sürekli iş başında olduğunu hipnoz aracılığıyla yapılan şöyle bir deneyle görebiliriz: Hipnotize edilmiş kişiden saniyeleri sayması istenir; denek uyandırılır belli bir süre sonra denek tekrar uyutulup aradan kaç saniye geçtiği sorulduğunda denek baştan sona süreyi tam bir kesinlikle yanıtlar. Çünkü uyandığında farkında olmadan saymaya devam etmiştir.

İnsan Ruhuna Yöneliş

***

Başkaları hakkında bizi rahatsız eden her şey kendimizi anlamamızda bize yol gösterebilir.

***

Bilim bir plajdaki tüm çakıl taşlarının ortalama büyüklüğünü hesaplayabilir, ama belki de o plajda o büyüklükte tek bir taş yoktur.

***

Açı doyurduğumda, hakareti affettiğimde, düşmanımı sevdiğimde… Bunlar güzel erdemler. Fakat ya dilencilerin en fakirinin, suçluların en gaddarının da kendi içimde olduğunu fark edersem. Ya şefkatime en muhtaç kişinin, sevilmeye en muhtaç düşmanımın kendim olduğunu fark edersem. O zaman ne olacak?

***

Ötekinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir.

***

Yalnızlık insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

***

Doğduğumuz dünya çok acımasız ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. Anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, tamamen insanın yapısına bağlıdır.

***

Çocukken kendimi yalnız hissederdim hala öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum.

***

Görünüşünüz, yalnızca kalpten bakabildiğinizde berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içe bakanlar uyanış yaşar.

***

Artık elinde mitolojinin anahtarı var. Ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.

***

Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında.

***

Tanrı Adem ile Havva’yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.

***

Eğer bir meslektaşım rüya analizi ile hasta tedavi etmek isterse önce işi gücü bırakıp, eski mitosları, efsaneleri, medeniyetleri, dinleri hatta arkeolojiyi incelemelidir.

***

Astroloji çalışırken, bu sistemi pek çok somut olayla sınama şansım oldu. Astroloji, çok yönlü düşünebilenler için umut vaat ediyor. Fakat hayal gücü olmayanlar için güvenilir değil. Budalaların elinde ise -sezgisel metotların tümünde olduğu gibi -zararlı. Astroloji deneyi, genellikle şaşırtıcı bilgiler elde edilmesini sağlar. Kuşku yok ki, astroloji bugün, geçmişte hiç olmadığı kadar yaygınlaşmaktadır. Ama sık kullanılmasına rağmen, tam bir kesinlik vermediği için, süregelen çalışmalar, hala tatmin edici olmaktan uzak görünüyor. Astroloji ancak akıllıca kullanıldığında faydalı bir araçtır. Astroloji hatasız değil ve rasyonalist, dar zihinli biri tarafından kullanılması ise tam bir dert.

Mektuplar, 2.cilt, 1951-1961 s.463

***

Tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolayca kayarlar. Kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır; çoğunluğun inandığı şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. Kalabalığın çıkarttığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar; hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. Düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir; her sorunun cevabı hazırdır; tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. Kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. Hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir, çünkü gücünü daha da artıracaktır.

Keşfedilmemiş Benlik

***

Tanrı’ya şu an inanıyor musunuz?
– Şu an mı?
– Zor bir soru. Var olduğunu biliyorum. İnanmama gerek yok, biliyorum.

BBC – Face to Face, 1959

***

Devlet politikası bireye dışarıdan empoze edilen bir güçtür ve nihai olarak tüm yaşamı kendine doğru çeken soyut bir düşüncenin tatbik edilmesiyle meydana gelir. Birey kendi hayatını nasıl yaşayacağı hakkında kendi ahlaki kararlarını verme olanağından giderek daha da yoksun kalır. Sosyal bir ünite gibi yönetilir, beslenir, giydirilir ve eğitilir, uygun görülen bir konutta barındırılır ve kitlelerin hoşuna giden, zevkine hitap eden standartlarla eğlendirilir. Yöneticiler de, aynen yönetilenler gibi, birer sosyal birim olurlar, tek farkları devlet doktrininin sözcülüğünü yapmakta uzmanlaşmış olmalarıdır. Akıl yürütme ve yargılama yeteneğine sahip olmaları gerekmez, kendi iş alanlarının dışında hiçbir işe yaramayan teşekküllü birer uzman olmaları yeterlidir. Neyin öğretileceğine, neyin araştırılacağına devlet politikası karar verir.

