“hakikati yazmanın güçlükleri” (bertolt brecht)

yazar hakikati yazmak zorunda; burası açık; yazar hakikati saklamaya çalışmamalı, onu gizlememeli ve hakikate uymayan hiçbir şey yazmamalı. güçlülere boyun eğmemeli, güçsüzleri aldatmamalı. güçlülere boyun eğmemek şüphesiz çok güçtür; güçsüzleri aldatmak ise çok kazançlı bir iştir. mülk sahiplerinin hoşuna gitmemek demek, ömür boyu mülk edinememek demektir. harcanan emeğin bedelini ödemekten kaçınan, emeği de yadsır; güçlüler arasında ün kazanmayı geri çeviren ise, bu koşullar altında, hiç ün kazanmaz, hiç övülmez. şu kişi hakikati dile getiriyor dendiğinde birkaç kişinin ya da birçok kişinin ya da tek bir kişinin başka bir şey söylediği, yalana baş vurduğu, yuvarlak sözler gevelediği anlaşılır. hakikati söyleyen ise, pratik, somut, yadsınmaz, söylenmesi gereken bir şeyi dile getirmiştir.

hakikat elle tutulabilir, ölçülebilir, var olan bir şeyse, ona ulaşmak biraz çabayı, araştırmayı gerektiriyorsa, hakikat diye bir şeyi tanımazdan gelirler o zaman; kafalarını bulandıracak hakikate boş verirler. bunlar, hakikate şöyle bir dokunup geçen bir şeyleri geveleyen, yüzeyde kalmış, derine inmeyen kişilerdir. işin kötüsü: hakikatten haberi yoktur bunların.

her alanda gizlenen, örtbas edilmeye çalışılan hakikati yazmak güç iş olduğundan, birçoğu için hakikatin yazılması ya da yazılmaması yalnızca bir namus sorunundan ibarettir. hakikati yazmak için bir tek yürekli olmanın gerektiğini sanırlar. ikinci güçlüğü ise hep unuturlar. bu ikinci güçlük hakikati bulabilmektir. hakikati bulmanın kolay bir iş olduğunu kimse söyleyemez.

öncelikle, hangi hakikatin söylenmeye değer olduğunu bulup ortaya çıkarmak, işte bu, sanıldığı gibi kolay değildir. örneğin, dünyanın en uygar sayılan ülkelerinden biri, günümüzde en aşağılık bir barbarlığın içine batmış durumda. bu durumu gören herkes, en korkunç, en canavarca araçlarla yürütülen iç savaşın, bir gün, dünyayı belki de bir yıkıntı yığınına çevirecek bir savaşa dönüşeceğini biliyor. bunun bir hakikat olduğu kuşku götürmez. ama bunun yanında başka hakikatler de var. sözgelimi, koltuklar oturmaya yarar, yağmur gökten yağar türünden hakikatler. bunlar da yanlış değil. birçok yazar, bunlara benzer hakikatleri yazıyorlar. bunlar, batmakta olan bir geminin duvarlarına natürmortlar çizmeye çalışan ressamları andırıyorlar. belirttiğimiz ilk güçlük, onlar için geçerli değil, buna aldırdıkları yok ama vicdanları da rahat. resimlerini güçlülere aldırmayarak çiziyorlar. ama ezilenlerin çığlıklarıyla da ilgilenmiyor, bundan etkilemiyorlar. seçtikleri davranış biçiminin anlamsızlığından kendilerini de etkiliyor, “derin” bir karamsarlığa kapılıyorlar. karamsarlığa kapılıyorlar kapılmasına ama çok iyi fiyattan satıyorlar karamsarlıklarını; ustalık sıfatının gerçek sahipleriyse bu karamsar sahte ustalara gösterilen ilgiyi görmüyor, ürünlerini satamıyorlar bile. işte bundan dolayı, bu karamsarların dile getirdiği hakikatlerin, koltuklarla ya da yağmurla ilgili olarak yukarıda belirttiğimiz hakikatlere benzediğini hemen görmek kolay olmuyor. kolay olmuyor, çünkü bambaşka biçimde, sanki önemli hakikatlermiş gibi çıkıyorlar ortaya. çünkü sanatın, sıradan bir şeyi önemli kılmak olduğu sanılıyor. ama yakından bakılacak olursa, bu karamsarların sadece şunu söyledikleri anlaşılır: “koltuk, koltuktur,” ya da «hiç kimse yağmurun gökyüzünden yeryüzüne yağmasını engelleyemez.

hakikat, sonuçları için dile getirilmelidir; çünkü hakikatten çıkarılacak sonuçlar, tutumları belirler.

insanların içine düştükleri kötü durumlar konusundaki hakikatler yazılmak isteniyorsa, önce o durumları yaratan önlenebilir nedenler ortaya çıkarılmalıdır. ancak önlenebilir nedenler ortaya koyulduktan sonra kötü durumlarla savaşılabilir.

çağımızda da halk yerine sınıflar, toprak yerine mülkiyet sözcüklerini kullanan kişi, birçok yalana aracılık etmekten kurtulur. o sözcüklerin (değiştirilmesi gerekenlerin) kişiyi uyuşturucu, tembelleştirici, yani mistik özelliklerini ortadan kaldırmış olur. halk sözcüğü, belirli bir birliği ifade ediyor ve ortak çıkarları akla getiriyor; bu nedenle bu sözcük, yalnızca birden fazla halkın söz konusu olduğu durumlarda kullanılabilir, çünkü ancak o durumlarda çıkarların ortaklığından söz edilebilir. bir toprak parçası üstünde yaşayan sınıfların çıkarları ise farklıdır ve genellikle de bu çıkarlar birbirleriyle çelişir; işte bu hakikat hep gizlenmeye çalışılan bir hakikattir. toprak deyip de, tarlaları anlatan, tarlaların kokusunu ve rengini uzun uzadıya dile getirerek burun ve göz zevklerine seslenen yazar, egemenlerin yalanlarını desteklemiş olur; çünkü söz konusu olan ne toprağın verimliliğidir, ne de insanlardaki toprak sevgisi ve çalışkanlıktır; gerçekte önemli olan, tahıl fiyatları ve tarlada çalışanın emeğine ödenen ücrettir. topraktan kazanç sağlayanlar, kızgın güneş altında buğday üretenler değildir; toprak kokusunu tanıyan yoktur borsalarda. borsaların kokusu bambaşkadır.

