sisifos söyleni – tabutmag forum
“insan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirinin kovalayan pişmanlıklarının ve güçsüzlüklerinin tarihini yazmak olurdu.”
"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusun­da bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir. Gerisi, dünyanın üç boyutlu olup olmadığı, düşüncenin dokuz mu, yoksa on iki ulamı mı bulundu­ğu, sonra gelir. Oyundur bunlar; önce yanıt vermek gere­kir. Nietzsche'nin istediği gibi, bir filozofun, saygımızı hak etmek için, başkalarına öğütlediğini önce kendisi yapması gerektiği düşünülürse, bu yanıtın önemi iyice anlaşılır, çünkü yanıt kesin davranıştan önce gelecektir. Gönlümüzle sezdiğimiz şeyler bunlar, ama aklımıza da aydınlık gelmeleri için derinleştirilmeleri gerekir.

Bir sorunun bir başka sorundan daha önce sonuçlan­dırılması gerektiğini neye göre kararlaştırmalı diye soru­lursa, yol açtığı eylemlere göre diye yanıt veririm. Hiç kimsenin varlıkbilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü gör­medim. Önemli bir bilimsel gerçeğe varmış olan Galilei, bu gerçek yaşamını tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla donuverdi ondan. Bir bakıma iyi de etti. Uğ­runda yakılıp ölmeye değmezdi bu gerçek. Dünya mı güneşin çevresinde döner, güneş mi dünyanın çevresin­de, hiç mi hiç önemi yok bunun. Kısacası, değersiz bir so­run bu. Buna karşılık, yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vardıkları için ölen nice insanlar görüyo­rum. Çelişkin bir biçimde, kendileri için bir yaşama nedeni olan (yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de) düşünceler ya da düşler uğ­runda ölüme giden başka insanlar görüyorum. Böylece de ivedilikle yanıtlanması gereken sorunun yaşamın an­lamı olduğu yargısına varıyorum. Nasıl yanıtlamalı bu­nu? Tüm temel sorunlar üzerinde -kişiyi başkalarını öl­dürtmeye yönelten ya da onun yaşama tutkusunu on ka­tına çıkaran sorunları söylemek istiyorum- yalnız iki dü­şünce yöntemi bulunabilir; La Palisse yöntemi(1) ve Don Quichotte yöntemi. Coşkunlukla aydınlığa aynı zamanda erişmemizi sağlayacak bir şey varsa, o da açıklıkla içlilik arasında kurulan dengedir. Aynı zamanda hem alabildi­ğine alçakgönüllü, hem de alabildiğine dokunaklı bir ko­nuda, bilgiç, alışılmış eytişim, sağduyu ile sevecenlikten doğan, daha alçakgönüllü bir düşünce tutumuna bırak­malı yerini, bunu tasarlamak hiç de zor değil.

İntihar şimdiye kadar yalnızca toplumsal bir olay olarak ele alınmıştır. Buradaysa, tam tersine, bireysel dü­şünceyle intihar arasındaki ilişki söz konusu. Böyle bir edim, yüreğin sessizliğinde, tıpkı büyük bir yapıt gibi ha­zırlanır. İnsan kendi de bilmez bunu. Bir akşam tetiğe basar ya da kendini sulara bırakır. Bir gün bana intihar etmiş bir emlak yöneticisinden söz ederken, beş yıl önce kızını yitirdiğini, o zamandan beri çok değiştiğini, bu olayın onu "için için yediğini" söylemişlerdi. Bundan da­ha uygun bir sözcük bulunamaz. Düşünmeye başlamak, için için yenmeye başlamaktır. Bu başlangıçlarda toplu­mun fazla bir etkisi yoktur. Kurt insanın yüreğindedir. Yürekte aramak gerekir onu. Yaşam karşısında uyanık­lıktan ışık dışına kaçışa götüren bu ölümcül oyunu izle­mek ve anlamak gerekir.

