tabutmag forum – tabutmag, edebiyat, sinema, tiyatro ve görsel sanatlar alanında ilgililere nitelikli ve özgün içerikler sunar.
“çocuklarımın küçüklüğünde yapmamış olmayı dilediğim şeyler olsa da daha çok yapmadıklarımdan pişmanlık duyuyorum: çocuklarıma dikkatli, güvenli ve güvenilir bir ebeveyn varlığı sunamamak. keşke nasıl rahatlayabileceğimi, beni alıp götüren dürtülerimden kendimi nasıl kurtarabileceğimi bilseydim ve o harika küçük insanların varlığının keyfini sürebilseydim.

yazdıklarıma bakınca konu ailem olduğunda kendimi söz konusu parçanın kötü adamı olarak gördüğüm düşünülebilir. aslında öyle değil. ne kendimi ne de bir başkasını yargılamak gibi bir niyetim var. evvela, benim olaya katkım rae ile birlikte oluşturduğumuz yapının yarısından sorumluydu. i̇lişkilerle ilgili bölümde açıklayacağım gibi, insanlar kendileriyle aynı bilinçdışı kaygılara sahip olan, kendi fonksiyon bozukluklarının aynası olan ve çözülmemiş duygusal sorunlarını onların yerine tetikleyen insanları hatasız bir içgüdüyle partner olarak seçerler. bu durum her ikimiz için de doğruydu. i̇kincisi, yargılama ya da suçlamanın hiçbir faydası yoktur. önemli olan anlamaktır. geriye dönüp bakınca rae de ben de bütün bu yıllar boyunca aramızda uyumlu bir sürecin işlediğini görebiliyoruz. her ne yaşandıysa, bildiklerimize, kim olduğumuza ve bu evliliğe bireysel olarak neler kattığımıza göre yaşanması gerekiyordu. çocuklarımız için elimizden gelenin en iyisini yaptığımız ve bunu yapmaya devam ettiğimiz de bir gerçek.”

gabor maté
dağınık zihinler

s.50
türkçesi: engin süren
hep kitap
606

derin acıya duyulan arzu:

tutku geçtiğinde karanlık bir özlem bırakır ardında ve gözden yiterken baştan çıkarıcı son bir bakış fırlatır. yine de bir tür zevk vermiş olmalıdır onun kırbacını yemek. buna karşılık, daha ölçülü duygular yavan görünür; öyle anlaşılıyor ki daha şiddetli bir acıyı, yavan bir zevkten daha çok ister kişi.

s.314
friedrich nietzsche
insanca, pek insanca

türkçesi: mustafa tüzel
türkiye i̇ş bankası kültür yayınları
“kendimize ait olanı olmayandan ayırt etme yönündeki psikolojik kapasitemiz sakatlandığında, bu sakatlık fizyolojimize de yayılma eğilimi gösterir. bastırılmış öfke, bozuk bağışıklığa yol açar. duyguları etkili bir şekilde işleyip ifade edememek ve başkalarının ihtiyaçlarına hizmet etmeyi kendi ihtiyacını düşünmenin dahi önüne koyma eğilimi, kronik hastalık görülen insanlarda ortak davranış biçimleridir. bu başa çıkma tarzları psikolojik düzeyde sınırlarda bulanıklaşmayı, kendine ait olan ile olmayan arasında bir karmaşayı temsil eder. aynı karmaşa; hücreler, dokular ve vücudun organları seviyesinde de devam edecektir. bu durumda bağışıklık sisteminin kafası kendine ait olanı başkasına ait olandan ayırt edemeyecek kadar karışır veya tehlikeye karşı savunma yapamayacak hale gelir.

normalde, bedenin kendi ürettiği bir şeye karşı harekete geçen bağışıklık hücreleri derhal öldürülür veya etkisiz hale getirilir. kişinin kendine karşı harekete geçen bağışıklık hücreleri imha edilmez veya zararsız hale getirilmezse, savunmaları gereken dokulara saldırırlar. bu durumda alerjik tepkimeler veya otoimmün hastalıklar ortaya çıkabilir. yahut, şayet sağlıklı bağışıklık hücreleri radyasyon, ilaç veya diyelim hiv virüsüyle ortadan kaldırılırsa, vücut enfeksiyonlara veya tümörlerin kontrolsüz büyümesine karşı korumasız kalır. bağışıklık sisteminin kronik duygusal stresle sakatlanması da aynı etkiyi doğurabilir.”

s.238
gabor maté
vücudunuz hayır diyorsa: duygusal stresin bedelleri

türkçesi: defne orhun
i̇letişim yayınları
kimi zaman insanlar kendilerini ifade edemiyormuş gibi davranılır. ama gerçekte, kendilerini ifade etmeyi sürdürürler. lanetli çiftler, erkek "neyin var? kendini ifade etsene..." demeden kadının dalgın ya da yorgun olamayacağı çiftlerdir, ve kadın ... demeden erkeğin vs. radyo, televizyon çifti taşırdı, onu her yere yaydı ve gereksiz sözler, çılgın miktarlarda söz ve imge içimize işledi. saçmalık asla dilsiz ya da kör değildir. öyle ki, problem artık insanların kendilerini ifade etmesini sağlamak değil, onlara, sonrasında nihayet söyleyecek bir şeylerinin olacağı yalnızlık ve sessizlik boşlukları sağlamaktır. baskı kuvvetleri insanların kendilerini ifade etmelerine engel olmuyor, tersine, kendilerini ifade etmeye zorluyor. söyleyecek bir şeyi olmamanın hoşluğu, hiçbir şey söylememe hakkı, çünkü söylenmiş olmayı biraz hak edecek seyrek ya da seyrekleşmiş bir şeyin oluşma koşulu budur. bugün bizi öldüren şey parazit değil, hiçbir önemi olmayan önermelerdir. oysa bir önermenin anlamı, teşkil ettiği önemdir. anlamın başka tanımı yoktur ve bir önermenin yeniliğiyle aynı şeydir. i̇nsanları saatler boyu dinleyebilirsiniz: hiçbir önemi yoktur... bu yüzden tartışmak bu kadar güçtür, bu yüzden tartışmaya gerek yoktur, hiçbir zaman. birine şöyle demezsiniz: “söylediklerinin hiçbir önemi yok!" ona şöyle denebilir: "yanlış." ama birinin söylediği şey asla yanlış değildir, saçmadır ya da hiçbir önemi yoktur. daha önce bin kere söylenmiştir. önem, gereklilik, önemlilik mefhumları doğruluk mefhumundan bin kat daha belirleyicidir. onun yerini aldıkları için değil, söylediğimin doğruluğunu ölçtükleri için. matematikte bile: poincaré, birçok matematik kuramının hiçbir önemi olmadığını söylüyordu. yanlış olduklarını söylemiyordu, bu daha da beter.

s.140
gilles deleuze
müzakereler

çeviren: inci uysal
redaksiyon: ulus baker
norgunk yayınları
stepan

korkunçtur, bana kalırsa adımıza
hazırlanmış bir oyun var bizim
hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
konuştukları dil de değişir
sonunda hiç anlaşamazlar. öyle ki
bir zaman parçası içinde, bir durumun
değişmez akışında, tekdüze

kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
ve bir gün anlarlar ki, bir güç değildir artık yalnızlık
ve bunu anlayınca, işte o zaman lusin
aşıvermek isterler bu zamanla durumu
koşarlar, koşarlar, tam sınıra gelince
sanki o tel örgülere yapışmış gibi
bir duman oluverirler ya da kaskatı
bir kömür parçası, bir ceset...