bertolt brecht, 1935

* * *

“hakikati yazmanın 5 güçlüğü” başlıklı işbu yazının tam çevirisi, o. duru’nun (1975 yılındaki) ve mehmet tim’in (1977 yılındaki) özet çevirilerinden faydalanılarak gülseren ışıklı tarafından gerçekleştirilmiştir.
bir bisiklet olup uçmak*
isteyecek kadar tanıdık yeryüzünü
ve demirden köklere
tanıklık eden şeyleri.

umarım koca bir çağı iç içe geçirdiğimiz, sonra bizi hareketsiz bırakan o kutsal küre aptal bir rüyadan ibarettir ve uyandığımızda çocukluğumuzda buluruz kendimizi; bir sepetle ziyafete dönüşen dünyayı konuşan ağaçlarla süslemek için.
Virginia’dan Vita’ya…

"Beni her düşündüğünde
aklına gelen ilk kelime sevgilim oluyorsa, ikinci kelimeni duymak istemiyorum.

Ya da başka herhangi bir kelime…"
“All wars are wars among thieves who are too cowardly to fight and who therefore induce the young manhood of the whole world to do the fighting for them.”

“Bütün savaşları, birbiriyle dövüşemeyecek kadar korkak olan, o yüzden de kendileri adına dövüşmeleri için dünyanın gençlerini cepheye süren hırsızlar çıkarır.”

— Emma Goldman (July 1916 )
"Bir şeyi anlayabildiğimiz sürece ona yenilmenin söz konusu olamayacağını çok düşünmüşümdür. Bu düşünceye kendimi çok alıştırmışım. Şimdi yenilmeğe başlıyorum. Artık anlamadığım için."

Gece
"düşünce çoktan yok olmuşken, şeyler işlemeyi sürdürür. (…) örneğin, ilerleme düşüncesi yok oldu, ama ilerleme sürüyor."

- o -

“cinsellik artık yalnızca cinsellikte değil, başka her yerdedir. politika politikada değildir artık, tüm alanlara mikrobunu saçmaktadır:

ekonomi, bilim, sanat, spor…

spor da sporda değildir artık; iş hayatında, cinsellikte, politikada genel anlamda performansın üslubundadır.”

- o -

"türlerin karışımı yasası dayatılıyor bize. her şey cinseldir; her şey politiktir; her şey estetiktir; hem de aynı zamanda. her şey politik bir anlam kazandı, özellikle de 1968'den bu yana sadece gündelik yaşam değil; delilik, dil, medya ve hatta arzu bile politik bir anlam kazandı. her şey özgürleşme ve kolektif kitlesel süreçler alanına girdiği ölçüde politikleşiyor. aynı zamanda her şey cinsel hale geldi, her şey arzu nesnesidir."

- o -

"her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir ve politika sözcüğünün anlamı kalmaz. her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm anlamını yitirir. her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur."

- o -

"…aranılan şey güzellik ya da cazibe değil artık; look (görünüm). her kişi kendi görünümünü arıyor. kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım var; bak bana, bak! narsizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı."

- o -

"batı’nın yaptığı en büyük işin dünyanın ticarileştirilmesi, her şeyi ticaretin yazgısına bırakmış olması olduğu söyleniyor. oysa en büyük iş, dünyanın estetikleşmesi, kozmopolit biçimde sahnelenmesi, görüntüye dönüştürülmesi, göstergebilimsel olarak düzenlenmesi olmalıdır. bizim tanık olduğumuz şey, ticaretin maddi kurallarının ötesinde, reklamlar, medya ve görüntüler aracılığıyla her şeyin bir gösterge sanayisine dönüşmüş olmasıdır. en marjinal veya en sıradan veya en müstehcen şey bile estetikleşiyor, kültürelleşiyor, müzelik hal alıyor. her şey söyleniyor, her şey ifade ediliyor, her şey gösterge gücüne ya da tavrına bürünüyor."

- o -

"eskiden yolculuk yapmak başka bir yerde olmanın ya da hiçbir yerde olmamanın yoluydu. bugün, bir yerde olma duygusunu his-setmenin tek yoludur. kendi evimde, her türlü enformasyonla ve bir yığın ekranla çevrelenmiş olarak, hiçbir yerde değilim artık; ama yine de dünyanın her yerindeyim, evrensel sıradanlığın için-deyim. burası; bütün ülkelerde aynı yerdir. yeni bir kente, ya-bancı bir dile ayak basmak ansızın kendimi burada ve başka hiçbir yerde bulmamdır. beden, bakışını yeniden bulur. imgelerden kurtulmuş beden imgelerine yeniden kavuşur."

jean baudrillard
"Friedrich Nietzsche, 3 Ocak 1889′ da Torino’da, Via Carlo Alberto’ daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü inatçı atına söz dinletemiyordur. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen, hareket etmeyi reddediyordur at. Sonra, ismi muhtemelen Giuseppe Carlo Ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başlar. Olaya şahit olan evsahibi, Nietzsche’yi evine bırakır. İki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche. Ta ki son sözlerini mırıldanıncaya dek: ‘Mutter, ich bin dumm!’ ('Anne, ne aptalım!’). Ve yaşamının kalan son on yılını, uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin himayesi altında geçirir.. Atın akıbeti hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz."

Béla Tarr, Torino Atı (Açılış Sahnesi)
Anlar

eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
ikincisinde, daha çok hata yapardım.
kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
çok az şeyi
ciddiyetle yapardım.
temizlik sorun bile olmazdı asla.
daha çok riske girerdim.
seyahat ederdim daha fazla.
daha çok güneş doğuşu izler,
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
görmediğim bir çok yere giderdim.
dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.
anlar, sadece anlar. siz de anı yaşayın.
hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
gitmeyen insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
eğer yeniden başlayabilseydim,
ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ölüyorum…
boiocatus’un romalılara dediği gibi. dünyadan ne diye yakınırsın? bağladığı yok ki seni: dertler içinde yaşıyorsan, bu korkaklığın yüzündendir senin; istediğin zaman ölmek elinde:

ubiqe mors est; optime hoc cabit deus;
eripers vitam nemo non homini potest;
at nemo mortem: mille ad hanc aditus patent. (seneca)