Bir intiharın pek çok nedeni vardır, genel olarak da en çok göze çarpanları en etkenleri olmamıştır. İnsanın bir düşünce sonucu intihar ettiği enderdir (ama bu varsayımı da konu dışında bırakmamak gerekir). Bunalımı başlatan şeyi denetleyebilmek hemen her zaman olanak­sızdır. Gazeteler sık sık "gizli kederlerden" ya da "iyileşmez hastalıklardan" söz eder. Geçerlidir bu açıklamalar. Ama o gün umutsuz kişinin bir dostu kendisiyle ilgisiz bir tavırla konuşmuş mudur, konuşmamış mıdır, bilmek gerekir. Suçludur o. Çünkü böyle bir davranış henüz as­kıda bulunan tüm hınçları, tüm bıkkınlıkları hızlandırıvermeye yetebilir.

Ama aklın hangi dakikada, hangi davranışla ölümü seçtiğini saptamak güç olsa bile, eylemin gerektirdiği so­nuçları bu eylemin kendisinden çıkarmak o kadar güç değil. Kendini öldürmek, bir anlamda, melodramlarda olduğu gibi içindekini söylemektir. Yaşamın bizi aştığını ya da yaşamı anlamadığımızı söylemektir. Ama örnekle­meleri fazla ileri götürmeyelim de bilinen sözcüklere dö­nelim. Yalnızca "çabalamaya değmez" demektir kendini öldürmek. Yaşamak, hiçbir zaman kolay değildir kuşku­suz. Birçok nedenlerden dolayı yaşamın buyurduklarını yapar dururuz, bu nedenlerin birincisi de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, bu alışkanlığın gülünçlüğünün, yaşa­mak için hiçbir derin neden bulunmadığının, her gün yi­nelenen bu çırpınmanın anlamsızlığının, acı çekmenin yararsızlığının içgüdüyle de olsa benimsenmiş olmasını gerektirir.

Varlığı yaşaması için zorunlu olan uykudan yoksun bırakan bu çok önemli duygu nedir? Kötü nedenlerle de açıklansa, açıklanabilen bir dünya bildik bir dünyadır. Buna karşılık, birdenbire düşlerden, ışıklardan yoksun kalmış bir dünyada insan kendini yabancı bulur. Yitiril­miş bir yurdun anısından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun olduğu için, bu sürgünlük çaresiz­dir. İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun ta kendisidir. Sağlam insanlar arasında bile kendi intiharını düşünmemiş bir kimseye rastlanamayacağına göre, bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açık­lama yapılmadan da benimsenebilir.

İşte bu denemenin konusu, uyumsuz ile intihar ara­sındaki bu bağıntı, intiharın uyumsuz için tam olarak hangi ölçüde bir çözüm olduğudur. Hileye kaçmayan bir insanın eylemi -doğru bildiğine göre ayarlaması gerekti­ği- ilke olarak benimsenebilir. Öyleyse davranışını var olmanın uyumsuzluğu konusundaki inancı yönetmelidir. Böyle bir sonuç, anlaşılmaz bir koşulun en kısa zamanda bırakılmasını gerektirir mi, gerektirmez mi? Bu soruyu yapmacık içlenmelere kapılmadan, açık açık sormak haklı bir merakın sonucudur. Ama, söylemek bile fazla, ben burada kendi kendileriyle uzlaşmaya hazır insanlar­dan söz ediyorum.