Keşfedilmemiş Benlik

***

İnsan, ruhu kendisi yaratmamıştır, onun yaratıcı olmasını ruh sağlamıştır; ruh, insanı harekete geçirir, iyi fikirler, dayanma gücü, coşku ve ilham verir. Ama insanın içine öyle nüfuz etmiştir ki, ruhu kendisinin yarattığına ve ona sahip olduğuna inanma gafletine düşer insan. Gerçekte, ruhun ilk fenomeni ona sahip olur, tıpkı fiziki dünyanın, insana tâbi nesne gibi görünürken, onun özgürlüğünü binlerce zincire vurması ve baskın idée-force (sabit fikir) haline gelmesi gibi. Ruh naif insanı şişkinlikle tehdit eder, bunun en ibret verici örneklerini kendi dönemimizde görebiliriz. Dıştaki nesneler ilgiyi cezbettiği ve doğayla ilişkilerimizde yaşadığımız farklılaşmanın, dengeyi kurmak için ruhla da yaşanması gerektiğini unuttuğumuz ölçüde tehlike de o kadar artar. Dıştaki nesnenin karşısında onu dengeleyen bir iç nesne olmazsa, deliliğe varan bir kendini beğenmişlik ya da özerk kişiliğin tümüyle yok olmasıyla birlikte dizginsiz bir materyalizm ortaya çıkar ki, totaliter kitle devletinin ideali de budur zaten.

***

Doğanın bizi dönüştürmek istediği öteki, aynı zamanda biziz, ama yine de ona tümüyle ulaşamayız. İnsan, biri ölümlü, diğeri ölümsüz olduğu bir Dioskuros çiftidir, bu ikisi hep bir aradadırlar, ama asla bir bütün olamazlar. Dönüşüm süreçlerinin amacı bu ikisini birbirine yaklaştırmaktır, fakat bilinç buna karşı direnir, çünkü öteki yabancı ve tekinsiz gelir, çünkü kendi evimizin tek efendisi olmadığımız fikrine bir türlü alışamıyoruzdur. Daima yalnızca ben olmayı tercih ederiz. Oysa içimizdeki dost ya da düşmanla karşı karşıya gelmişizdir ve onun dost mu düşman mı olduğu bize bağlıdır.

***

Ruhta, benim üretmediğim şeyler vardı. Kendilerini üretiyorlar ve yaşamlarını sürdürüyorlardı. Philemon, benim dışımda bir gücü simgeliyordu. Fantezilerimde onunla konuşurduk… Düşünceleri kendimin ürettiğini sandığımı, ama aslında düşüncelerin bir ormandaki hayvanlar, bir odadaki insanlar ya da havadaki kuşlar gibi olduklarını düşündüğünü söylerdi. “Bir odadaki insanları gördüğünde, o insanları senin yarattığını ya da onlardan senin sorumlu olduğunu düşünmezsin, değil mi?” diye de eklerdi. Ruhsal nesnelliği ve ruh gerçeğini bana öğreten o olmuştur.
“The boundaries which divide Life from Death are at best shadowy and vague. Who shall say where the one ends, and where the other begins?” - Poe

“Yaşamı ölümden ayıran sınırlar fazlasıyla bulanık ve muğlaktır. Birinin nerede bitip öbürünün nerede başlayacağını kim bilebilir ki?” - Poe

The Premature Burial
1844
Şehram Nazeri'nin Mystified albümündeki şarkı dır.

“değerli dostlarım, bir sarhoş olmam eksikti. körkütük sarhoş

sabit bir aşkla dopdolu. beni terk etmeyen bir aşkla.
gelin ve şarkı söyleyin. istediğinizi için. sarhoş olmak için. hepsi dolu. bütün şişeler boşalacak. bırakın ruhunuz aşkla dolsun, aşkın ateşiyle.

derilerimizi kararttık. kendimizi boşaltmak için aşkla dolduk.

değerli dostlar.
bir sarhoş olmam eksikti.
körkütük sarhoş.
sabit bir aşkla dopdolu.
beni terk etmeyen bir aşk.
yürek aşkı
aydınlatmaz.
yürek aşkı
aydınlatmaz.
yürek aşkı
aydınlatmaz.
aşk tarafından
yönetilmez.
oradaki gizem
anlaşılamaz.
oradaki gizem
anlaşılamaz.
oradaki gizem
anlaşılamaz.
bilinmeyen birisinden
eşsiz, o eşsiz birine.”

Şarkının yiddish sunumu
(Tony Gatlif, Swing filminden)

Vengo'da ise şöyle işleniyor.
"Bir yanım tuz,
Bir yanım şeker
Tuzdan yanayım

Bir yanım deniz
Bir yanım toprak
Denizden yanayım

Bir yanım sen
Bir yanım ben
Senden yanayım"

Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Yaşadım”
Şiir ve Desenler, Ada Yayınları, 1977
Ümid Gurbanov üzerinden, “Karanlığın Sol Eli”, “Yer Deniz Üçlemesi”, “Mülksüzler” ve birçok kült romanın yazarı olan Ursula K. Le Guin’in, 2014 yılında Portland Community College adlı üniversitede yaptığı söyleşiden “Mülksüzler” romanını yazma sürecini anlatışına dair bir çeviri.

video

"Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. ve: ‘Ad evdir.’ (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise’nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.

dün dağlarda dolaştım evde yoktum"
“All wars are wars among thieves who are too cowardly to fight and who therefore induce the young manhood of the whole world to do the fighting for them.”