montaigne
Yalnızlık Mevsim Olur

Tragedyalar’da mısra işlevini yitirmiştir. Gittikçe solan humor, büsbütün silikleşir; aşkın sözü edilmez; içkonuşmalarla desteklenen anlatım yerini kesik, yalın ve tekdüze bir monologa bırakır. Yalnızlık mevsim olur. Eliot’un deyimiyle, “sanki büyülü bir fener sinirleri desenlerle perdeye yansıtmıştır”. Eşyanın canlı profili öylece kalakalır; her şeyin soluk bir biçimi söz konusudur artık. Cansever, “Ellerini arar ve onları kollarının ucunda sarkar bulur.” Sevginin araçları korkuya dönüşmüştür bu kitapta. Gök bırakılmaktan doğan bir yaratıktır, krizantemse soyunur yapraklarından, tedirgin bir yolcu oluverir, ama ölümlerin çoğalmasıyla yeni bir umut kapısı açılmıştır: “Çünkü en büyük yaslar / en büyük ölümlerden sonra tutulur.” Cansever ölümle sıkıntının dölleri diye adlandıracağımız kişilerini konuştururken “uyumsuz”u usul usul okşar, insanın isyanına güvenir, haklı hüzünler bulacağına inanır. Bu kişilerin zaten çözülmekte olan bir toplumda yaşamaları Cansever’in temelde umuttan ayrılmadığının, başka bir yarın beklediğinin kesin kanıtıdır.

_
Tomris Uyar
Papirüs, Sayı 2, Temmuz 1966
"ben 11, 12 yaşında var yokum. ayvalık’tayım, anneannemdeyim.

anneannemin salonunda şarkı söylüyordum. bizim mahallenin -ayvalık’ın zenginlerinden, anneannemin mahallesinde oturan kişi, 50, 55 yaşlarında zengin komili sabunları yapanlar bunlar. bizim mahalleden geçerken benim sesimi duymuş. durmuş, durdu. dinledi, dinledi dinledi, e benim de şarkım bitti, şarkım bitince, o da yolunu aldı gitti.

bir gün, rastladı anneanneme, “naciye hanım” dedi, “sizin evde biri şarkı söylüyordu” dedi. acaba, merak ettim diyor, “radyoo, radyo muydu?” dedi, “yoksa biri mi şarkı söylüyordu” dedi. “bu kız çocuğuydu” dedi.

“kim olabilir” dedi, bizim evde kız çocuğu, kız çocuğuuu, aysel’den başka yok. kız çocuğu o. “ay ben çok beğendim onun sesini, çok beğendim” dedi. “böyle ses olmaz” dedi, “yanık” dedi “söylüyor” dedi. “bu kızın” dedi, “arkasına düşün” dedi, “büyük bir sanatçı olsun” dedi, “böyle bir sanatçı bir daha çıkmaz” dedi, “ben arkasındayım” dedi, “ben okutturayım onu, yetiştireyim” dedi fakat dayımlar istemedi. “ne şarkıcı olacakmış” dediler, ama dediler ayvalık’tan da bir güzel sesli kız çıksın ama işte dayımlar kabul etmediler, izin vermediler. ben de öyle kaldım.

sonradan evlendim, çoluk çocuğa karıştım, sesim de onlara karıştı. o kadar.

(gülüşmeler)"

şuradan dinleyin
video



Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak…
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

– Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.
– Sus… ”

Cyrano De Bergerac’tan, unutulmaz “İstemem eksik olsun” tiradı.
Edmond Rostand
Seslendiren: Rüştü Asyalı
carl solomon için

1

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar,

aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

arkansas ve blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla laredo’dan dönerken new york’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da paradise alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve canada ve paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek battery’den bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan bellevue’ye belleuve’den müzeye, müzeden brooklyn köprüsüne

ayın ötesinde/ki empire state’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında atlantic city hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp zen new jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli doğunun sıkıntı veren terlemesiyle tanca’nın kemik gıcırdatanları,

çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle peltekleşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde plotinus poe st. john üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

ıdoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel kızılderili meleklerle düşsel kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun oklahoma’nın çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

amerika ve sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak ispanyolların peşinden gidip, afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarında chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak mexico volkanlarında gözden yitenler,

batı kıyısı’nda f.b.ı’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

staten ısland feribotu bastırdığında korkunç sesini wall’un ve bastırdığında los alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak union meydanı’nda kıyak komünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polis araçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bir işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, atlantik ve karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın ve çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir türk hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan, dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar,

ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

n.c, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, denver’ın adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak ve bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar ve memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında düşlerini değişenler, ansızın manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, east river’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar ve başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,

sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlerini çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler ve sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,

art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları ve cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları ve reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları ve zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında madison avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da mutlak gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

brooklyn bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba ve yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930'ların avrupasının nostaljik tükenmiş alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya birming- ham jazzın vücut buluşu,

sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmiş iki saatte katedenler,

denver’a yola çıkanlar, denver’da ölenler, denver’a geri dönenler ve boş yere bekleyenler, denver’ı bekleyenler ve kuluçkaya yatanlar ve denver’da yalnız kalanlar ve sonunda zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler ve şimdi denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,

ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,

parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,

bir alışkanlığı yetiştirmek için mexico’ya ya da rocky dağlarına buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için tanca’ya ya da kara lokomotif için güney pasifik hattı’na ya da narkissos için harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için woodlawn’a çekilenler,

radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,

new york şehir koleji’nde dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine insülin ve metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi ve hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,

katatoni içinde kısa süreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,

yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

pilgrim state’in rockland’in ve greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,

nihayetinde anayla* ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap ve sabahın dördünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-

ah, carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve iki görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip pater omnipotens aeterne deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

zamandaki kaçık serseri ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler,

saksafonu parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.
Pazarları da erken kalkardı babam
şafağın mavisiyah soğuğunda giyinir,
hafta boyunca soğukta çalışmaktan çatlamış elleriyle
sobanın küllenmiş ateşini uyandırırdı. Kimse ona hiç teşekkür etmedi.

Uyanır ve soğuğun kırılıp parçalanışını duyardım.
Ev ısınınca bize seslenirdi
ve ben yavaşça kalkıp giyinirdim,
evde dolaşan o müzmin öfkeden korkarak.

Evin soğuğunu dışarı atmış,
gezmelik ayakkabılarımı bile parlatmış
o adamla öyle kayıtsızca konuşan ben
ne biliyordum ki, ne biliyordum ki
sevginin insana yüklediği o mahrumiyetle ilgili,
sevginin o yalnızlaştıran görevlerini?