Açık terimlerle ortaya konulunca, bu sorun aynı za­manda hem basit hem de çözülmez görünebilir. Yanlış olarak, basit soruların basitlikte kendilerinden geri kal­mayan yanıtlar getirdikleri, açıklığın açıklığı gerektirdi­ği tasarlanır. Deneye başvurulmadan ve terimlerin yerle­ri değiştirilerek bakılınca, insanın kendini öldürmesinde de, öldürmemesinde de felsefe açısından yalnız iki çö­züm varmış gibi görünür; biri evet, öteki hayır. Ama ne­rede? Herhangi bir sonuçta karar kılmadan, durmamacasına soru soranların da hakkını vermek gerekir. Pek de alay etmiyorum burada; çoğunluk söz konusu. Hayır ya­nıtını verenlerin, evet diye düşünüyormuş gibi davran­dıklarını da unutmuyorum. Nietzsche'nin değer ölçüsü­nü benimsersek, şu ya da bu biçimde, evet diye düşünü­yorlar demektir. Buna karşılık, intihar eden kişilerin ya­şamın anlamından kuşku duymadıkları da çok olur. Bu çelişkiler süreklidir. Hatta mantık özleminin en çok du­yulduğu bu noktada, görülmedik ölçüde canlı oldukları bile söylenebilir. Felsefe kuramlarını bu kuramları yayanların davranışlarıyla karşılaştırmak beylik bir şey, ama yazının malı olan Kirilov, söylenceden doğan Peregrinos,(2) varsayımdan gelen Jules Lequier bir yana bırakı­lırsa, yaşamanın bir anlamı bulunduğunu yadsıyan dü­şünürlerden hiçbirinin, mantıklarını yaşamayı da yadsı­maya kadar götürmediğini söylemek gerek. Schopenhauer'in çok zengin bir sofra başında intiharı övdüğünü sık sık anlatıp gülerler. Şakaya alınacak hiçbir şey yok bunda. Acıklıyı ciddiye almamak o kadar da ağır bir şey değil ama bu tutumu benimseyen kişi hakkındaki yargı­yı eninde sonunda tutumun kendisi verir.

Öyleyse, bu çelişkiler ve belirsizlikler karşısında, ya­şama konusundaki kanı ile onu bırakmak için yapılan edim arasında hiçbir ilişki bulunmadığına mı inanmalı? Hiçbir şeyi büyütmeyelim. Bir insanın yaşama bağlanı­şında dünyanın tüm düşkünlüklerinden daha güçlü bir şey vardır. Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşa­ğı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler. Düşün­me alışkanlığını edinmeden yaşamaya alışırız. Bizi ölü­me her gün biraz daha yaklaştıran bu koşuda, bedenin bu önlenmez önceliği sürüp gider. Kısacası, bu çelişkinin özü "sıvışma" diye adlandıracağım şeydedir, çünkü Pascal'ın anladığı anlamdaki oyalanmadan hem daha az hem de daha fazladır. Bu denemenin üçüncü konusu olan ölümcül sıvışma umuttur. "Hak edilmesi" gereken bir başka yaşam umudu ya da yaşamın kendisi için değil de onu aşan büyük bir düşünce için, en yüce olan için yaşa­yanların hilesi, ona bir anlam verir ve ona "ihanet eder'-'.

Her şey işi karıştırıyor böylece. Buraya kadar söz­cükler üzerinde oynanılması, yaşama bir anlam vermeyi yadsımanın ister istemez yaşamın yaşama çabasına değmediğini söylemeye götürdüğüne inanılıyormuş gibi davranılması boşuna değil. Gerçekte, bu iki yargı arasında zorunlu hiçbir ölçü yok. Ne var ki şimdiye kadar belir­tilen karışıklıklara, kopmalara, tutarsızlıklara kapılarak yolumuzu şaşırmaktan kaçınmamız gerek. Her şeyi bir yana atıp dosdoğru gerçek soruna yönelmek gerek. Ya­şam yaşanmaya değmediği için insan kendisini öldürür, işte bir gerçek kuşkusuz, ama kısır bir gerçek, çünkü faz­lasıyla açık. Ama yaşamaya yöneltilen bu aşağılama, içi­ne daldırıldığı bu yalanlama, hiç anlamı olmamasından mı geliyor? Uyumsuz olması, umut ya da intihar yoluyla kendisinden sıyrılmayı mı gerektiriyor? Geri kalan her şeyi bir yana atmalı ve bu konuyu gün ışığına çıkarmalı işte, bunu izlemeli, bunu açıklamalı. Uyumsuz ölmeyi mi buyurur, tüm sorunlardan önce bu sorunu ele almak, bu­nu yaparken de tüm düşünce yöntemlerinin, ereksiz us oyunlarının dışında kalmak gerek. "Nesnel" düşüncenin ne yapıp yapıp her soruna karıştırdığı tinbilimin, ince ay­rımların, çelişkilerin bu araştırmada, bu tutkuda yeri yok. Yalnızca haksız, yani mantıklı bir düşünce gerek ona. Bu da kolay bir şey değil. Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmaksa, nerdeyse ola­naksız bir şey. Kendi ellerinden ölen insanlar böylece duygularının eğimini sonuna kadar izlerler. İntihar üze­rinde düşünmek, beni ilgilendiren biricik sorunu ortaya atmak olanağını veriyor bana; ölüme kadar süren bir mantık var mıdır? Bunu ancak kaynağını belirttiğim us­lamlamayı, düzensiz tutkuya kapılmadan, yalnız açıklı­ğın ışığında sürdürmekle bilebilirim. Bu da benim uyumsuz uslamlama dediğim şey. Birçokları başladılar buna. Ama, bağlı kaldılar mı, şimdilik bilmiyorum.