“Bütün savaşları, birbiriyle dövüşemeyecek kadar korkak olan, o yüzden de kendileri adına dövüşmeleri için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır.”

— Emma Goldman (July 1916 )
Türkçe edebiyatta erkeklik ifşaları 1950’lere, 1970’lere uzanıyor. Müdanasızca edebiyata müdahale eden o kuşak kadın yazarlar bunları yazarken, ifşa ederken gençtiler. Bakın nasıl da her bir meseleyi iş edinmişler, kurguya dahil edip itiraz etmişler.

“Benim gibi kızlar var elbette. Birbirimizden habersiz, aynı çizgide yürüyüp, çizgimizi
sağlamlaştırmaya çalışıyoruz. Biz kızlar, sabahları bekçilere soruyoruz. ‘Bekçi bekçi, bizim kapının önünde bir zanzalak ağacı vardı, gördün mü?’” (Nezihe Meriç, “Giderek Daha Güçlü”)

Edebiyat dünyasından ardı ardına ifşa haberleri gelirken öyle hayat doğal akışında devam ediyormuş gibi normal işlerimize, güçlerimize dönemiyoruz. Ya da bazılarımız dönemiyor, kadınları uyku tutmuyor. Uyku kaçıranlara, uykularını kaçırmaya yeltenenlere karşı bir dayanışma adresi kuruluyor (uykularinkacsin@gmail.com).

Bense, çeşitli “edebiyat işleri” içerisinde koştururken, gözüm bir yandan da olup bitende. Sessiz kalmak istemiyorum. Belki Sessiz demişti Gonca Özmen ikinci şiir kitabında.

“Ey dünya, küçüldükçe küçüldün içimizde
Durmadan birikiyor söz balçığı
gölün dibinde“

İşte o “belki” bir tereddüt değildi, bir karar anıydı. Bu, belki de onun kuşağı için, ondan sonraki kuşak için, 2000’lerden bu yana gümbür gümbür yazan genç kadın yazar ve şairler için geçerliydi. Belkisi melkisi yoktu sessiz kalmayacaklardı. Önce öykülerinde, şiirlerinde, romanlarında yazdılar sonra da gerçeğini dillendirdiler, susmadılar. Kurmaca hayatı taklit ederken hayat da kurmacadan ilham aldı. İsimler değil beni ilgilendiren, mesele basit (korkunç ama basit): tabir-i caiz ise nüfuzunu kullanan erkek (bu defa bir yazarla başladı ifşa, farklı pozisyonlar da olabilirdi de ben bildiğim yerden, edebiyattan ilerleyeyim) genelde genç bir kadını taciz ediyor. Tacizin türleri türevleri tanımları bunlara da girmeyeceğim. Bir yan bakış, uydurulmuş bir dedikodu bile yeterli benim için. Kadınların hep bildikleri dedim. Ben de bildiğim yerden edebiyattan ilerleyeyim. Zamanda hızlı bir yolculuk. 1950’lere 1970’lere götüreceğim sizi. Müdanasızca edebiyata müdahale eden o kuşak kadın yazarlar o zamandan da bunu yazdılar. Ve onlar da o zaman bunları yazarken, ifşa ederken gençtiler. Bakın nasıl da her bir meseleyi iş edinmişler, kurguya dahil edip itiraz etmişler. Bundan sonra sözü onlara bırakacağım. Türkçe edebiyattan erkeklik ifşaları da diyebiliriz bunlara.