nedir bu durumda insanın anlamı?

lusi̇n
aşmalı bu durumu stepan.

edip cansever
sonrası kalır -1

tragedyalar v
s. 337

yky
görsel


tutumuyla en sabırlı olanı bile / ağlayarak diyordu ki sanki: “dayanamıyorum artık”.

dante, purgatorio (araf) x. kanto, 138-39. dizeler. arafın kibirlilerin cezalandırıldığı bu kısmında dante ile vergilius, ağır kayalar altında iki büklüm olmuş kibirlileri görürler. bu zorlu cezanın altında en sabırlıları bile dayanamıyorlardır. (ç.n.)

dante (purgatorio (araf) x. kanto, 138-39.)

samuel beckett, proust
“bir görüntü, onun kullanılış biçimine, nerede ve ne sıklıkta gösterildiğine bağlı olarak gücünü kaybeder. televizyonda gösterilen görüntüler, tanımı gereği, er ya da geç bakmaktan bıkılan görüntülerdir. duyarsızlık veya kayıtsızlık gibi görünen şeyin kökeninde, televizyonun yoğun görüntü bombardımanıyla uyandırmaya ve doyurmaya çalıştığı dikkatimizde oluşan dengesizlikler yatmaktadır.

görüntü-oburluğu yüzünden dikkatimizi sürekli olarak bir şeye odaklayamayız, ilgimiz durmadan dağılır ve içeriğe karşı da bayağı kayıtsız hale geliriz. sürekli görüntü-akışı ise herhangi bir görüntünün ayrıcalıklı bir yere oturup, özel bir anlam kazanmasını imkânsızlaştırır.

televizyonun bütün esprisi, kanaldan kanala atlanabilmesi ve bunun, yani huzursuzlanma ve sıkılmanın normal sayılmasıdır. tüketiciler çabuk sıkılır. dolayısıyla, onları sıkılır sıkılmaz yeniden ve tekrar tekrar uyarılmaları gerekir. i̇çerik, artık bu uyarıcıların herhangi bir tanesi olmaktan başka anlam taşımaz. i̇çerikle daha düşünceye temellenen bir bağ kurmak, belli bir farkındalık yoğunluğu' gerektirir (bu da, medyanın parçalayıp bir araya getirdiği görüntülerle zayıflatılmış olan, içeriği boşaltılmış, dolayısıyla duyguların da ölümüne katkıda bulunan bir 'farkındalık'tır).”

s.106
susan sontag
başkalarının acısına bakmak

türkçesi: osman akınhay
agora kitaplığı
her şey darmadağınıksa
oraya düzensizlik hâkimdir.
şeyler, olmaları gereken yerde değillerse
orada düzen vardır.

bertolt brecht

üniversite yöneticileri gerçek bilgiyle "gerçek" çalışmanın karşılığı sayılamayacak bir diploma verilmesi düşüncesi karşısında paniğe kapılmışlardır. bu paniğin kökeninde politik bir yıkıcılıktan çok içeriklerinden kurtularak tek başına işlevsel bir biçim şeklinde yoluna devam edeceği düşünülen değer vardır. bu arada üniversiter değerler de (diplomalar, vs.) boşlukta uçmayı sürdüren kapitaller ya da euro-dolarlar gibi çoğalarak boşlukta salınmayı sürdürecekler ancak bu işi neredeyse herhangi bir gönderen ve değerden yoksun bir şekilde yapacaklardır. bunun bir önemi yoktur çünkü onların bu başıboş şekilde dolanmaları bile toplumsal bir değer ufku yaratma konusunda yeterli olmaktadır. bu arada giderek gelişecek bir hayâlî değer saplantısıysa gönderenler sistemini (kullanım değeri, değişim değeri ve içerdiği üniversiter “iş gücü"nü) yitirecektir. bu eşi benzeri olmayan bir değer terörüdür.

görünüşe göre bu yeni bir durumdur. bu yenilik üniversiteye hâlâ gerçek bir çalışma sürecinin egemen olduğunu sanan ve deneyimlerini, nevrozlarını ve yaşamlarını aynı kuruma adayan insanlar için geçerlidir. üniversitedeki “öğretenler/öğretim elemanlarıyla”, “öğrenciler" arasındaki gösterge (bilgi, kültür) değiş tokuşu bir süredir, üzerine acı bir duyarsızlık astarı geçirilmiş gizli bir anlaşma (göstergelerin duyarsızlığı beraberinde toplumsal ve insancıl ilişkilerde bir çözülmeye yol açmıştır), bir psikodramla astarlanmış simülakra (yani yitirilmiş bir çalışma ve bilgi değiş tokuşu yerine utanç verici bir sıcaklık duygusu, ödipal bir değiş tokuş ya da pedagojik bir ensest ilişki konulması talebi almıştır) benzemeye başlamıştır. bu açıdan üniversite umutsuzlukla anlamını yitirmiş bir değer konusunda, eğitim vermeye çalışan bir yer olmayı sürdürmektedir. bu tuhaf çalışma sürecini yaşayanlar son birkaç yıldır "çalışma” ve bilimsel bilgi olarak kabul edilmeyen üretimin yol açtığı gerçek bir umutsuzluk olayına tanık olmaktadırlar. çünkü günümüzde okumayı, öğrenmeyi, rekabet etmeyi hâlâ düşleyen gençlerin bu işe kendilerini veremedikleri görülmektedir. münzevî bir kültürel zihniyet maddî ve manevî anlamda toptan yok olup gitmiştir. bu yüzden grevin* de bir anlamı kalmamıştır.

zaten biz de bu şekilde tuzağa düşürüldük yani 1968 mayısından sonra herkese diploma dağıtarak kendi kendimizi tuzağa düşürmüş olduk. bu eylemin neresi yıkıcıdır, sorarım size? bu kesinlikle yıkıcı bir eylem değildir. bizler gelişip, saf bir görünüm almış değer yani bir çalışma karşılığı olmayan diplomaların öncüleriydik. sistem bundan başka ne isteyebilirdi ki? sistem, anlamlarını yitirerek işlemselleşen değerlerden hoşnuttu ve biz tam tersini yaptığımızı sanarak bu yolu ona gösterdik.

öğrencilerin çalışmadan diploma alma olayı karşısındaki çaresizlikleri en az öğretim elemanlarınınkine eşit, tamamlayıcı bir duygudur. bu, o geleneksel anlamsız bir diploma sahibi olma ya da olmamanın neden olduğu korkudan çok daha gizli ve aldatıcı bir duygudur. bir diploma sahibi olma garantisi, bilim ve seçim yapma konusundaki tüm aşamaların içeriklerini yitirmelerine neden olduğundan, tahammül edilmesi oldukça güç bir duygudur. zaten bu yüzden diploma olayı karmaşık bir hâle getirilip, sözde bir yükümlülük yani bir çalışma simülakri karşılığında verilen bir diploma simülakrına dönüştürülmektedir. bunun bir tür saldırı ya da kin duyma biçimi olduğu söylenebilir (öğretim elemanı not vermeye zorlanmakta ya da otomatik bir not dağıtıcı hâline getirilmektedir) çünkü en azından bu sayede "gerçek” bir ilişkiye benzeyen bir ilişkiden söz edebilmek mümkün olabilirdi. nerede o günler? öğrencilerle öğretim elemanları arasındaki yakın ilişkiler bile, bir zamanlar onları bilimsel ya da politik bir amacın çevresinde buluşturan ya da karşı karşıya getiren bir suç ortaklığı ya da şiddet nostaljisi ya da o ilişkileri anımsatan bir ilişki biçiminden başka bir şey değildir.