Kari Jaspers, dünyayı birlik içinde kurmanın olanak­sızlığını belirterek "Bu sınırlama, kendi kendime getiri­yor beni, ancak belirlemekte kaldığım nesnel bir görüş açısının ardına çekilemeyeceğim yere, kendi kendimin de, başkasının yaşamının da benim için artık nesne ola­madığı yere getiriyor," diye haykırdığı zaman, düşünce­nin sınırlarına ulaştığı bu ıssız ve susuz yerleri anar. Başka birçoklarından sonra. Başka birçoklarından sonra, evet, kuşkusuz, ama başkaları buradan çıkmakta ne ka­dar acele etmişlerdir! Düşüncenin bocaladığı bu son dö­nemece birçok insan varmıştır, hem de en alçakgönüllü­leri. Bu kişiler o zaman en değerli şeylerinden, yaşamla­rından vazgeçiyorlardı. Başkaları, düşünce prensleri de vazgeçtiler, ama düşüncelerinin intiharında, düşüncele­rinin en arı ayaklanmasında gerçekleştirdiler bu el çeki­şi. Oysa gerçek çaba burada elden geldiğince fazla kal­mak, bu uzak bölgelerin abartılı bitkilerini yakından in­celemektir. Direnç ile açık görüşlülük, uyumsuzun, umu­dun ve ölümün birbirlerine karşılık verdikleri bu insandışı oyunun ayrıcalıklı izleyicileridir. O zaman us, bu hem ilkel hem de alabildiğine incelmiş dansın betilerini daha örneklendirmeden ve daha kendisi yaşamadan da çözümleyebilir."

1 Fransızcadaki" vérité de La Palisse "La Palisse gerçeğine gönderme." Ölmesinden çey­rek saat önce yaşıyordu gibi", söylenmesi gülünç olacak kadar açık gerçek. (Ç.N)

2 Peregrinos'a özenen bir adamdan, bir savaş sonrası yazarından söz edildiğini işitmiştim: Bu adam, yapıtına dikkati çekmek için, birinci kitabını bitirince intihar etmiş. Dik­kati çekmiş, ama kitabı beğenilmemiş.

Albert Camus, Sisifos Söyleni
"Uyumsuz ve İntihar"

Can Yayınları, 1997
1975 Nobel Edebiyat Ödülü
Çev.: Tahsin Yücel
❝Tanrılar, Sisyphos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi, Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı.❞
“Hayır, der fatih, eylemi sevmem için düşünmeyi unutmam gerekmiş olduğunu sanmayın. Tersine, inandığımı kusursuzca tanımlayabilirim. Çünkü ona güçle inanıyorum, onu açık, kesin bir görüşle görüyorum.” Bunu anlatamayacak kadar fazla biliyorum, diyenlerden sakının. Çünkü anlatmayı beceremiyorlarsa, bilmedikleri ya da tembellik yüzünden, kabukta kaldıkları içindir.