— Robert Hayden, “O Kış Pazarları”
"Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına."
Proust (10, 11, 12)

Yitik Zaman’ın en ünlü epizodu: Marcel bir gün çayına kurabiye batırır ve ıslanmış kurabiyenin kokusu bütün bir yitik zamanın anımsanmasını, geri alınmasını sağlar, istençdışı belleğin Proust’udur bu, Bergson felsefesinin edebiyattaki uzantısı sayılan Proust. Doluluğun, varlığın, huzursuz da olsa huzurun, sürekliliğin Proust’u: Kendisi ne derse desin, aslında “yekpare, geniş bir ânın parçalanmaz akışında” yüzmekte olduğuna ikna edilmek istenen bir Proust. Bu Proust, uzun sürmüştür. Belli bir işe yaradığı için belki de.

Proust, Bergson’u seviyordu. “Bergson’u okuman ve kendini ona yakın hissetmen beni çok memnun etti,” diye yazmıştır bir arkadaşına, “Sanki aynı yüksek tepenin üzerinde birlikte duruyor gibiyiz… Ona ne kadar hayran olduğumu sana söylemiştim, bana her zaman ne kadar iyi davrandığını da.” 1

Ama Bergson, felsefesine rağmen yanılmayan sezgisiyle, bu hayranlığa tam karşılık veremeyeceğini görmüştü. Proust’un mektubunu aktaran Maurois, şunu da belirtiyor: “Bergson, ömrünün sonuna doğru, Floris Delattre’a şöyle demişti: Ruhu yüceltmeyen ve güçlendirmeyen bir sanata gerçekten büyük sanat denilemez ve Yitik Zamanın İzinde’nin yaptığı da hiç kuşkusuz bu değildir.” Gerçek şu ki Proust da Bergson’u zor durumda bırakmayacak kadar nazikti. Yukarda değindiğim söyleşiden bir bölüm:

"Yapıt ilerledikçe sadece aynı karakterler tıpkı Balzac’ın bazı dizilerinde olduğu gibi farklı görünümlerle ortaya çıkmakla kalmayacak, tek bir karakterdeki bazı derin, neredeyse bilinçdışı izlenimler de yeni görünümler altında belirecek. Bu açıdan, kitabım belki de “Bilinçdışının Romanları” gibi bir dizi yaratma çabası olacaktır, “Bergsoncu romanlar” demekten de hiç utanç duymazdım, eğer inansaydım buna, çünkü her çağda edebiyat kendini o günün geçerli felsefesine bağlamaya çalışır – şüphesiz post hoc biçimde, yani “olaydan sonra”. Ama bu tam doğru olmazdı, çünkü benim yapıtım istençdışı bellek ile istençli bellek arasındaki farkın egemenliği altındadır; oysa Mösyö Bergson’un felsefesinde bu fark sadece hiç ortaya çıkmamakla kalmaz, o felsefe ile arasında bir çelişki bile vardır." 2

Yayımlanmamış bir notunda da şu cümleler yer alıyor:

"Bu noktada seçkin bir filozoftan, büyük Bergson’dan farklı düştüğümü üzülerek görüyorum. Onunla anlaşamadığım pek çok konudan sadece birine değineyim. Mösyö Bergson bilincin bedenden taştığını ve onun ötesine geçtiğini öne sürüyor. Bellek ya da felsefî düşünce söz konusu olduğunda bu elbette böyledir, Ama Mösyö Bergson’un kastettiği bu değil. Ona göre, tinsel öğe, fiziksel beyinle sınırlı olmadığı için, ondan sonra da yaşayabilir ve yaşamak zorundadır. Ne var ki herhangi bir beyin travmasının sonucunda bilinç de zayıflar, dumura uğrar. Sırf bayılmak bile bilinci ilga etmek demektir. Şu halde bedenin ölümünden sonra da bilincin sürüp gideceğine nasıl olur da inanılabilir?" 3

Bu gençlik notunda öne sürülen itirazı Bergson ya da ondan sonra gelenler kolayca çürütebilirlerdi herhalde – baygınlık sonucu “ilga olan” içkin bilinçle bedenden sonra da sürüp giden aşkın tin’in aynı şey olmadığını (“aynı düzlemde yer almadığını”) belirtmek bile Proust’u durdurmaya yeterdi. Ama burada önemli olan, Proust’un amatör materyalizminden çok, bu materyalizmin kaybolan, silinen, ve geri alınamayacak olan şeylere karşı keskin bir duyarlığa yol açmış olmasıdır. Ya da zaten bu duyarlığın ifadesi olması. Beckett de Proust’un bu negatif yanını öne çıkaracaktır: “Bu noktada küçük bir münasebetsizliğe yer var. Tıpkı Suç ve Ceza’nın ne suçtan ne de cezadan söz eden bir başyapıt olması gibi, Yeniden Bulunmuş Zaman’ın Proust’gil çözümün çok uygun bir örneği olmadığını söylemek mümkündür. Zaman geri alınmaz, ortadan kaldırılır.” Beckett’in bu metni yazdığı tarihten yaklaşık elli yıl sonra, eleştirmen Leo Bersani de, Beckett’in adını hiç anmadan, Proust’un asıl kuvvetli yapıtını Yitik Zaman’ın ilk birkaç cildinde ortaya koymuş olduğunu, son ciltte vurgulanan telafi ve geri kazanma motiflerinin de adı üstünde sadece bir telafi çabası olduğunu belirtecektir.



1 Andre Maurois, The Questfor Proust, Peregrine: Harmondsworth 1962, s. 61.

2 Marcel Proust, Against Sainte-Beuve and Other Essays, Penguin: Londra, 1994, s. 235.

3 A. Maurois, a.g.y., s. 18. Maurois, bu itirazı kaydettikten sonra bi­le Proust’tan “Bergson’un bu tilmizi” diye söz etmektedir.
Savaşta ölen gençlere ağıt

Nedir çanları ölüm çanları
Telef olanların sığırlar gibi?
Ki kekeleyen pepeleyen tüfekler tarrakkalar
Mırıldanabilir sade bir nefesçik dualarını.

Ne alaylar ne yaslar ne dualar ne çanlar
Ne de kederli şehirlerden yükselen borazanlar
Bu tiz avazlı çığlık çığlığa bu gaddar
Korosunu fişeklerin susturamazlar.