"amansız bir değer yasası”, “kapitalist yasa" çekip gittiğinde her yanı nasıl bir hüzün, bir panik duygusu kaplayacaktır? zaten bu yüzden faşist ve otoriter yasaların yaşayacağı güzel günler henüz sona ermemiştir çünkü bunlar varlıklarını sürdürebilmek için şiddeti yeniden yaşama döndürmektedirler. bu şiddete maruz kalmakla uygulamak arasında bir fark yoktur. ritüel, çalışma, bilim, kan, iktidar, politika kökenli bir şiddet olumludur! güç ilişkileri, çatışmalar, sömürü ve baskı konusunda her şey açık seçik ve berraktır! bütün bunların eksikliğini duyuyor ve özlüyoruz. bugün üniversitede böyle bir oyunun oynandığını söyleyebilirsiniz (oysa tüm politik düzenin aynı şekilde işlediğini unutmamak gerekiyor). örneğin "özgür bir söylev" çeken öğretim elemanı kendi kendini yönetme ve diğer modern saçmalıklar sayesinde bu iktidar oyununu sürdürmektedir. herkes ne yaptığının farkındadır. sadece derin bir düş kırıklığıyla yitirilmiş roller, statüler ve sorumlulukların peşi sıra gelen o inanılmaz demagojinin yarattığı felâketten kaçabilmek için profesörün, bu aşırı-sol tarafından yaratılmış yasal bir alan içinde olsa bile, yeniden bir bilim ve iktidar mankeni hâline dönüşmesini sağlamak gerekmektedir. aksi takdirde kimse bu duruma tahammül edemeyecektir. zaten bu uzlaşma sayesinde yani yapay bir oyunculuk sergileyen öğretim elemanıyla suç ortaklığı yapan öğrenci sayesinde, şeylerin, böyle bir hayalî pedagojik senaryo doğrultusunda sürüp gittiği hattâ belki de sonsuza dek sürüp gidebileceği görülmektedir. zira değerle çalışma ölümlü olabilirler ama değer ve çalışma simülakrları ölümsüzdür. simülasyon evreni gerçek-ötesi, sonsuzluk-ötesi, yani hiçbir gerçeklik girişiminin kendisine bir son vermeyeceği bir evrendir. doğal olarak bu evrenin tamamıyla çökerek yok olması gibi çılgınca bir umut dışında.

* güncel grev de giderek güncel çalışma sürecine benzemeye başlamıştır. bugünkü grevlerde eski çalışma sürecine benzeyen bir belirsizlik, bir anlamsızlık, amaçtan yoksunluk, kararlılığa karşı benzer bir alerji, kısırdöngüleşmiş bir süreç, enerji konusunda benzer bir yas tutma biçimi ve bitmek bilmeyen bir kısır döngüleşmeyle karşılaşılmaktadır. kurum-karşıtı olmayla kurumdan yana olma arasında bir fark kalmamıştır. salgın giderek büyümekte ve önlem alabilmek giderek olanaksızlaşmaktadır. bundan sonra sıra başka şeye gelecektir. hayır, gelmeyecektir çünkü bu tıkanmayı bir başlangıç noktası olarak kabul ederek kararsızlığı tersine çevirebilmek ve amaçtan yoksunluğu bir saldırı aracı hâline getirebilmek mümkündür. bu boğucu ve öldürücü durumdan, üniversiteye özgü bu zihinsel iştahsızlıktan her ne pahasına olursa olsun kurtulmak gerekiyor. oysa öğrenciler derin bir koma evresine girmiş bulunan bir kuruma yeniden enerji pompalamaya çalışıyorlar ki, bunun adına olsa olsa zorla hayatta tutma denebilir. bir tür umutsuzluk tedavisi anlamına gelen bu yöntem bireylere uygulanabildiği gibi kurumlara da uygulanabilmektedir. üstelik bu her yerde ölüme karşı koyma beceriksizliği şeklinde algılanmaktadır. oysa nietszche: "düşene bir tekme de sen vur!" diyordu.

mayıs 1977
s.209 —212

jean baudrillard
simülakrlar ve simülasyon

çeviren: oğuz adanır
i̇şte: “güvercinde bir ses ablamda bir ses orta çağda bir ses”

04.55: anladınız mı? bize kaldı —“ölümün arkasından konuşmak”.
darren aronofsky'nin nuh filminin işleyişini kastederek, “hikâyenin ne zaman geçtiğini bilmiyoruz, bize -zamansız bir ninni yazın” demesi ve patti smith'in away in the manger gibi bildiği tüm ninnileri düşünmesi ya da william blake'in ninnilerini…

aronofsky: i remember when we bumped into each other in venice and wandered the streets…

smith: isn’t that a great thing to say? “i remember when we bumped into each other in venice and wandered the streets.”

aronofsky: we got lost in the streets of venice. i was having that problem of how to create a song, and you told me your connection to lullabies. i was, like, “oh! this is a coincidence.”

smith: i’ve always loved lullabies. my mother had a beautiful voice and sang lullabies to us; i sang them to my siblings and to my own children. and i love the story of noah. i love the idea of this very stoic, driven man who has one of the most terrible tasks in human history, who has to separate himself from all of mankind while they’re destroyed.

interview magazine'de geçen röportajın bağlantı adresini de şuraya bırakıyorum:

….

“that’s what artists, creators, do. you look at paintings like de kooning’s series the women. he repainted the canvas of woman, i so many times. the first one must have looked beautiful—why did he destroy that? it just wasn’t as he pictured it. he paints over. and the second one probably looked even more wonderful. but he completely destroys that until he gets to the point where he feels satisfied. but that’s what artists do, that’s what poets do—we all do it. we start with something, and sometimes we destroy everything that we’ve made in order to get to the core place where we started from.”
senin göğüne dolan kanatların hepsi de avuçlarıma teğet geçti
rüzgârlara açık bir kıyı kaldı bana
ipi kopuk bir uçurtmam var adını özgürlük koydum
parmaklıkları aştı da vurdu parmaklarıma

yitirdim bir şeyleri biliyor musun
herkesin bir bardağı durmadan doldurduğu yerlerde
bir şairin ölümü bir dalın kırılmasına benzer
köprü olmak için bir uçuruma bedeniyle

yaşını başını almış bir günışığı yeter bana
seninle oturup sabahı seyretmek için
kimi sözcükleri öyle çok kullandım ki yaşamımda
konuşamıyorsam buna yor, özür dilerim...