Sene 1952 Adalet Sümer (Ağaoğlu) “İki Kişi Arasında” isimli radyo oyununu yazıyor. Yaşça büyük bir psikiyatrist ve mütereddit bir şekilde ona gitmiş bir danışan; genç bir kadın (oyundaki tanımı: genç kız). Adamın şöhretini duymuş da gitmiş. Demek ki nüfuzlu bir adamdan söz ediyoruz. Kapıdan giren kadına hemen “hasta mısınız?” diye soruyor. Kız adamın gazetede yazdığı yazıları okumuş “sinir hastalıkları, psikanaliz” filan diye kekeliyor. Özgüven sorunu var, kendisini beğenmiyor, “beceriksizim, çirkinim kardeşim benden çok daha güzel” diye mırıldanıyor. Doktor için açık bir tablo. Adalet Ağaoğlu da risk almıyor okurda şüphe bırakmayacak netlikte anlatıyor, yaş bilgilerini de veriyor: adam 44, kız 24 yaşında. Kız ağlıyor, doktor “neden habersizce geldin” diye imalı sözler ediyor, gelişinin başka bir nedeni olmalı der gibi adeta. Ona yaklaşmasından ürken genç kıza, hem imdat diye bana geliyorsunuz hem de yetişin tecavüz var diye şikayet ediyorsunuz sonra, anlamına gelecek bir şeyler söylüyor. Diyalog ilerlerken kız hep yarı hayran (adamın kitabını da okumuş) adam manipülatif. Lafı dolaştırıp cinsel cazibeye getiriyor. Kız zaman zaman özür dileyecek kadar tedirgin. Obsesifliğini belli edecek meşgalelerinden söz ediyor, sevilmediği için duyduğu ızdırabı anlatıyor. İlk sahnenin sonunda doktor birine telefon ederek adeta ellerini ovuştururak “Vaka umduğumuzdan da uygun bir obsesyon vakası” diye bildiriyor. İkinci görüşmede “bak ben senden yirmi yaş büyüğüm, sayısız tecrübem var” diyerek ilerlemeye devam ediyor saygın doktor. Hem güven hem de rıza inşa etme çabasında. Adalet Ağaoğlu tam olarak adlı adınca, aşama aşama yazmış. Bu arada doktor elbette evli ve kızın babasının da arkadaşı çıkıyor. Daha fazla detaya girmeyeyim. Oyunun sonunu da merak edenler okusun diyerek sözü yine yazarın kendisine bırakayım. Ama cinsel tacizle etrafından geliştirilmiş tüm yeni kavramları örnekleyecek bir giriş dersi olarak okutulabilecek bir içerikten söz ediyoruz. Doktor o kadar çok sınırı ihlal ediyor ki danışanını taciz etmesinden onu sekreteri yapmasına uzanan bir yelpaze bu!

görsel


Sene 1965 Menekşeli Bilinç kitabından “Giderek Daha Güçlü” öyküsünde Nezihe Meriç, Ilgıncar’a söz veriyor. Yalnız yaşayan bir kız olarak itirazlarını anlatan Ilgıncar dönüp çocukluğuna da bakıyor. Tacizi, şiddeti, belki tecavüzü imleyen sahneler de var ama var gibiler de yoklar. Bir belirip bir kayboluyorlar. Sanki bastırılmışlar. Tam dillenecekken susuluyorlar. Ama bir sahne var ki yetişkin Ilgıncar’ın erkeklere bakışını özetleyen. Bir kez daha nüfuzlu bir adam (müdür) ve onun “altında” çalışan bir genç kadın. Nezihe Meriç’ten aktarıyorum:

“Süveter giymek benim hakkımdır. Süveter giyince memelerim iyice ortaya çıkıyorsa, sıkı fırçalanmış saçlarımla, alaca bulaca boyalar yerine, yerli yerine konulmuş çizgilerle biçim verilmiş yüzümün bir denge kurduğunu anlatmak da bana düştü. Bir müdür, gözlerini bel bel açmadan, nasıl bakar; müdürlük havasını nasıl sürdürür! Bunları da anlattım ona. Kolay olmadı. Uzun zaman gözlerimde dimdik durmuş bakışlar taşımaya zorladım kendimi. Üst üste on gün süveter giydim. Sırtım ağrıdan dökülürken bile dimdik yürüdüm. Onu alıp kırlara götürdüm. KOKOKODUDUDU’lar ekmediğimiz yerlerde bitti, kök saldı sinir sistemime. Ama ben, çocuk yaşlarımdan bu yana alışıktım Ilgıncar olmaya. Yabani acı kiraz! Olsun. Söktüm attım onları bahçemden: Oturup diplerini ayıkladım uzun geceler. Bir Ilgıncar’a bu yakışırdı. Ona, kırlarda yüzükoyun yatıp toprağı dinlemeyi öğrettim. Ben onun yanında güçlüydüm. Ben ince dalların ucu olmayı biliyordum küçükten. Ben uzun geceler, düşünceler büyütebiliyordum. Ona bir kadınla kıra gidip kadını düşünmeden, gökyüzünü seyrederek bulut olmayı öğretmek de bana düşerdi elbet. Yüzükoyun yatarken erkekliğini unuttuğunu sonradan anıp şaşacaktır. Benden toprağı dinlemeyi ve bunları bunları öğrenince, artık memelerime kadınlara has olağan çıkıntılar olarak bakmaya başladı. Tıpkı benim onun burnunu yadırgamayışım gibi. DİDİKOKODUDU’ları da dizeledim istediğimce. Onlara, ileri hayvanlar olmaktan çıkıp insan olmalarını öğütledim.” (Nezihe Meriç, “Giderek Daha Güçlü” Menekşeli Bilinç)