Hangi mumları tutalım şimdi
Uğurlamak için delikanlıları hangi mumları?
Ki ellerinde değil onların ta gözlerinin içinde
Parlayacak kutsal elveda ışığı.
Kızların solgun yüzü tabutlarının örtüsü
Sabırlı gönüllerin şefkati çiçekleri
Olacak artık ağır ağır çöken her akşam
Körlerin gözlerine inen perdeler gibi.

Eylül 1917
Çev.:
"aşkın bedeli her zaman akıl kaybı, teslimiyet ve bunun sonucunda meydana gelen ergin olmama hali ile ödenir.

platon'a göre aptallar güzel ve iyi olman için, ilahi mutluluk için çabalamaz çünkü hallerinden memnundurlar. bilge olanlar da bunlar için çabalamaz çünkü onlara zaten sahiptirler. sadece aptallık ile bilgeliğin tam ortasında duranlar, yani sen ve ben ve sabırla kırmızının yeşile dönmesini bekleyen diğer herkes eros'un okunu algılayacak durumdadır.

aşk, hiçbir ölümlünün yakasını kurtaramayacağı bir güçtür ve aşkın ışığı bazen ölüler diyarının en karanlık köşelerine bile sızabilir.

"gerçek aşk", diye yazar stendhal, ölüm düşüncesini daha sık getirir akla, ölümü düşünmek daha kolay, daha az korkutucu hale gelir; ölüm basit bir mukayese meselesine, kişinin pek çok şey karışılığında ödemeye hazır olduğu bir bedele dönüşür."

patrick süskind - aşk ve ölüm üzerine
Norveçli bir yazar. 1982'de Tarjei Vesaas' debutantpris ödülünü kazanan Fangeliv ile yayın hayatına başladı. Prestijli Norveç Eleştirmenleri Edebiyat Ödülü'nü kazadıktan sonra 1991'de ve 1994'te İskandinav Kurulu Edebiyat Ödülü'ne aday gösterildi.

**

ingrid bir suyun kulaklarından içeri akıp düşüncelerini sözcüklerle doldurduğu duygusuna kapılmıştı.

bahçelerin arasından güneye yürüdüler, ingrid onun ağladığını duydu. gökyüzünü işaret edip mevsimini şaşırmış gökkuşağı şelaleleri gibi dökülen kuzey ışıklarını gösterdi, karada gözüken kapkara gölgeler gibi dağların adlarını söyledi; su, rüzgâr, kar, henüz ortalıkta görünmese de ot demeyi öğretti ve her şeyin adını söylemeyi sürdürdü; yosun, tekne, balık, kedi..."

beyaz deniz, roy jacobsen, çev. deniz canefe, yky, syf. 35.
Kötülüğün Şeffaflığı

Artık yalnızca orji ve özgürleşme simülasyonu yapmak, hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi görünmek geliyor elimizden; oysa gerçekte boşlukta hızlanıyoruz, çünkü özgürleşmenin tüm hedeflerini çoktan ardımızda bıraktık.
Syf10

(orji: her alandaki özgürlüğün patladığı an. Simülasyon: Gerçekten fiili olarak var olmayan bir şeyi, bir durumu bütün bileşenleriyle birlikte gerçekmiş ve fiilen varmış gibi gösterme durumu anlamına gelir.)

Özgür kalan şeyler sonu gelmez biçimde birbirinin yerine geçmeye ve böylelikle gitgide artan belirsizliğe ve şüphelilik ilkesine mahkumdurlar. Artık hiçbir şey, Tanrı bile sona ererek ya da ölümle yok olmuyor; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon salgını yoluyla yok oluyor. Bu artık bir ölümcül yok olma biçimi değil, fraktal bir dağılma biçimidir.
Syf10-11

(fraktal: Kar tanesi gibi parçalandıkça benzer motifler sergileyen doğal nesnelere verilen ad)

Gerçekten yansıyan bir şey yok artık. Artık değerler alanında devrim yok; değerler birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanıyor.
Syf11

Bu fraktal evrede, ne doğal ne genel bir denge vardır, gerçek anlamda sözü edilebilecek bir değer yasası yoktur artık; bir tür değer salgınından, değerin genel metastazından, rastlantısal bir şekilde hızla çoğalma ve dağılmasından başka bir şey yoktur. Bu tür çoğalma ve zincirleme tepki her çeşit değerlendirmeyi olanaksız kıldığından değerden artık kesinlikle söz edemeyiz. .. Güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü terimleriyle değerlendirme yapmak, bir parçacığın hızını ve bulunduğu yeri aynı anda ölçmek kadar olanaksızdır. İyi, artık kötünün karşıtı değildir; her tanecik kendi yörüngesini izler, her değer ya da değer parçası simülasyon göğünde bir an parlar, sonra diğer parçacıkların yoluyla ender olarak kesişen eğri bir çizgi boyunca boşlukta kaybolur. Fraktal değer şemasının ta kendisidir bu; kültürümüzün de güncel şemasıdır.

Şeyler, göstergeler ve eylemler düşüncelerinden, kavramlarından, özlerinden, değerlerinden, göndermelerinden, kökenlerinden ve amaçlarından kurtuldukları zaman sonsuza dek kendilerini üretirler. Düşünce çoktan yok olmuşken, şeyler işlemeyi sürdürür; hem de kendi içeriklerini hiç umursamadan işlemeyi sürdürürler. Bu koşullarda bu kadar iyi işliyor olmaları bir tuhaf durumdur. Örneğin ilerleme düşüncesi yok oldu ama ilerleme sürüyor. Televizyon kendi görüntüleri karşısında tam bir umursamazlık içinde işliyor. İnsan yok olsa bile böyle devam edebilir. Her sistemin ve bireyin içinde her yanda çoğalabilmek, her yöne yayılabilmek için kendi düşünce ve özünden kurtulma yönünde gizli bir itki var olabilir mi?
Syf12

Düşüncesini yitiren bir şey gölgesini yitirmiş adama benzer; bu şey, kendini kaybettiği bir çılgınlığın içine düşer.
Syf13

Cinsellik artık yalnızca cinsellikte değil, başka her yerdedir.
Syf14

Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir. Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm anlamını yitirir. Her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur.