1986 — günışığı
ahmet erhan

s.451
burada gömülüdür -1
kırmızı kedi yayınevi
moskova i̇ktisat enstitüsü'nün avlusuna genç bir adam çıktı - nazar çagatayev. rus olmayan bu genç adam geçip giden uzun zamanın etkisinden sıyrılarak şaşkınlıkla süzdü çevresini. burada, bu avluda birkaç yıl boyunca dolaşmış, ilk gençliğini burada geçirmişti. pek de yandığı yoktu aslında geçen günlere, zira yükseklere, aklının tepelerine tırmanmıştı artık, batmaya hazırlanan akşam güneşiyle ısınmış tekmil yaz âleminin daha iyi göründüğü tepelere.

avluda rasgele otlar büyümedeydi, köşede bir çöp kutusu duruyordu, hemen yanında köhne bir ahşap ambar vardı, yanı başında yapayalnız ihtiyar bir elma ağacı insanlardan en ufak hayır görmeksizin ömür sürmekteydi. bu ağacın hemen ötesinde, buraya kim bilir nerelerden gelmiş, muhtemelen yüz pud* kadar çeken doğal bir taş duruyordu; biraz daha ilerideyse bir on dokuzuncu yüzyıl lokomobilinin demir tekerleği saplanmıştı toprağa.

avlu boştu. genç adam ambarın eşiğine oturdu ve düşüncelerine yoğunlaştı. enstitünün idari işler bölümünden diploma tezini savunduğuna dair bir belge almıştı, diplomanın kendisiniyse daha sonra postayla göndereceklerdi ona. buraya bir daha dönmeyecekti. tüm buralı, ölü nesnelerle vedalaşıyordu içinden. gün gelecek canlanacaktı onlar da - kendiliklerinden yahut insan eliyle.

tüm gereksiz avlu eşyalarına yanaştı, eliyle dokundu onlara; nedense bütün nesneler kendisini akıllarında tutsun ve sevsin istiyordu. aslında inanıyor değildi bunun olabileceğine. çocukluk anılarından bilirdi ki, uzun bir ayrılığın ardından tanıdık bir yeri yeniden görmek tuhaf ve üzücü gelir; yüreğin bağlılığını korumuştur mekâna, oysa kıpırtısız nesneler seni unutmuştur, anımsamazlar, yokluğunda hareketli ve mutlu bir hayat yaşamış gibi yabancılarlar seni, duyguların karşılıksız kalır, acınası, meçhul bir varlık gibi dikilirsin karşılarında.

ambarın ardında eski bir bahçe vardı. masalar diziyor, geçici olarak ışıklandırıyorlardı bahçeyi şimdi, süslüyorlardı orasını burasını. enstitü müdürü ikinci kuşak sovyet iktisatçı ve mühendisleri için bir tören tertiplemişti akşama. nazar çagatayev okulunun avlusundan ayrılıp yurda doğru yürüdü; dinlenecek, akşam için temiz bir şeyler giyecekti. karyolasına uzandı ve yanlışlıkla uyuyakaldı - salt gençlikte duyulan o ani bedensel saadet hissiyle.

sonradan, akşam karanlığı bastırdığında i̇ktisat enstitüsü'nün avlusuna tekrar geldi çagatayev. uzun öğrencilik yılları boyunca esirgediği güzel gri takım elbisesini giymiş, genç kız işi el aynasının karşısında tıraş olmuştu. varı yoğu yastığının altında ve karyolasının yanındaki komodinde duruyordu. akşam çıkarken dolabının iç karanlığına üzüntüyle bakmıştı: dolap yakında onu unutacaktı çünkü, kıyafetinin ve bedeninin kokusu ebediyen uçup gidecekti bu ahşap kutunun içinden.

yurtta başka yüksekokullarda okuyan öğrenciler kalıyordu hep, bu yüzden çagatayev yalnız başına gelmişti törene. bahçede sinemadan çağrılan orkestra çalmaktaydı, masalar uzun bir sıra oluşturacak şekilde dizilmişti ve tepelerinde elektrikçilerin ağaç aralarına çakılı eğreti direklere astığı projektör lambaları yanıyordu. boş yaz gecesi, burada törenleri ve son buluşmaları için toplanan gençlerin başları üzerinde sürmekteydi hükmünü; bu gecenin olanca çekiciliği açık ve sıcak boşlukta, göğün ve bitkilerin sessizliğinde gizliydi.

müzik çalıyordu. gençler çevrelerindeki dünyaya dağılıp mutluluklarını kurmaya hazır vaziyette oturuyordu masaların başında. müzisyenin kemanı uzaklarda tükenen bir ses gibi donup kalıyordu arada bir.

çagatayev'e ufkun ötesinde bir insan ağlıyormuş gibi geliyordu - belki de, bir zamanlar doğduğu, şimdiyse annesinin yaşadığı yahut öldüğü, kimselerin bilmediği o ülkede.

"gülçatay!" dedi yüksek sesle.

"nedir o?" diye sordu yanında oturan kız, bir teknik uzman. "bir anlamı yok," diye açıkladı çagatayev. "gülçatay annemdir, dağ çiçeği. i̇nsanlara henüz küçüklerken, tüm iyi şeylere benzedikleri sıra verilir isimleri."

keman çalıyordu yine, sırf sızlanan değil davet de eden sesiyle - dönmemecesine gitmeye çağıran, çünkü kederli bile olsa daima zafer için çalar müzik. az sonra danslar, oyunlar, gençliğin o bildik eğlencesi başladı. çagatayev insanları ve gece tabiatını seyrediyordu; daha uzun süre, hatta belki ebediyen kalması gerekecekti burada, acıyla boğuşması, çalışıp mutlu olması.

çagatayev'in karşısında gözleri kara bir ışıkla parıldayan yabancı bir genç kadın oturmaktaydı; koyu mavi, çenesine dek uzanan ihtiyar işi elbisesi rahatsız ama hoş bir hava veriyordu ona. ya utandığından ya beceremediğinden dans etmiyor, ilgiyle çagatayev'i izliyordu genç kadın. onun iyi ve ciddi bir bakışla kendisini süzüp duran duru çekik gözleri, esmer yüzü, gizli duyguların barındığı yüreğini saklayan geniş göğsü, ağlamayı ve gülmeyi bilen yumuşak, mecalsiz ağzı hoşuna gitmişti. sempatisini gizlemeye gerek görmeden gülümsedi çagatayev'e, ama karşılık alamadı genç kadın. topluluk giderek daha da neşeleniyordu. öğrenciler -iktisatçı, planlamacı ve mühendisler- masalardaki çiçekleri topluyor, bahçeden otlar koparıyor, bunlardan kız arkadaşlarına hediyeler yapıyor ya da gür saçlarına öylece döküveriyorlardı bitkileri. sonra konfeti çıktı meydana ve o da eğlenceye hizmet için kullanıldı. çagatayev'in karşısında oturan kadın yok olmuştu - bahçe patikasında, rengârenk kâğıtlarla bezenmiş, dans ediyordu şimdi ve keyfi yerindeydi.