Fazla bir kanım yok öyle. İnsan, bir yaşam sonunda, bir tek gerçeği kesin olarak öğrenmekle yıllar geçirdiğini anlar. Ama bir teki, apaçıksa, bir yaşam yönetmeye yeter. Bana gelince, benim de birey üzerinde bir sözüm var söylenecek. Bundan sert bir biçimde, hatta gerekirse uygun bir horgörüyle söz etmeli.

Bir insan söylediği şeylerden çok, söylemedikleriyle insandır. Söylemeyeceğim şeyler var. Ama kesinlikle inanıyorum ki, bireyi yargılamış olan bütün insanlar, bizden çok daha az deneyle yapmışlardır bunu. Zekâ; coşkunluk veren zekâ, göstermesi gerekeni önceden sezmiştir belki de. Ama çağ, yıkıntıları, kanıları, açık gerçeklerle dolduruyor gözlerimizin önünü. Eski halklar, hatta daha yenileri, bizim makine çağımızdan önce yaşamış olanlar, toplumun ve bireyin erdemlerini teraziye koyabilir, hangisinin ötekine uyması gerektiğini araştırabilirlerdi. İlkin bu olanak vardı, insanın yüreğinde olan, yaratıkları dünyaya hizmet etmek mi, yoksa hizmet görmek için mi geldiklerini gösteren şu ısrarlı sapıtma nedeniyle vardı. Vardı bu olanak, çünkü toplum da, birey de bütün becerilerini göstermemişlerdi daha.

Kanlı Felemenk savaşlarının ortasında doğmuş Hollanda ressamlarının başyapıtlarına hayran olan, korkunç Otuz Yıl savaşlarının bağrında yetişmiş Silezya gizemcilerinin dualarıyla coşan düşünürler gördük. Onların şaşkın gözlerinde ölümsüz değerler, çağdaş gürültülerin üzerinde yüzer. Ama o günden bugüne zaman ilerledi. Bugünün ressamları o esenlikten yoksun. Aslında yaratıcı için gerekli, yani kuru bir yürekleri olsa bile hiçbir işe yaramıyor, çünkü herkes silah altına alınmıştır; ermiş bile. İşte belki de en derin biçimde duyduğum bu. Siperlerde olgunlaşmadan ölen her biçimde, benzetme olsun, dua olsun, demir altında ufalanan her çizgide, ölümsüz, bir yanını yitiriyor. Çağımdan ayrılamayacağımı bilincimde duyduğum için, onunla kaynaşmaya karar verdim. Bireye sırf kendisini önemsiz ve alçalmış gördüğüm için bu kadar önem verişim bundan. Kazanılmış dava olmadığını bildiğim için, yitirilmiş davalardan hoşlanıyorum; geçici yenmelerinde olduğu gibi, bozgununda da eşit olan, tam bir ruh ister bu işler. Bu dünyanın yazgısına sorumlulukla bağlanan kimse için, uygarlıkların çarpışmasında bunalımlı bir şey vardır. Onda kendi kozumu oynamak isterken bu bunalımı da kendime malettim. Tarihle ölümsüz arasında tarihi seçtim, çünkü kesinlikleri severim. Hiç değilse ondan kuşkum yok ve beni ezen bu gücü nasıl yadsıyabilirim?