Adalet Ağaoğlu’nun tüm etik sınırları umarsızca alaşağı eden doktorunun, Nezihe Meriç’in Ilgıncar’ın bedenini ve kendisini bir kadın diye yuvalarından uğramış gözlerle değil de arkadaşça algılamayı öğrettiği müdürünün ardından rotamızı doğrudan edebiyat dünyasına kıralım. Leylâ Erbil’in ilk romanındayız bu defa. Sene 1971. Bizim kuşak doğarken ya da emeklerken yazar olmaya kalkışan bir kadının başına gelenleri bambaşka meselelerle de atonal bir biçimde harmanlayarak yadırgatıcı bir roman yazarı Leylâ Erbil. Romanın adı Tuhaf Bir Kadın. Tuhaf olansa kabına sığamayan, kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyen Nermin değil onu edebiyat çevrelerinde arzu nesnesine dönüştüren çoğu yaşlı erkek yazarlar, ressamlar vesairelerdir. Bakışlarımızı Nermin’in günlüğüne çevirelim:

“Benim hakkımda Okul ve Lambo, çevrelerinde dedikodular dolaşıyor. Bu dedikodular biraz da hoşuma gidiyor. Yapmadığım her şeyden suçlanmak. Ne enayice şeyler, ne gülünçlük. Dedikodulardan insanların yeni yeni yanlarını öğreniyorum: Şaşırtıcı, açıkgöz, iyiliksever hiçleyici, bencil. Yapamıyacakları, yapmayacakları yok. Annem daha bir kendini tutar oldu. Kendini dersem dilini tutuyor sadece. Ama yaptığım her harekete karşı olduğunu belli ediyor gene. Omuzunu kımıldatarak, parmaklarıyla bir yerlere tıp tıp vurarak ya da soluğunun ritmini değiştirerek. Ama razıyım, gizli bir anlaşma var aramızda artık. Beni kabul etmeden bana razı oluyor. İş aramaktayım. Ve vücudumun tılsımlı perdesinden beni kurtaracak kimseye rastlamadım henüz.

Şimdiye değin Lambo’da birçok sanatçı ile tanıştım. Tanımadığım UÜVYZ’dir çok çok. Onlara ne vakit, şiirden, siyasetten söz açsam ne vakit onlarla insanlık gereği bir dostluk kurmak istesem, ya da bildiğim bir konu üzerinde ciddi olarak tartışmağa yeltensem alaylı, takılınalı bir havaya girdiler, sözleri, konuyu boğuntuya getirip işi ya sululuğa ya kavgaya döktüler. Ne vakit iş aradığımı, yardım edip edemiyeceklerini sorsam, kaçtılar. İçlerinden hiçbirine sanat dışı, insan merakı dışı bir ilgi duymadım, açıkçası erkek oluşları hiç ilgilendirmedi beni. Onlar hakkında aşağı yukarı iki yıllık bir deneme sonucu vardığım karar şuydu: Olduklarından büyük görünmek istemek. Ya öteki davranışları; AB, B C, DF kendilerine asıldığımı ama bana yüz vermediklerini söylüyorlarmış. Haydar, erkek erkeğe kaldıklarında aralarında geçen konuşmaları anlattı bana. Hele bir tanesi kendisine düpedüz hazır olduğumu söylemiş. Hazır. Neye? Hay allah kahretsin. Geçende biri de beni garsoniyerine götürmüş. R.R. Garsoniyer kendisinin değilmiş de M.E.’ninkine gitmişiz. İşte bugün bu M.E.’yi yakaladım. Adamla hiç de bir tanışıklığım yoktu. Sadece hikayeler yazan biri olduğunu biliyorum. Tüm soğukkanlılığımı topladım. Tezgaha, yanına oturdum. Bir bardak şarap aldım. Lambo’dan. ‘Beyefendi’ dedim, ‘R.R.’ye garsoniyerinizin anahtarını vermişsiniz, o da beni oraya götürmüş, sağda solda söylüyormuşsunuz bunu’ kulağına yakın hafif bir sesle terbiyeli terbiyeli sordum. O da ‘Evet’ dedi, kibar kibar ‘Evet söyledim, R.R. sizi götürmek üzere anahtarı istediydi benden’. ‘Yalan söylüyorsunuz’ dedim. ‘R.R.’yi çok iyi tanırım, namuslu bir ozandır, böyle bir yalan söylemiş olamaz size.’ Ve işte o anda R.R. girdi içeriye. Beni gördüğüne çok sevinmişcesine elini uzattı. Elimi vermeden, ‘Bir dakika’ dedim, gene terbiyeli terbiyeli ‘siz beni bu beyin evine götürmüşsünüz öyle mi?’ R. R.’nin yüzü allak bullak oldu birden, ‘Ne münasebet neden götüreyim sizi?’ diye kekeledi. ‘Neden götürdüğünüzü bilmiyorum ama gitmişiz’.” (Leylâ Erbil, Tuhaf Bir Kadın)

Sanırım alıntıyı açmama hiç gerek yok. Ve dediğim gibi adlı adınca söylemek önemliyse de isimler değil mesele. Leylâ Erbil baş harflerle x lerle y lerle anıyor çünkü 1970’lerde bunu yazarken hiç hoşuna gitmese de biliyor ki ondan birkaç kuşak sonra başka kadın yazarlar da cebelleşecek bu ortamlarla. Bence güçlenen ve ortaklaşan bu sesi görse çok iyi hissederdi Leylâ Erbil.