masa başında kalan kadınlar da arkadaşlarının ilgisinden, çevrelerini kuşatan tabiattan, uzunluğu ve vaatleri bakımından ölümsüzlüğe denk tuttukları geleceğin sezgisinden ötürü mesutlardı. i̇çlerinden yalnızca birinin başına çiçek ve konfeti yağdırılmamıştı; acınası bir tebessümle, bayram havasına katılırmış, törende bulunmaktan pek zevk alır, pek eğlenirmiş gibi görünmeye çalışan bu kadının kulağına şakacı sözlerle eğilen kimsecikler yoktu. oysa gözleri büyük bir yük hayvanınkiler gibi kederli ve sabırlıydı. kimileyin çevresini dikkatle süzüyor ve kimsenin kendisine ihtiyaç duymadığına kani olunca komşularının sandalyelerine dökülen çiçekleri, boyalı kâğıtları toplayıp fark ettirmeden saklıyordu. çagatayev onun bu arada bir gördüğü hareketlerine bir anlam veremiyordu; uzayıp giden tekdüze eğlenceden sıkılmıştı ve buradan uzaklaşmaya niyetliydi artık. başkalarından düşen çiçekleri toplayan kadın da gitmişti bir yerlere – akşamın vadesi dolmuş, yıldızlar büyümüş, gece başlamıştı. çagatayev yerinden kalktı, en yakın yoldaşlarına selam verdi – uzun bir süre görüşemeyecekti onlarla.

çagatayev ağaçların önünden geçerken, gölgede saklanan o at yüzlü kadını fark etti; kadın kendisini görmüyordu, saçlarına çiçek ve kurdeleler takmakla meşguldü çünkü, neden sonra ağaçların ardından çıkıp aydınlatılmış masaya döndü geri. çagatayev de derhal oraya yöneldi: masaları devirmek, ağaçları yıkmak, üzerine acınası gözyaşları damlayan bu sefaya derhal son vermek geliyordu içinden; ne var ki kadın mutluydu şimdi, her ne kadar gözleri ağlamaktan şişmişse de gülüyordu, koyu renk saçlarının arasına bir gül iliştirmişti. çagatayev bahçede kaldı, yanına gidip tanıştı kadınla; kimya enstitüsü'nde bitirme tezi hazırladığını öğrendi. dansa kaldırdı onu çagatayev, oysa anlamazdı oyundan hiç, neyse ki kadın gayet iyi dans ediyor ve onu müziğin temposuna uygun bir şekilde yönlendiriyordu. gözleri çabucak kurumuş, yüzü güzelleşmişti; vahşi bir çekingenliği huy edinmiş, ekmek gibi hoş bir sıcaklık yayan, kızlığının son demlerindeki vücudu güvenle sokuluyordu şimdi çagatayev'e. çagatayev kendinden geçmişti onun yanında, belki de bir daha karşılaşmayacağı bu yabancı kadından uyku ve mutluluk yayılıyordu; farkına varmadığımız bir saadet sıkça yaşar gider böyle yanı başımızda.

buluşma ve eğlence, gökte ilk ışık belirene değin sürdü; sonra bahçe boşaldı, ölü edevat kaldı ortalıkta, dağıldı herkes. çagatayev ve yeni arkadaşı vera şafakla aydınlanan moskova'nın sokaklarında yürüdüler. yabancı çagatayev bu şehri memleketiymiş gibi seviyordu; burada uzun süre yaşayabildiği, bilimle tanıştığı, başına kakılmadan çok ekmekler yediği için minnettardı. yol arkadaşına baktı - uzakta yükselen güneşin ışığında yüzü güzelleşmişti.

bir süre sonra gök yükselip temizlendi, gergin güneş aralıksız gönderip duruyordu yeryüzüne servetini - ışığını. vera sessizce yürüyordu. çagatayev arada bir onun yüzünü inceliyor ve nasıl olup da herkese çirkin göründüğüne şaşıp kalıyordu; mütevazı suskunluğu dilsiz otları, eski bir dostun sadakatini anımsatıyordu oysa. ancak uzaktan bakınca nefret edebilirdi ondan kişi; bir insan ancak uzaktan bakıldığı takdirde reddedilirdi zaten, yahut kayıtsız kalınırdı ona karşı. oysa şimdi, yanaklarındaki yorgunluk kırışıklarını, arzularını gizleyen yüzünü, gözkapaklarının koruduğu gözlerini, şişkin dudaklarını, yani bu kadının diri maddesinde saklı tüm esrarengiz heyecanı, vücudunun iyi ve güçlü yaradılışını yakından gördüğünde, içinde uyanıveren şefkatten çekinmişti çagatayev; ona hiçbir kötülük yapamazdı, hatta güzel olup olmadığını düşünmekten dahi utanıyordu.

"öldüm yorgunluktan, uyumadık hiç," dedi vera, "gelin vedalaşalım."

"ziyanı yok," diye yanıtladı onu çagatayev. "yakında gideceğim buralardan, biraz daha kalalım birlikte, olmaz mı?"

biraz daha ilerlediler, uzun caddeleri arkalarında bırakıp sonunda durdular bir yerde.

"burada oturuyorum," dedi büyük, yeni bir apartmanı göstererek vera.

"size gidelim. yatar dinlenirsiniz, ben de yanınızda birazcık oturur giderim."

vera mahcup olmuştu.

"peki, öyle olsun," dedi sonra ve misafirine yolu gösterdi. odası büyüktü, sıradan genç kız eşyaları vardı içinde, fakat kederli, perdeli, sıkıcı ve neredeyse boş bir odaydı bu.

yazlık pardösüsünü çıkardığında vera'nın göründüğünden daha kilolu olduğunu fark etti çagatayev. misafirini doyurmak için köşe bucağı karıştırmaya koyulmuştu hamaratça; çagatayev de kızın karyolasının üzerinde asılı duran eski mi eski iki kanatlı tabloya dalıp gitti. resim, dünyanın düz, gökyüzünün ise yakın zannedildiği bir zamanın düşünü canlandırıyordu. yeryüzünde dikilen iri bir adam, kafasıyla gökkubbede bir delik açmış, omuzlarına kadar göğün öte tarafına, eski zamanların tuhaf sonsuzluğuna sarkarak dalıp gitmişti. esrarengiz yabancı boşluğa uzun müddet bakmaktan vücudunun sıradan gök altında kalan kısmını unutuvermişti. resmin diğer yarısında ise aynı manzara başka bir şekilde canlandırılmıştı. sonsuzluk arayıcısının gövdesi bitkin düşmüş, zayıflamış, galiba ölmüştü; kuruyan kafasıysa öbür dünyaya yuvarlanmıştı, göğün teneke bir leğeni andıran üst yüzeyine, hakikaten de bir sonun olmadığı, bir defa varanın yeryüzünün renksiz düzlüğüne geri dönemediği o yere.

fakat çagatayev'e her şey hastalara olduğu gibi tatsız ve sıkıcı geliyordu o an. yüreğinde bir ürküntü duyarak bir işi halledivermek için yanı başına eğilen vera'ya sarıldı, ısınıp sakinleşebilmek için olabildiğince yakınına sokulmayı arzular gibi kuvvetle ve dikkatlice kendisine çekti onu. vera hemen anladı çagatayev'i ve itmedi. doğruldu, başını başının altına aldı, siyah sert saçlarını okşamaya koyuldu; bir yandan da yüzünü çevirmiş öteye bakıyor, yine de gözyaşları arada bir çagatayev'in başına düşüp kuruyordu. vera ses çıkarmadan, sırf gözpınarlarına üşüşen yaşları akıtarak ağlıyor, hıçkırıklara boğulmamak için yüzünün ifadesini değiştirmemeye gayret ediyordu. çagatayev duyuyordu onun ağladığını ama umurunda değildi olup bitenler ve o an kimseye yardımı dokunamazdı.