Bir gün gelir, ya gözlemi ya eylemi seçmek gerekir, insan olmak derler bunun adına. Bu parçalanışlar korkunçtur. Ama gururlu bir yürek için iki şeyin ortası olamaz. Ya Tanrı var, ya zaman, ya bu haç, ya bu kılıç. Ya çırpınmalarım aşan daha yüksek bir anlamı vardır bu dünyanın, ya da bu çırpınmalardan başka hiçbir şey gerçek değildir. Ya zaman ile yaşayıp onunla ölmek, ya da daha büyük bir yaşam için ondan çekilmek gerek. Uzlaşılabileceğini, hem yüzyıl içinde yaşayıp hem de ölümsüze inanılabileceğini biliyorum. Buna kabullenmek denir. Ama ben bu deyimden tiksiniyorum, her şeyi istiyorum, ya da hiçbir şeyi. Eylemi seçiyorum diye, gözlem benim için bilinmedik bir ülkedir sanmayın. Ama bana her şeyi veremez, ben de ölümsüzden yoksun kalınca zamanla birleşmek isterim. Defterimde ne özlem bulunsun istiyorum, ne acılık, yalnız açık görmek istiyorum. Söylüyorum size, yarın silah altına alınacaksınız. Sizin için de, benim için de bir kurtuluş bu. Birey hiçbir şey yapamaz, yine de her şeyi yapabilir. Bu çok güzel hazır bulunuş içinde, neden onu bir yandan göklere çıkarırken, bir yandan da ayaklar altına aldığımı anlıyorsunuz. Onu ufalayan dünya, kurtaran da ben. Ona bütün haklarını sağlıyorum.



Fatihler eylemin aslında yararsız olduğunu bilirler. Bir tek eylem vardır yararlı olan; insanı ve yeryüzünü yeni baştan düzeltecek eylem, insanları hiçbir zaman yeni baştan düzeltemeyeceğim. Ama “öyleymiş gibi” yapmak gerek. Çünkü çarpışmanın yolu beni etle karşılaştırıyor. Alçalmış da olsa, et benim tek kesinliğimdir. Yalnız onunla yaşayabilirim. Yaratık benim yurdumdur. İşte bunun için bu uyumsuz, bu bir yere götürmeyen çabayı seçtim. İşte bunun için çarpışmadan yanayım. Çağ da uyuyor buna, söyledim. Şimdiye değin bir fatihin büyüklüğü coğrafyayla ilgiliydi. Ele geçirilen toprakların genişliğiyle ölçülüyordu. Sözcüklerin anlam değiştirmesi, artık yalnız yenen generali belirtmesi boşuna değil. Büyüklük karargâh değiştirdi. Büyüklük karşı gelmede, geleceksiz özveride. Burada da, bozgun zevkinin hiç mi hiç yeri yok. Yengi istenecek bir şey olurdu. Ama bir tek yengi vardır ve ölümsüzdür. Hiçbir zaman elde edemeyeceğimdir bu. İşte çarptığım, takılıp kaldığım nokta. Prometheus’un, çağdaş fatihlerin birincisinin, devriminden başlamak üzere, Tanrılara karşı her zaman bir devrim olur, insanın kendi yazgısına karşı açtığı bir hak davasıdır bu; yoksulun davası bir bahaneden başka bir şey değildir. Ama bu anlayışı ancak tarihsel eyleminde kavrayabilirim, orda yetişirim ona. Ondan hoşlandığımı sanmayın yine de; temel çelişki karşısında, kendi insansal çelişkimi sürdürürüm. Kendisini yadsıyanın ortasına yerleştiririm uyanıklığımı. Kendisini ezen şey karşısında insanı yükseltirim, o zaman özgürlüğüm, başkaldırışını ve tutkum bu gerilimde, bu açık görüşlülükte, bu ölçüsüz yinelemede el ele verir.

Evet, insan kendinde başlayıp kendinde biter, ötesi yoktur. Bir şey olmak istiyorsa, bu yaşam içinde olur. Şimdi, bunu fazlasıyla biliyorum. Fatihler bazı bazı yenmekten ve aşmaktan söz ederler. Ama hep “kendi kendini aşmak”tır demek istedikleri. Bunun ne demek olduğunu iyi bilirsiniz. Her insan bazı anlarda kendini bir Tanrı’nın eşiti gibi duymuştur. Hiç değilse böyle söylerler bunu. Ama bu, bir anlık bir sürede, insanın tinsel varlığının şaşırtıcı büyüklüğünü duymuş olmasından gelir. Fatihler kendilerini insanlar içinde sürekli olarak bu yüksekliklerde ve bu büyüklüğün tam bilinci içinde yaşayacak kadar güçlü bulan kimselerdir yalnız. Bu bir aritmetik, artı ya da eksi sorunudur. Fatihler en fazlasını yapabilirler. Ama insanın isteyince yaptığından fazlasını yapamazlar. İşte bunun için insan deneyini hiç bırakmaz, devrim ruhunun en yakın noktasına dalarlar.