Olcay Akyıldız
geri bildirim
Ekim’in ilk günlerinin ülkesi
meyvesizdi
paramparça etmemişti henüz kendini
otların üzerinde,
sonra kuşlar geldi
yokluğun ve taşların inlemesi
olan ötüşleriyle.

Bunlar benim sana akşam sözlerim:

üşüyorsun
güzün sonundaki üzümler gibi
ama ruhundaki şarap
kaynıyor hep

ve ben
içimi ısıtan tek sıcaklığı
uzun zaman önce söylediğin
sözlerde buluyorum.

Ekim’in sonunun gemisi
nihayet gelebilir.
Böylece birbirine karıştıracağız
şu ikiz ışıklarımızı
denizlerde avare gezen
ey en parlak gemi.

Yaklaşan gecenin duruluğu önümüzde
bu sözlerin duruluğu.

Yaşayan her şeyden
yükselen sis

ve sen
lambamın ateşi
ölüm anındaki.

— Yves Bonnefoy, “Akşam Sözleri”
“[Hizmetçiler] mavi-beyaz sabun, sararmış şeker, bir günlük ekmek kokarlardı.”

Bana Kuşları Anlat (1981)
"İnsanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. İnsan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. Yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir. Karanlıkta beklenmedik bir dokunuşun sebep olduğu korku, paniğe kadar varabilir. Üzerine giydikleri bile yeterli bir güvenlik duygusu vermez; giysileri yırtmak ve kurbanın çıplak, yumuşak, savunmasız etini delmek kolaydır.

İnsanların etraflarında yarattıkları bütün mesafelerin nedeni bu korkudur. Kendilerini başka hiç kimsenin giremeyeceği evlere kapatırlar ve ancak orada bir dereceye kadar güvende hissederler. Hırsız korkusu yalnızca soyulma korkusu değildir, aynı zamanda karanlığın içinden aniden uzanacak beklenmedik bir elden duyulan korkudur.

Dokunulma karşısında duyduğumuz tiksinti insanların arasına karıştığımızda da bizimle birliktedir; kalabalık bir sokak, lokanta, tren ya da bir otobüs içindeki hareketlerimiz bu duygu tarafından yönlendirilir. İnsanların yanı başlarında durup, onları yakından gözlemleyebilir ve inceleyebiliriz. Bu durumda bile elimizden geldiği kadar gerçek bir temastan kaçınırız. Eğer kaçınmıyorsak bu, birisinden hoşlandığımız içindir; o zaman da yaklaşan biz oluruz.

İstenmedik bir temas için dilenen özrün çabukluğu, bu özür beklenirken yaşanan gerilim, derhal özür dilenmediğinde gösterdiğimiz şiddetli ve hatta kimi zaman fiziksel tepki, bunu yapanın kim olduğundan emin olmadığımız zaman bile “mütecavize” duyduğumuz antipati ve nefret (zor bir durum karşısında gösterdiğimiz bütün farklı tavırlar ve yabancı bir dokunuşa gösterdiğimiz fevkalade duyarlı tepkiler) burada uyanık ve sinsi olduğu kadar, derine yerleşmiş bir insan eğilimiyle, bir kez kişiliğinin sınırlarını belirledikten sonra insanı asla terk etmeyecek olan bir şeyle uğraştığımızı kanıtlar. İnsan uykuda, çok daha savunmasızken, bir dokunuşla bile kolayca rahatsız edilebilir.

İnsan bu dokunulma korkusundan yalnızca kitle içinde kurtulabilir. Korkunun karşıtına dönüştüğü tek durum budur. Bunun için insan yoğun bir kitleye gereksinim duyar; kendisine “yaslananın” kim olduğunu artık fark etmemesi için bu kitle fiziksel bakımdan da yoğun ve sıkışık olmalıdır. İnsan kendini kitleye bırakır bırakmaz, artık kitlenin dokunuşundan korkmaz olur. İdeal durumda, kitle içinde herkes eşittir; kitle içinde cinsiyet dahil hiçbir ayrımın önemi yoktur. Kitlenin içinde kendisini iten her kimse, o da kendisi gibi biridir. Onu, kendisini duyumsuyormuş gibi duyumsar. Birdenbire her şey tek ve aynı bedende oluyormuş gibi olur. Belki de kitlenin yoğunlaşmaya çalışmasının nedenlerinden biri budur: Kitle her bireyi dokunulma korkusundan mümkün olsa bütünüyle kurtarmak ister. İnsanlar birbirlerine ne kadar kuvvetli yaslanırsa birbirlerinden korkmadıklarından o kadar emin olurlar. Dokunulma korkusunun bu karşıtına dönüşü kitlelerin doğasında vardır. Rahatlama hissi kitle yoğunluğunun en çok olduğu yerde en çarpıcıdır."