"hamileyim ben," dedi vera.

"olsun!" diye yanıtladı onu çagatayev yüreklenerek, ölüme yazgılı birinin her şeyi bağışlaması gibi.

"hayır!" dedi vera kederli kederli; elbisesinin koluyla yaşlarını siliyor, bir yandan da rüyasında bile aklından çıkmayan çirkin yüzünü gizliyordu. "hayır. hiçbir şey yapamam ben."

çagatayev bıraktı onu. mutlu olmak için vera'yla coşkun bir zevke kapılması şart değildi. onun yakınında olmak, elini tutmak, neden ağladığını sormak yeterliydi: acıdan mı ağlıyordu, incitilmişlikten mi?

"kocamın öldüğü çok olmadı," dedi vera. "ölenleri unutmak nasıl zordur bilirsiniz işte. çocuk doğduğunda babasını göremeyecek, bir tek anne de az gelecek ona... az gelecek, değil mi?"

"öyle," dedi çagatayev onaylayarak. "artık ben babalık ederim ona."

vera'ya sarıldı, gün ağardığında uyuyakaldılar; inşaat halindeki moskova, toprağı delen sondalar, toplu taşıma araçlarında kavga gürültü – tüm sesler dindi kulaklarında; yalnızca birbirlerini kavramışlardı elleriyle ve her biri uyku arasında diğerinin boğuk, yumuşak nefesini dinliyordu.

akşama doğru, dairelerde mesainin bitmesine az kala, en yakın nüfus memurluğuna gidip nikâhlandılar. i̇ki çiçek buketinin ortasında durdular; nüfus müdürü kısa bir konuşma yaparak kutladı onları, ömür boyu sadakati simgeleyen birer öpücük vermelerini söyledi birbirlerine ve devrimci kuşak ebediyete erişsin diye çok çocuk yapmalarını öğütledi. çagatayev iki kez öptü vera'yı, sonra müdürle vedalaştı dostça, onun da görevinin gereklerini yerine getirmekle yetinmeyip vera'yı öpmesinin iyi olacağını düşünerek.

o günden sonra çagatayev her akşam, kendisini bekleyen ve gelişine sevinen vera'yı ziyaret etmeye başladı. hemen kucaklaşıyorlardı, fakat çagatayev ölen babanın çocuğunu korumak için son derece dikkatli davranıyordu vera'ya. sonra gezmeye çıkıyorlardı, tüm insanlar gibi kol kola yürüyorlardı sokakta, birçok şey almaya niyetleri varmışçasına dikkatle vitrinleri inceliyor, çeşitli hadiselerin yaşandığı gökyüzünü takip ediyor, çevrelerinde aralıksız sürüp giden olayların hiçbirini unutmuyorlardı; aşk zamanı yürek öylesine ağırlaşıyordu ki, kendi yoğun çabasını duymasın diye devamlı boş şeylerle oyalamak gerekiyordu onu sanki.

fakat çagatayev henüz gerçek anlamda kocası olmuş değildi vera'nın, çünkü vera birlikteliği mütemadiyen reddediyordu, şefkat ve korkuyla, çagatayev'i incitmemeye çalışarak ama teslim de olmayarak ona. tutkusuna teslim olup, hayatına apansız ve tuhaf bir şekilde giriveren bu küçük teselliyi yok etmekten korkar gibiydi; yine de kim bilir, kurnazlık ediyordu belki, hesap kitap yapıyordu, kocasının içindeki sıcaklığı muhafaza etmekti tek derdi, böylece uzun zaman güven içinde ısınabilirdi yanı başında. çagatayev ise vera'ya duyduğu hissi salt ruhsal ve gayriinsani bir bağlılık düzeyinde yaşamaya katlanamıyordu; çok geçmeden, karyolada görünüşte çaresiz ama gülümseyerek ve yenilgi tanımaz bir edayla yatan vera'nın üzerinde ağlayıveriyordu.

çagatayev içindeki yaşam gücünü zaptetmeyi beceremezdi, bu gücün masumiyetinden ve iyiliğinden emin olduğu için karşısındakinin ulaşılmazlığı incitirdi onu, sonunda şuurunu ve idrakini yitirirdi. çocukluğunda da kalın cam ardından gördüğü bir yiyeceği derhal alıp yiyemezse çıplak ayaklarını yere vurmaya başlar, dindiremediği bir öfkeyle gözyaşlarına boğulur, gelene geçene tehditler savururdu.

* 16,58 kg.'a eşit rus ağırlık birimi. —ç.n.

s. 7-14
andrey platonov
can

metis yayınları
çeviren: günay çetao kızılırmak
uykusuzluk nedir?

karmaşık bir soru: yanıtını çok iyi bilirim.

gecenin ilerlemiş bir saatinde korkmak ve sert, uğursuz çan seslerini saymaktır, yararsız bir büyücülükle düzenli bir solumayı denemektir, birdenbire bir yana dönen bir bedenin yüküdür, göz kapaklarını sıkmaktır, ateşi yükselmişe benzeyen, ama kuşkusuz uyanık olunmayan bir durumdur, yıllarca önce okunmuş paragraflardan parçalar telaffuz etmektir, başkaları uyurken uykusuz kalmaktan suçlu olduğunu bilmektir, düşlere dalmak istemektir ve düşlere dalamamaktır, var olmak ve de var olmayı sürdürmek korkusudur, kuşkulu gün ağarmasıdır.

uzun ömürlülük nedir?

yetileri gittikçe azalan bir insan bedeninde olmak korkusudur, saatin çelik ibreleriyle değil, on yıllarla ölçülen bir uykusuzluktur, denizlerin ve piramitlerin, eski kütüphanelerin ve hanedanlıkların, adem'in gördüğü seherlerin ağırlığıdır, kendi etime, kendi iğrenç sesime, kendi adıma, tekdüze anılara, beceremediğim i̇spanyolcaya, bilmediğim latinceye duyduğum özleme, ölüme dalmak istemeye, ama ölüme dalamamaya, var olmaya ve var olmayı sürdürmeye mahkum olduğumu bilmemektir.

s.55
jorge luis borges
şifre

çeviren: yıldız ersoy canpolat
iletişim yayınları
“insan, doğanın ucubesidir. çünkü insan hem bir hayvandır, hem de kendisinin farkında olan tek yaşam örneğidir. kendisinin farkında olmasına rağmen bir hayvan bedeninde bulunması durumu muazzam bir ayrıklık ve korku hissi yaratır. bu sebeple insan, bir birlik aramak zorundadır ve bunu iki şekilde yapabilir: ya gerileme ya da ilerleme gösterebilir.

gerilemekten kastım şudur: farkındalığı ve aklı ortadan kaldırarak yeniden hayvan olmaya çalışabilir. veyahut insani güçlerini yeni bir birlik buluncaya dek geliştirmesi mümkündür. tabii ki bu, çok kısa bir açıklama; bu meseleyi biraz açmak isterim.