Sakatlanmış yaratığı bulurlar orda, ama sevip hayran oldukları biricik değerlerle, yani insan ve sessizliğiyle de orda karşılaşırlar. Aynı zamanda hem yoksunlukları, hem de zenginlikleridir bu. Onlar için bir tek lüks vardır, bu da insan bağıntılarının lüksüdür. Bu hiç de sağlam olmayan evrende, insanca olan ve yalnız insanca olan her şeyin daha yakıcı bir anlam kazandığını sezmemek elde mi? Gerilmiş yüzler, tehlikeye düşmüş kardeşlik, insanlar arasındaki alabildiğine güçlü, alabildiğine utangaç dostluk; bunlar, geçici olduklarına göre, gerçek zenginliklerdir. Tinsel varlık güçlerini ve sınırlarım en iyi bunlar ortasında duyar. Yani, etkenliğini. Kimileri dehadan söz ettiler. Ama deha pek bulanık; ben aklı yeğ tutarım. O zaman aklın çok güzel olabileceğini söylemek gerek. Bu çölü aydınlatır, ona boyun eğdirtir. Tutsaklıklarını bilir, onları gösterir. Bu bedenle aynı zamanda ölecektir. Ama bunu bilmek, işte onun özgürlüğü budur.



Bilmiyor değiliz, bütün Kiliseler bize karşı. Bir yere varmayı çok isteyen bir yürek ölümsüze yan çizer, bütün Kiliseler de, ister Tanrısal, ister siyasal olsunlar, ölümsüze göz dikerler. Mutluluk ve cesaret, gündelik ya da adalet, onlar için ikinci derecede amaçlardır. Getirdikleri bir öğretidir, buna katılmak gerekir. Ama benim fikirlerle ya da ölümsüzle işim yok. Kendi boyuma göre dar gerçeklere dokunabilir elim. Onlardan ayrılamam. İşte bunun için hiçbir şey kuramazsınız benim üzerime; fatihin hiçbir şeyi sürekli değildir, öğretileri bile.

Ne olursa olsun, bütün bunların sonunda ölüm var. Bunu biliyoruz. Her şeyi bitirdiğini de biliyoruz. Avrupa’yı kaplayan, içimizden bazılarının hiç aklından çıkmayan mezarlıklar, işte bunun için çirkin. Yalnız sevilen güzelleştirilir, ölümse bizi tiksindirir, bıktırır. Onun da fethedilmesi gerektir. Carrara’ların sonuncusu vebadan boşalmış Padova’da tutsak kalmış, Venediklilerce kuşatılmış durumda, sarayının salonlarında uluyarak dolaşıyordu; şeytana sesleniyor, ondan ölümü istiyordu. Onu aşmanın bir başka biçimiydi bu. Ölümün saygı gördüğünü sandığı yerleri öylesine korkunçlaştırmış olmak da Batı’ya özgü cesaretin bir belirtisidir. Başkaldırmış kişinin evreninde, ölüm adaletsizliği aşka getirir. Son haksızlıktır.