— Elias Canetti, Kitle ve İktidar (1960) kitabından
28 Ocak

Senin için savaşırım, çalarım, yalan söylerim demek kolay olurdu;kendimi iliklerime kadar tüketecek tutkuya fazlasıyla sahibim ve erkekler için savaşmak bir sebepten, kadınlar erkekler uğruna savaşır. Kriz anında şöyle demek kolay: Ayağa kalkıp senin yanında olacağım. Ama saçma idealizmim ve mükemmeliyetçiliğimle, yapacağım şey de benim için en zoru: İnanıyorum ki seninle oturup seni doyurur ve melek olduğumuz, melekler büyüttüğümüz (ki cennetteki melekler bunu asla yapamazlar) ve ikimiz birlikte dünya kendini ve kendi ışığını sevdirdiğimiz o harikulade, nadir anları masalarla dolu diyarlarda, sandalye ve lahana krallıklarında seninle birlikte beklerdim. Öylece oturur, okur, yazar ve dişlerimi fırçalardım, bilirdim ki, içinde bir yerlerde ateşi, kılıcı ve çarpıcı gücüyle bir meleğin, benim türümde bir meleğin tohumları var.

Kadınların ne için yaratıldığını, neden bu kadar yavaş anlıyorum ki ben? Beni dürtükleyip nisanda açan lale soğanları gibi tomurcuklanıyorlar içimde.
Röportör: “Tahire, filmin o çarpıcı son sahnesinde, onu açık alanda takip eden Hüseyin’e ne dedi?” [Hüseyin, Tahire’yi karşılık bulmayan bir aşkla seviyor, filmin başından itibaren Tahire’ye yaklaşmaya çalışıyor ve nihayet filmin sonunda Tahire ona bir yanıt veriyor.]

Kiarostami: “Bilmiyorum, onu duyamayacak kadar uzaktaydık.”
-: Müziğin içinde neyi arıyorsunuz, bayım?
+: Üzüntüleri ve gözyaşlarını arıyorum.
+: Oturun.
-: Beyefendi...
-: Sizden son bir ders daha isteyebilir miyim?
-: Bayım...
+: Size ilk dersi verebilir miyim?
-: Konuşmak istiyorum..
+: Müzik konuşmak için burada, ama sözler müziği konuşmak için yetersiz.
+: Çünkü o insani bir şey değildir.
+: Sonunda bunun kral için olmadığının farkına vardınız mı?
-: Tanrı için olduğunu fark ettim.
+: O zaman yanılmışsınız...
+: Çünkü tanrı konuşur.
-: Kulaklar için mi?
-: Sadece kulaklar için konuşulmaz, bayım.
-: Altın için mi? zafer? ya da sessizlik?
+: Sessizlik, sadece konuşmanın tersidir.
-: Rakip müzisyenler için mi?
+: Hayır!
-: Aşk için?
+: Hayır.
-: Aşk acısı?
+: Hayır.
-: Terk edilmek?
+: Hayır ve hayır.
-: Görünmeyen biri tarafından verilen bir gofret için mi?
+: O da değil. Bir gofret nedir ki? Görebilirsin, tadı vardır, yenir. Hiçbir şey değil.
-: Bilemiyorum, beyefendi... Bilemeyeceğim. Sanırım ölümü tatmalıyım...
+: Hatta yakın kendinizi... Küçük bir yalakta, çünkü diller ıssız kaldılar artık. Çocukların gölgeleri için... Kunduracıdaki çekiç darbelerini yumuşatmak için... Nefessiz ve ışıksız kalındığında... Çocukluğu öne çıkaran durumlar için.
Motto: … ve kişinin bütün bildiği, gürültü-patırtı içinde kulağına çalınanlar değil, üç sözcükle söylenebilir. (Kürnberger)
(…)

1 Dünya olduğu gibi olan herşeydir.
(…)

3.317 (…) Tümcelerin betimlenmesinin nasıl olup-bittiği, öze ilişkin değildir.
(…)

3.32 İm, simgede duyusal algılanabilir olandır.
(…)

3.322 İki nesneyi, aynı imle ama iki farklı i m l e m e t a r z ı y l a imlememiz, hiçbir zaman bu nesnelerin ortak göstergesi olamaz. Çünkü im, isteme bağlıdır. Yani, iki farklı im seçilebilirdi; o zaman imleme tarzında ortak olan nerede kalırdı ki.