üretken bir yaşam sürmeyen, bir şeyler yaratmayan biri bile, fincandan atılan bir zarmışçasına pasif biri olmayı istemez. sınırı aşmayı arzular. bunun bir yolu yaratmaktır, üretken insan olunur böylece. ellerimle ürettiğim basit bir şey olsa bile bir yaratım söz konusudur. fakat bir şeyler yaratamıyorsam, o halde yok ederek hayvansı halimi aşarım.

yaşamı yok etmek, tıpkı onu yaratmak kadar yaşamı aşmaktır. yaratmak için ilgi duymak, yetenek sahibi olmak gibi pek çok koşul gerekir. oysa yok etmek için tek bir şey gerekir: bir tabanca veya rakibiniz sizden zayıfsa güçlü bir kol.

yok etme sürecinde yaşamı aşma arzumu da gidermiş olurum. pasif bir hayvan olma durumunu aşma arzumu gidermiş ve böylece yaşam karşısında zafer kazanmış olurum. aldığım intikamdır bu. yaşamla üretken bir biçimde uyum sağlamama izin vermediği için hayattan aldığım intikamdır. i̇şte tam da bu yüzden bence yıkıcılık, zihinsel patolojinin en derin biçimlerinden biridir.”

erich fromm, 1964
çeviren: ümid gurbanov

geri bildirim
“keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üret­me, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baş­tan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her günü­nü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.”

georges perec
uyuyan adam

s.31

fransızca’dan çeviren: sosi dolanoğlu
metis yayınları
Fethi Naci (asıl adı İsmail Naci Kalpakçıoğlu) (3 Nisan 1927, Giresun - 23 Temmuz 2008, İstanbul), Türk yazar ve eleştirmendir.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. 1940 yılından itibaren çeşitli dergilerde, şiir ve öyküleri yayımlandı. Fethi Naci adını 1953'ten sonra yazdığı eleştirilerde kullanmaya başladı. 1965'te Gerçek Yayınevi'ni kurdu. Yayınevinde başlatılan "Yüz Soruda" dizisi büyük ilgi gördü. Türk edebiyatına özellikle eleştirileriyle büyük katkılarda bulunan Fethi Naci 2008 yılında öldü. Hosteslik yapan kızı Deniz, oyuncu Sermet Serdengeçti ile geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.
Necati Cumalı (13 Ocak 1921, Florina - 10 Ocak 2001, İstanbul), Türk yazar, şair.

Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser vermiş çok yönlü bir yazardır. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden olan Cumalı, Yaşar Kemal'in ifadesiyle "Yaşlanmaz Şair Çocuk" olarak anılır.
Eskişehir’de doğan Rauf Mutluay, henüz çocukken annesini kaybetti. İlk ve ortaokulu Kütahya’da bitirdikten sonra, 1939’da İstanbul’a geldi ve 1942 yılında İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun oldu. 1946’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. 1947-1955 arasında, Antalya ve Kastamonu'da öğretmenlik yaptı. Askerliğini yedek subay (1955-1957) olarak tamamlayan yazar, Edirne ve İstanbul’un çeşitli liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1974 yılında emekli olmasıyla birlikte Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 1974-1981), İstanbul Üniversitesi (İktisat Fakültesi) Gazetecilik Enstitüsü (Yüksek Okulu 1979-1981) ve Unkapanı Dershanesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. İstanbul Arkeoloji Müzesi Kitaplığı’nda çalıştı. Çeşitli yayınevi ve ansiklopedilerin yayın kurullarında da görev alan Rauf Mutluay, bir kalp krizi sonucu İstanbul’da vefat etti.

Rauf Mutluay, yazın yaşamına, 1946 yılında Bir Selam adlı öyküsünün Gün dergisinde yayımlanmasıyla başladı. İstanbul dergisinde “Salih Tepe”, Yön dergisinde “Samih Emre” adıyla yazdı. (Yüksel 1998: 199) 1958'den sonra Dost, Yeditepe, İstanbul, Yorum, Dünya, Kim, Hür, Vatan, Varlık, Türk Dili, Papirüs, Milliyet gibi gazete ve dergilerde kitap tanıtma yazıları, eleştiri, deneme ve öyküleri yayımlandı.

Mutluay'a göre sanatın amacı, sanat ürünleri yoluyla toplumsal hayatta duygu ve düşünce, beğeni ve inanç, ülkü ve coşku birliği yaratarak insanları ortak ölçülerde kaynaştırmaktı. Edebiyatı “hayatı güzelleştirme[nin]” (Mutluay 2018: 16) bir yolu olarak gören Mutluay, gerek araştırma metinlerinde gerekse denemelerinde iyiliğin, doğruluğun ve bilginin yolunu aydınlatmaya çalıştı. “Mutluay, inançlı, dürüst, yaşadığı ile yazdığı arasında şaşmaz paralellik olan bir kuşağın düzgün kişisi” (Hızlan, 2002) olarak edebiyat tarihine sunduğu katkılarla ön plana çıktı.

Rauf Mutluay, Türk edebiyatı için kaynak niteliğindeki eserlerinde ele aldığı konuları, siyasi, edebî ve toplumsal bağlamda değerlendirerek çok yönlü bir bakış açısı geliştirdi. 100 Soruda Türk Edebiyatı (1969), 100 Soruda XIX. Yüzyıl Türk Edebiyatı (1970), 100 Soruda Edebiyat Bilgileri (1972), Türk Halk Şiiri Antolojisi (1972), 100 Soruda Çağdaş Türk Edebiyatı 1908-1972 (1973), 50 Yılın Türk Edebiyatı (1973), Tanzimat’tan Günümüze Türk Şiiri (1973) yazarın araştırmacı kimliğiyle ortaya koyduğu eserleridir.

Romanlarda, hikâyelerde, oyunlarda tanıyıp sevdiği, etkilerinden kendini kurtaramadığı kişileri, kahramanları, 1977 yılında yayımladığı Bende Yaşayanlar’da incelemesi geniş ilgi uyandırdı. Bunları, diyalektik bir görüşle yeni baştan yaşatması, eleştiri edebiyatımıza yeni bir tat getirdi. (Karaalioğlu 1982: 372-373) 1985-1987 yılları arasında yayımlanmış denemeleri, vefatından sonra, 1997 yılında, Yaz Dersleri adıyla basıldı. 1969-1978 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde "Kitaplar" ve "Edebiyat Sohbetleri" adı ile çıkan yazıları ise 2002 yılında Sebiller Su Vermiyor adıyla yayımlandı.

Rauf Mutluay’ın dili, araştırmacı kimliğinin etkisinde kaldığı için sanatsallıktan uzaktır. Çoğunluğu araştırma niteliğindeki eserlerinde, akademik bir üslup geliştirdi. Denemelerinde daha samimi ve kuşatıcı ifadelerle okuyucuya ulaşmaya çalıştı.

Kaynakça

Hızlan, Doğan (2002). “Edebiyatı Sevdiren Öğretmen Mutluay”. Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/edebiyati-sevdiren-ogretmen-mutluay-111596 [Erişim Tarihi: 07.04.2018]

Karaalioğlu, Seyit Kemal (1982). Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılâp ve Aka Yayınları.