Bir düşüncenin tamamen gerçekleşmesi, modernlik eğilimin kusursuz biçimde ortaya çıkması olduğu kadar, aynı zamanda bu düşüncenin aşırılığı, kendi sınırlarının ötesine uzanarak yadsınması ve ortadan kalkması anlamına da gelebilir.
Syf15

Modernliğin görkemli ilerleyişi tüm değerlerde hayal ettiğimiz değişime yol açmadı; değerlerin birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanmasına yol açtı ki, bunun sonucu bizim için tam bir kafa karışıklığı oldu. Cinsel, politik ya da estetik alanda belirleyici bir ilkeyi kavramamız artık olanaksızdır.
Syf16

Sanat da modern zamanların estetik ütopyası uyarınca kendini aşıp, ideal yaşam biçimi haline gelmeyi başaramadı. Sanat kendini aşkın bir ideallik haline getiremedi ve gündelik yaşamın genel estetikleştirilmesi içinde dağıldı, görüntülerin katıksız dolaşımı uğruna sıradanlığın trans-estetiği içinde yok oldu… Sanatın her yerde çoğaldığını görüyoruz. Sanat üzerine söylem ise daha da hızlı çoğalmaktadır. Ama sanatın ruhu yok oldu.
Syf17-19

Ne temel kural, ne yargı, ne de zevk ölçüsü var artık. Günümüzün estetik alanında, kendi kurallarını tanıyacak Tanrı kalmadı; ya da başka bir metafor kullanırsak, estetik zevk ve yargıya ilişkin hassas terazi yok artık. Sanatın durumu, tıpkı gerçek zenginlik ya da değere çevrilmesi imkansız olduğundan, artık değiş tokuş edilemeyen ve bundan böyle yalnızca dolaşan paralar gibidir. Sanat alanındaki hiçbir şey bir diğerine karşıt değil. Yeni geometricilik, yeni dışavurumculuk, yeni soyutlamacılık, yeni figürasyon; tüm bunlar tam bir farksızlık içinde bir arada bulunuyorlar. Bu eğilimlerde özgün bir yaratıcılık kalmadığından aynı kültür alanı içinde bir arada bulunabiliyorlar. Biz de bunları derin bir umursamazlık uyandırdıklarından aynı anda benimseyebiliyoruz.
Syf20

Sanat dünyası garip bir görünüm sunuyor. Sanatta ve esinde bir birikme, akış güçlüğü var gibi. Birkaç yüzyıl boyunca göz kamaştırıcı biçimde gelişmiş olan şeyler sanki kendi görüntü ve zenginlikleri karşısında taş kesilip aniden donup kalmışlar. Çağdaş sanatın tüm sarsınıtılı deviniminin ardında, bir tür durgunluk, artık kendini aşamayan ve giderek daha fazla tekrarlayarak, kendi üstüne kapanan bir şey var.
Syf20

Biçimlerin, çizgilerin, renklerin ve estetik kavramların özgürleşmesiyle, tüm kültürlerin ve üslupların kaynaşmasıyla toplumumuz genel bir estetikleşmeye, karşı-kültür biçimleri dahil olmak üzere tüm kültür biçimlerinin terfi etmesine, tüm temsil ve karşı-temsil modellerinin göklere çıkarılmasına yol açtı.
Syf20-21

Batının yaptığı en büyük işin dünyanın ticarileştirilmesi, her şeyi ticaretin yazgısına bırakmış olması olduğu söyleniyor. Oysa en büyük iş, dünyanın estetikleşmesi, kozmopolit biçimde sahnelenmesi, görüntüye dönüştürülmesi, göstergebilimsel olarak düzenlenmesi olmalıdır. Bizim tanık olduğumuz şey, ticaretin maddi kurallarının ötesinde, reklamlar, medya ve görüntüler aracılığıyla her şeyin bir gösterge sanayisine dönüşmüş olmasıdır. En marjinal en sıradan veya en müstehcen şey bile estetikleşiyor, kültürelleşiyor. Her şey söyleniyor, her şey ifade ediliyor, her şey bir gösterge gücüne ya da tavrına bürünüyor.
Syf21

Sanat, yakında yerini uçsuz bucaksız yapay bir müzeye ve zincirinden boşanmış reklamcılığa bırakarak tamamen silinip gidecektir.
Syf21

Görüntüleri yok edenlerden değil, görülecek hiçbir şeyin olmadığı bir görüntü bolluğu üretenlerdeniz.

Çağdaş görüntülerin büyük çoğunluğu-video, resim, plastik sanatlar, görsel-işitsel ve sentez görüntüler, görülecek hiçbir şeyin olmadığı düz anlamda görüntüler; izsiz, gölgesiz, sonuçsuz görüntülerdir.
Syf22

Artık güzel ya da çirkine ulaşamadığımızdan ve değer yargısında bulunmamız olanaksız olduğundan içinde olduğumuz bu noktada umursamazlığa mahkumuz.

Güzel ve çirkin karşılıklı çelişkilerinden bir kez kurtuldular mı bir biçimde çoğalırlar.
Syf22

Cinsel beden günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkum edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir…. Hepimiz trasn-seksüeliz; çünkü potansiyel olarak değişebilir biyolojik yaratıklarız. Bununla birlikte, biyolojik bir süreç de değil bu; hepimiz simgesel olarak trans-seksüeliz.
Syf24-25

Hepimiz bilinemezciyiz ya da sanatın veya cinselliğin travestileriyiz. Ne estetik ne de cinsel bir inancımız var, ama hala bunlara sahip olmayı öğretiyoruz.
Syf26

Aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık; görüntü… her kişi kendi görüntüsünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil, görülüyorum, bir imajım, bak bana, bak! Narsizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.
Syf27

Segalen, dünyanın bir küre olduğunu gerçekten anladığımız andan itibaren yolculuk diye bir şey kalmadığını söylüyordu; çünkü bir kürenin üzerindeki bir noktadan uzaklaşmak bu noktaya yaklaşmaya başlamak demektir. Bir kürenin üstünde, doğrusallık garip bir eğrilik kazanır, tekdüzeliğin eğriliğini.
Syf31

İnsan varlığına ait her şey, biyolojik bedeni, zihni, kas ve beyin yapısı insanın etrafında mekanik ya da bilgi-işlemsel protezler halinde dönmektedir.
Syf33

Artık büyümüyor, ur halini alıyoruz… Hiçbir belirgin hedefe göre kendini düzenlemeden büyümeyi sürdüren bir toplumdayız.
Syf33