Başkaları da, uzlaşmadan, ölümsüzü seçmiş ve bu dünyanın aldatıcılığını ortaya koymuşlardır. Mezarlıkları bir çiçek ve kuş bolluğu ortasında gülümser. Bu fatihe uygun gelir ve ona teptiği şeyin açık görüntüsünü verir. O, tersine, kara demirin ya da adsızlar çukurunun ortamım seçmiştir. Bazı bazı ölümsüzden yana insanlar arasında en iyileri, ölümleri konusunda böyle bir görüntüyle yaşayabilen bu varlıklar karşısında saygı ve acıma dolu bir ürpertiye kapıldıklarını duyarlar. Ama yine de bu varlıklar güçlerini ve doğrulamalarını bundan çıkarırlar. Yazgımız karşımızdadır, biz onu kışkırtırız. Gururdan çok, sınırlı durumumuzun bilinciyle. Biz de bazı bazı acırız kendi kendimize. Bize kabul edilebilir görünen biricik acıma budur; belki de pek anlayamayacağınız, pek de erkekçe bulmayacağınız bir duygu. Yine de bunu duyanlarımız en gözüpeklerimizdir. Ama biz uyanık olanlara erkek deriz ve bizi açık görüşlülükten uzaklaştıran bir gücü istemeyiz.

Bir kez daha söyleyeyim, birer ahlak önermiyor bu imgeler, birer yargı getirmiyorlar; birer çizgi bunlar. Bir yaşama yordamını gösteriyorlar yalnızca. Âşık, oyuncu ya da serüvenci uyumsuzu oynarlar. Ama isterse, arık kişi de, memur da, cumhurbaşkanı da oynayabilir pekâlâ. Bilmek ve hiç bir şeyi maskelememek yeter. İtalyan müzelerinde, küçük, resimli perdelere rastlanır, papaz darağacını saklamak için mahkûmların gözleri önüne tutarmış bunları. Her biçimiyle sıçrama, Tanrısala ya da ölümsüze atılma, günlük şeylerin ya da düşüncenin aldatıcı görüntülerine kapılma, bütün bu perdeler uyumsuzu gizler. Ama perdesiz kişiler de vardır; ben onlardan söz etmek istiyorum.

En aşırı örnekleri seçtim. Bu noktada, uyumsuz onlara büyük bir güç verir. Bu prensiplerin ülkesiz oldukları doğrudur. Ama ötekiler karşısında bütün krallıkların aldatıcı olduğunu bilmek gibi bir üstünlükleri vardır. Bilirler, işte bütün büyüklükleri; onlardan söz ederken gizli dertten ya da umut kırıklığından söz açmaya kalkmak da boşuna. Umuttan yoksun olmak, umut kesmek değildir. Yeryüzünün alevleri göksel kokulardan hiç de aşağı kalmaz. Ne ben, ne başkası, burada onları yargılayanlayız. Daha iyi olmaya çalışmazlar, tutarlı olmaya çalışırlar. Bilge sözcüğü, elinde olmayan şeyler konusunda kuramlara dalmadan elindekiyle yaşayan insana uygulanırsa, bunlar da birer bilgedir. Onlardan biri, fatih, ama düşünce alanında fatih; Don Juan ama bilginin Don Juan’ı; oyuncu ama zekânın oyuncusu, bunu herhangi bir kimseden daha iyi bilir; “Sevimli koyun uysallığını en yüksek derecesine kadar sürdürmekle yeryüzünde de, gökte de hiçbir ayrıcalık kazanılmaz; en iyi koşulda boynuzları olan, fazla hiçbir şeyi olmayan sevimli bir koyuncuk olunmaktan da geri kalınmaz; kuruntudan ölünmediği ve yargıç tutumlarıyla skandala yol açılmadığı kabul edilse bile.”

Ne olursa olsun, uyumsuz uslamaya daha sıcak yüzler vermek gerekiyordu. İmge gücümüzle başka birçoklarını, zamana ve sürgüne perçinlenmişleri, gelecekten ve zayıflıktan yoksun bir dünyaya uygun biçimde yaşamasını bilenleri de ekleyebiliriz. Bu uyumsuz ve tanrısız dünya, o zaman açık düşünen ve artık umut etmeyen insanlarla dolar. Ama ben daha kişilerin en uyumsuzundan; yaratıcıdan söz etmedim.