3.323 Gündelik dilde, sık sık, aynı sözcüğün farklı tarzda imlediği –yani, farklı simgelere bağlandığı- görülür, ya da, farklı tarzda imleyen iki sözcüğün, tümcede dışsal olarak aynı tarzda kullanıldığı.

Böylelikle, “dır” sözcüğü, tümleç olarak, eşitlik imi olarak ve varoluşun dilegetirişi olarak kullanılır; “varolmak”, “yürümek” gibi geçişsiz fiil olarak; “özdeş” de sıfat olarak kullanılır; “birşey” üzerine konuşuruz, ama, “birşeyin olup-bitmesi”nden de söz ederiz.

“Esmer esmerdir” tümcesinde –ilk sözcük bir özel isim, ikincisi bir sıfattır- bu sözcükler yalnızca farklı imlemlere sahip değildir,
bunlar f a r k l ı s i m g e l e r d i r.)

Ludwig Wittgenstein
Tractacus Logico-Philosophicus, Çev: Oruç Aruoba, YKY, 4.Baskı
Fernando Pessoa (13 Haziran 1888 – 30 Kasım 1935), Portekizli şair ve yazar.

Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleri Güney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı.

Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 1905-1908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı.

Fernando Pessoa 30 Kasım 1935'te, 47 yaşında, Lizbon'da karaciğer hastalığından öldüğünde pek az tanınıyordu. Sağlığında yayımlanan dört kitabından üçü İngilizcedir: 35 Sonnets (1918), English Poems I-II ve English Poems III (1921). Portekizce kitap olarak yayımlanan tek eseri Mensagem'dir (1934). Dergilerde kalmış birçok şiir, deneme vb. yazıları vardır. Ardında bıraktığı elyazması fragman sayısı 25-27 bin arasındadır.

Bütün eserleri 1942'de yayımlanmaya başlanmış ve 26 cilde ulaşmıştır.
Varoluşun iki yönlü çekimine acı-tatlı bir serenat.

video



“Bir zamanlar olduğumuz gibi eşsizliğe (tek olmaya) uyanmak ister misiniz?” diye yazar şair Marie Howe -Stephen Hawking’in anısına. Bu, insan olmanın kalbini acıtan temel bir sorudur: Zamanın yaratıcısı olmasına rağmen ya da tam olarak bu nedenle iki geçici antagonizm arasında asılı duruyoruz. Virginia Woolf tarafından açıkça ifade edilen kritik farkındalık budur. “Değişmeye devam eden benlik yaşamaya devam eden benliktir” ve eskisi gibi nasıl ve kim olduğumuza dair nostaljik bir özlem. Belki de Meghan Daum bu paradoksu en keskin olarak şöyle ifade ediyor: “Hayat çoğunlukla temel olarak yaptıklarımızdan kalandan ziyade başka bir şey olma alıştırmasıdır -ve bazen çılgınca- kim olduğumuzun bir alıştırması.”

Hiçbir şey zaman okunun ve nostalji mızrağının bu iki yönlü çekiciliğini sevginin hilelerinden daha fazla yoğunlaştıramaz. Bir zamanlar sonsuz mutluluğun hayali bir geleceğine yansıyan çılgınca bir an, şimdi bitmiş bir geçmişin acı tatlı anısına kehribar rengindedir.

Yani evrensel acı-tatlılık. Frank O’Hara bunu, 1950’de hayat bulan “Seçme Şiirler” başlıklı derlemenin “Hayvanlar” bölümünde anlatıyor. Burada da Zadie Smith tarafından eski moda bir telefon hattında, Coudal’ın Beep Sesinden Sonra Şiirler serisinin bir parçasını bulabilirsiniz.

HAYVANLAR
Frank O’Hara tarafından

O zamanlar nasıl olduğumuzu unuttun mu?
ilk var olduğumuzda
ve günün ağzında bir elma ile yağ geldiğinde

Zaman için endişelenmenin faydası yok
ama kollarımızda birkaç oyun vardı
ve bazı keskin köşeleri döndük

Bütün otlak bizim yemeğimiz gibiydi
hızölçerlere ihtiyacımız yoktu
kokteylleri buzdan ve sudan yapabilirdik

Daha hızlı olmak istemezdim şimdikinden
ya da daha yeşil eğer benimle olsaydın
bütün günlerimin en iyisi olurdu.

Çeviren: tabutmag
Kaynak: Brainpickings
Freud, 16 yaşında gördüğü ve uzun süre aklından çıkaramadığı Gisela'yı anlattığı mektubunda şöyle der.. "Olmayacak hayaller kurdum, bunlar tuhaf bir şekilde geleceğe gönderme yapmıyor, geçmişi daha iyi kılmaya hizmet ediyordu.."

Alın size nefis bir metin daha: Sigmund Freud’un Cinsel Tekbenciliği (*)