Bizden kaçan bir şey var ve biz de geri dönüşsüz bir sürecin parçası olarak kendimizden kaçıyoruz. Kendimizi kaybediyoruz; dönüşü olmayan bir noktadan, şeylerin çelişkilerinin sona erdiği bir noktadan geçtik ve süreçlerin tersine çevrilemediği ve anlam da taşımadığı bir çelişkisizlik, zıvanadan çıkma, kendinden geçme ve şaşkınlık evrenine sağsalim girdik.
Syf35

Hayal etmek bile gerekmiyor bugün.
Syf37

Günümüzde medyanın viral bir gücü vardır ve zehirleyicilikleri de bulaşıcıdır. Bedenlerin ve zihinlerin sinyal ve görüntülerle yayıldığı bir kültürün içindeyiz; ve bu kültürün en güzel sonuçları yaratmış olması gibi en öldürücü virüsleri de yaratmasına niçin şaşıralım? Bedenlerin nükleerleştirilmesi Hiroşima’da başladı, ama kitle iletişim araçlarının, görüntülerinin, göstergelerin, programların ve iletişim araçlarının yayılmasıyla belli bir çevrede bedenler sürekli ve ardı arkası kesilmez biçimde nükleerleştirilmektedir.
Syf39

Kitleleri olasılıklar hesabına cancı canlı kurban etmek için kasıtlı olarak moralleri bozuldu, ideolojisizleştirildiler; ama günümüzde tüm görüntüleri istikrarsızlaştıranlar ve politikanın hakikatıyle alay edenler kitlelerdir.
Syf42

Eskiden bir olay gerçekleşmek için vardı, günümüzde ise gerçekleştirilmesi tasarlanan şeydir olay.
Syf43

Çağdaş devrim belirsizliğin devrimidir.
Syf44

Durumumuz gölgesini yitirmiş adama benzer.
Syf45

İş artık eylem değil bir işlemdir. Tüketim artık sadece mallardan bir haz alma değil; bir haz aldırma, gösterge-nesnelerin diferansiyel dizilişi model alınarak belirlenmiş endeksli bir işlemdir. İletişim konuşmak değil, konuşturmak; enformasyon bilmek değil, bildirmektir.
Syf47

Sonu olmayan şeyin durmak için nedeni de olmaz.
Syf48

İnsanlar akıllı makinelar yaratıyor ya da düşlüyorlarsa gizliden gizliye kendi akıllarından umut kestiklerinden ya da dehşet verici ve gereksiz bir aklın ağırlığı altında ezildiklerindendir. O zaman bu aklı kullanabilmek ve onunla eğlenebilmek için aklı makinalara hapsederler.
Syf51

Yapaylığın, gerçekliği üreten şeyle hiçbir ilgisi yoktur; gerçekliği başkalaştıran şeyle ilgisi vardır. Yapaylık, yanılsamanın gücüdür.
Syf52

Makinenin yalnızlığı, tele-kompüter insanın yalnızlığını beraberinde getirir.
Syf53

Makine, insan ne istiyorsa onu yapar; ama buna karşılık insan, makinenin yapmaya programlandığı şeyi gerçekleştirir yalnızca.
Syf55-56

İnsan mıyım makine mi? Bu antropolojik sorunun yanıtı yok artık.
Syf57

Ne rahatlık! Sanal makineler geldi, sorun bitti! Artık siz ne öznesiniz ne nesne, ne özgürsünüz ne yabancılaşmış, ne o ne bu; birbirinizin yerine geçmenin verdiği hayranlık içinde aynısınız. İnsanın insanı yabancılaştırması yok artık, insanın makine tarafından homeostazı var bundan böyle.
Syf58

homeostaz: biyolojik sistemlerin yaşam için en uygun koşullara uyum sağlarken dengelerini korumalarını sağlayan kendi kendini düzenleme süreci.)

Kristal kendi kendinden intikam alıyor… Ameliyat salonları öyle korunur ki hiçbir mikrop, hiçbir bakteri hayatta kalamaz. Oysa gizemli, anormal viral hastalıkların burada doğduğu görülür.
Syf61

Hiçbir topluluk kendi değer sistemine karşı çıkmadan yaşayamaz.
Syf64

Moda sosyolojinin ve estetiğin düşkırıklığıdır. Moda biçimlerin mucizevi salgınıdır ve zincirleme tepki virüsü modanın bu etkisini farklılık mantığının elinden almıştır. Moda zevki kuşkusuz kültüreldir, ama göstergeler oyunundaki o çok hızlı ve ani anlaşmaya borçlu değil midir daha çok? Düşlem çöktüğünde ve virüs yorgun düştüğünde modalar da salgınlar gibi söner zaten.
Syf67

Eylemlerimizde, girişimlerimizde, hastalıklarımızda giderek daha az ‘nesnel’ güdülenim var; bunlar çoğunlukla kendimize duyduğumuz gizli bir tiksintiden, bizi enerjimizden herhangi bir biçimde kurtulmaya iten gizli bir mirasçısız kalma halinden, yani bir eylem niyeti biçiminden ziyade bir defetme biçiminden kaynaklanıyorlar.
Syf70

Tüm reklamlar ve politik söylem, akla mantığa açıkça hakarettir.

Artık hiçbir şeyin bizi hakikaten tiksindirmediği de doğru. Tüm diğer kültürlerin bozulmasıyla ve üşüşmesiyle örtüşen eklektik kültürümüzde kabul edilmeyecek hiçbir şey yok, tiksinti bunun için büyüyor, bu izdihamı, en boktan şey karşısındaki bu umursamazlığı, karşıtların bu yapışkanlığını kusma arzusu bu yüzden var. Her şeyi toptan reddetmenin alerjik çekiciliği, yavaşça zehirleme, yavaşça aşırı besleme, hoşgörü, güçbirliği ve anlaşma şantajı.
Syf71

Simgesel alanı, zihnin muhakeme alanını koruyan hiçbir şey yok artık. Neyin güzel neyin çirkin olduğuna, neyin orijinal neyin orijinal olmadığına ben karar veremediğim gibi biyolojik organizma da kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar veremiyor artık.
Syf72

İlkel şiddet hem daha vecd hali içindedir hem de daha çok kurban etmeyle ilgilidir. Bizim şiddetimiz, aşırı-modernliğimizin ürettiği şiddet; terördür. Simülark bir şiddettir bu; tutkudan çok ekrandan doğar, görüntülerin doğasıyla aynı yapıdadır.
Syf73