Mutluay, Rauf (2018). 100 Soruda Türk Edebiyatı. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Yüksel, Turan (1998). Yazarlar ve Şairler Sözlüğü. İstanbul: Cemre Yayıncılık.
Kemal Tahir, asıl adıyla İsmail Kemalettin Demir (13 Mart 1910, İstanbul - 21 Nisan 1973, İstanbul), Türk romancı, yazar, senarist.

Türk edebiyatının en üretken roman yazarlarından birisidir. Sol dünya görüşüne sahip olan yazar, Marksizm'i Türk toplum yapısına uyarlamak için toplumu anlamaya çalışmış, edindiği bilgileri romanları yoluyla okuyucularına aktarmıştır.
Metin Eloğlu, (d. 11 Mart 1927, İstanbul - ö. 11 Ekim 1985, İstanbul), Türk şair ve ressam.

Hayatı
Nahide Hanım ve bahçıvan Hasan Efendi’nin oğlu olarak 11 Mart 1927'de doğdu. Bulgurlu ve Kısıklı ilkokullarında ve Üsküdar Sultantepe Ortaokulu'nda okudu. Ortaokuldan mezun olduktan sonra, 1943’te Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'ne girdi. Akademi'de Ş. Toray, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Z. Kocamemi’nin atölyelerinde çalıştı. 1946’da siyasi nedenlerden dolayı iki ay tutuklu kaldı. Olay üzerine Akademi’deki kaydı silindi. 1947’de Akademi’ye dönüp konuk öğrenci olarak derslere devam ederken askere alındı; disiplinsizliği yüzünden aldığı uzatma cezaları nedeniyle askerliği ancak beş yılda tamamlayabildi. Askerden sonra İstanbul Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü'ne bağlı Yıldız'daki bir bölümde çalışmaya başladı. Buradaki işinden de kısa bir süre sonra ayrıldı. Yaşamının geri kalanında resimlerinin geliriyle ve süsleme çalışmaları yaparak geçimini sağladı.

Edebiyata öyküyle adım attı. 1942’de Servetifünun-Uyanış dergisinde ilk öyküsü yayınlandı. 1943’te İzmir’de basılan Kovan adlı dergide de Mehmet Metin imzasını taşıyan "Sabah Şarkısı" şiirine yer verildi.

Ressam olarak lekeci bir anlayışla soyut ve figüratif çalışmalar yaptı. "Genelev", "Çıkmaz Sokak", "Gecekondu Sofrası" gibi büyük kompozisyonlar, İstanbul görünümleri ile yazar ve şair portreleri yaptı. Çok sayıda sergi açtı. 1967’de düzenlenen 1. DYO Resim Sergisi'nde ve 1976’da yapılan İstanbul Yarımca Sanat Şenliği’nde birincilik ödüllerine layık görüldü.

Eserlerinde adının dışında Mehmet Metin, Mehmet Emin, Ali Haziranlı, Etem Olgunil, Nil Meteoğlu ve Nil Etemoğlu imzalarını kullandı. 1955-1962 yılları arasında Yeditepe dergisine resim eleştirileri, 1959-1971 arasında Güney dergisine kitap tanıtımları yazdı. 1985'te İstanbul'da öldü.

***
Muzaffer Erdost (18 Eylül 1932; Artova - 25 Şubat 2020; Altındağ), Türk şair, yayıncı.

1956'da Veteriner Fakültesi'ni bitirdi. Pazar Postası'nı yönetti (1956-1958). Ulus gazetesinde çalıştı (1958-1963). 1958'de Açık Oturum Yayınları'nı, 1965'te Sol Yayınları'nı kurdu ve yönetti.

Erdost, şiir, öykü, deneme ve eleştiriler yazdı. Yazılarında, toplumsal sorunlar, Türkiye ve Osmanlı tarihi, tarım, faşizm ve demokrasi konularına daha ağırlıklı eğildi.

Kardeşi İlhan Erdost'un 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Mamak Askeri Cezaevi'nde dövülerek öldürülmesinin ardından, adına kardeşi İlhan'ın adını ekleyerek, "Muzaffer İlhan Erdost" ismini kullanmaya başladı. Erdost, Sol-Onur Yayınları'nın sahibi ve yönetmeni idi. Türk şiirinde Garip Akımı'ndan sonra ortaya çıkan İkinci Yeni akımının isim babasıdır. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK) girişimci ve kurucu üyesi idi.

***
Demirtaş Ceyhun (d. 17 Aralık 1934, Adana, - ö. 29 Temmuz 2009, İstanbul), Türk hikâye, roman ve inceleme kitapları yazarı.

1959 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümünü bitirdi.

Genelde toplumsal konuların irdelenmesine yönelen eserler veren Ceyhun'un ilk hikâyeleri 1955 yılında Yeni Ufuklar dergisinde yayınlanmaya başlandı. Yazarlığının ilk döneminde kişisel sorunlar üzerine eserler veren Ceyhun'un konulara bakış açısı, cinsel ve ruhsal sorunlara getirdiği farklı yaklaşımlar dikkati çekti. Ancak yazarın günümüzde kitlelerce tanınması, daha sonraları çağdaş içeriği ağır basan, toplumsal gerçeklerin kökenlerine yönelen inceleme eserleri ile olmuştur.

Ceyhun, Asya adlı romanıyla 1970 TRT ödülünü, Çamasan adlı eseriyle 1973 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazandı. Yazarın ayrıca Horozlu Ayna isimli bir çocuk hikâye kitabı da bulunmaktadır.Ceyhun, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkan Yardımcılığı görevi sırasında özel yüksekokulların devletleştirilmesi için mücadele etmiş ve Anayasa Mahkemesi'nin 1971 yılında aldığı kararla 44 yüksekokul devletleştirilmiştir. 1984 yılında Aziz Nesin ve Yalçın Küçük'ün de aralarında bulunduğu birçok aydınla birlikte Aydınlar Dilekçesi'ni hazırlayanlar arasında yer aldı. Demirtaş Ceyhun; haftalık Aydınlık ve aylık Teori dergilerinde köşe yazıları yazmaktaydı. İşçi Partisi üyesi ve partinin 2007 yılında ilan edilen Milli Hükûmet'inin Kültür Bakanı'ydı. Zatürre tedavisi görmekte olduğu hastenede hayatını kaybeden Ceyhun'un cenazesi Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Yüksel Arslan (d. 27 Temmuz 1933, Eyüpsultan, İstanbul - ö. 20 Nisan 2017, Paris), Türk ressam. Kendi geliştirdiği teknikle çeşitli doğal malzemeleri kullanarak ürettiği ve arture adını verdiği resimlerle, özellikle Karl Marx'ın Kapital eserinin etkisiyle çizdiği Kapital serisiyle bilinir. Türkiye'de ve ülke dışında birçok kişisel ve karma sergi açmıştır.
Azra Erhat (4 Haziran 1915; Şişli, İstanbul - 6 Eylül 1982; İstanbul), Türk deneme ve inceleme yazarı, Eski Yunan ve Roma dilleri uzmanı, filolog, arkeolog, çevirmen ve düşünce insanı. Özellikle Eski Yunan klasiklerinden yaptığı çevirilerle tanınmıştır. A. Kadir ile birlikte gerçekleştirdiği İlyada ve Odissea çevirileri referans kabul edilir.