Bugün simgesel güç silahların ve paranın gücünden daima üstündür.
Syf81

Kötülüğü dile getirmeyi bilmiyoruz artık.
Syf83

Batıda özgürlük ve özgürlük düşüncesi ölümlerin en güzeliyle ölmüştür.
Syf91

Kendi lanetli yanını temizleyen her şey kendi ölümünü imzalar.
Syf101

Kötülük lanetli yan gibidir; kendini harcayarak yeniden üretir.
Syf103

Kişi artık kendi genetik formülünün kanserli metastazından başka bir şey değildir.
Syf115

Kişi artık ötekiyle yüzyüze gelemiyor, ama kendi kendisiyle çatışıyor. Bağışıklık sürecinin saldırgan biçimde tersyüz oluşuyla, bağışıklık kodundaki bir bozuklukla ve kendi savunma sistemlerinin yok olmasıyla birey kendi antikoruna dönüşüyor. Oysa tüm toplumumuz ötekiliği etkisiz kılmayı, doğal gönderme olarak ötekini yok etmeyi amaçlıyor. İletişim yüzünden bu toplumun kendisine karşı alerjisi artıyor. Kendi genetik, biyolojik ve sebernetik varlığı karşısındaki şeffalık yüzünden beden, kendi gölgesinden bile alerji kapıyor. Yadsınan tüm ötekilik hayaleti kendi kendini yıkan bir süreç olarak diriliyor. Bu da KÖTÜLÜĞÜN ŞEFFAFLIĞIDIR.
Syf116

İnsanlığı birleştirme amacı, farklılığı birleştirme amacı, her yerde açmazdadır ve bu açmaz, evrensellik kavramının da açmazıdır.
Syf124

Her şey sisteme boyun eğer, aynı anda da her şey sistemden kaçar. Batılı yaşam tarzına özenen dünya halkları hiçbir zaman bu yaşama katılamadıkları gibi gizliden gizliye de küçümserler. Bu değerler sisteminin merkezinin dışında dururlar. Bu halkların birleşme ve genellikle bağnazca batılılardan çok batılı olma tarzları, Aydınlanma ve ilerleme kırıntılarıyla yaptıkları ufak tefek şeyler, maymunsu bir parodinin tüm özelliklerine sahiptir.
Syf127-128

Biz (batılılar) onların kültürlerini küçümsüyorduk, bugün onlara saygı duyuyoruz. Onlar bizim kültürümüze saygı duymuyorlar, bu kültür için yalnızca sınırsız bir alçakgönüllülük taşıyorlar. Biz onları sömürme ve boyun eğdirme hakkını ele geçirdiysek, onlar da kendilerine bizi aldatma lüksünü sundular.
Syf128

Ötekinin kökünü kazımak için girişilmiş olan her şey ötekinin yok edilemezliğini, yani ötekiliğin sürüp giden kaçınılmazlığını kanıtlıyor.
Syf137

Yolculukta aranan ne keşif ne de alışveriştir, yumuşak bir yurtsuzlaşma, yolculuğur, yani yokluğun yükümlülüğüne giriştir…. Ötekilerde aradığımız şey, belki de yolculuktaki o aynı yumuşak yurtsuzlaşmanın aynısıdır. Özgün istek ve keşfetmenin yerini, ötekinin isteğine ve bu isteğin içinden geçmeye sürgün edilme eğilimi alır. Zaten aşk hareketlerinde ve bakışlarında çoğunlukla sürgünün mesafesi vardır. Dil belirtmekten korkan sözcüklerin içinde yurdundan uzak düşer.
Syf141

Eskiden yolculuk yapmak bir yerde olmanın ya da hiçbir yer yerde olmamanın yoluydu. Bugün, bir yerde olma duygusunu hissetmenin tek yoludur. Kendi evimde, her türlü enformasyonla bir yığın ekranla çevrelenmiş olarak, hiçbir yerde değilim artık.
Syf142

Fotoğrafik olan şey, yalnızca tecavüze uğramış, suçüstü yakalanmış, kendi iradesine rağmen açık edilmiş ve ortaya çıkarılmış olan şeydir. Ne imgesi ne de kendi bilinci olduğundan hiçbir zaman temsil edilmemiş olan şeydir. Yaban ya da bizim yabanıl yanımız kendini yansıtmaz. Kendisine yabanıl biçimde yabancıdır o. En çekici kadınlar kendilerine en yabancı olanlardır. İyi bir fotoğraf hiçbir şey göstermez, o da gösterilemezliği, kendine yabancı olanın başkasılığını nesnenin kökten egzotizmini yakalar.
Syf143

Yalnızca insanlık-dışı olan fotojeniktir… Fotograf bizim cin çıkarmamızdır. Yabanıl toplumların maskeleri, burjuva toplumumun aynaları vardı, bizimse imgelerimiz var.
Syf143

Şu ya da bu sahneyi zevk için fotoğrafladığınızı sanıyorsunuz; gerçekte fotoğraflanmak isteyen o’dur. Siz olsa olsa bu sahneye koyuşun figüranısınız.
Syf144

Herkes diğerine kurduğu tuzakla yaşar.
Syf150

Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz. İstemek, yapabilmek ve bilmek eylemleri terk edilmedi, ama bir başkasına devredilerek genel olarak ilga edildiler.
Syf157

Kadınlar erkeklerin kendilerini erkek sanmalarına izin verirler, oysa kadınlar, gizliden gizliye kendilerinin kadın olduklarına inanmazlar. Çocukların çocuk olduklarına inanmamaları gibi. İnanmaya izin veren, inanandan ve inandırandan her zaman üstündür. Kadının cinsel ve politik özgürleşmesindeki tuzak, tam da kadınları kadın olduklarına inandırmak oldu.
Syf160

Öteki, kendimi sonsuza dek yinelememi engelleyendir.
Syf164
"Halk mahkemeler gibi yargılamaz; cezaları ertelemez veya onlarda bir indirime gitmez. Halkın yargısı yıldırım gibidir. Onlar kralları yargılamaz, bir anda hükümsüz kılar, öldürür. Ve bu adalet en az mahkemelerin adaleti kadar adildir."

Kral XVI. Louis’nin idamını isterken yaptığı konuşmadan
(...)

o ‘siegfried’in’ üçüncü perdesinde bir pasajdır; ki onun notası bitmek üzeredir. içerden daima tekrarlanan bir akort duymaktadır. bu akortun sözleri şu mealdedir:

beni yaraladı
beni uyandıran