22 Ağustos, Cuma
Ne olacaksa o olacak. Gece yarısına doğru eve geldim, esen rüzgâra, pasparlak yıldızlı aydınlık geceye — ve o güzel, insanın tenini okşayan sıcaklığa bakınca tahmin etmek pek mümkün olmasa da aslında gözyaşlarına boğulmak üzereydim çünkü ona ideal olanı sunmuştum, her zaman yanında bulundurabileceği ideal kız fikrini. Aslında yoktu böyle biri; onun güzel, naif, sevgi dolu, zeki ve mükemmel gördüğü bu kız yoktu. Belki de farkında olmayarak benim aklına soktuğum bir hayal ürünüydü, ama "İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, öyle kılan düşünmektir." Onun için, mükemmellik Sylvia adıyla var oluyordu. Ve Sylvia öyleydi.
Ona çok şey borçlu olduğumu hissettiğimi nasıl anlatayım. Çok zarif, azimli ve genç — benimkilerin üzerinde gezinen dudakları öyle kendinden emin ve nazik ki; arkasına yaslanıp gözlerinde şefkatle bakıyor, uzun uzun konuşuyor: Keşke bütün bunları birlikte öğrensek, bunlara birlikte çalışsak, doğruyu, değişmeyenini bulsak. Tanrım, keşke senin için bir şey yapabilsem, herhangi bir yerde, herhangi bir zaman; bana ulaş. Hamile de olsan, iki bacağın kesilmiş de olsa, umurumda bile değil. Sana yardım etmeyi çok istiyorum.
Ve ben, düştüğüm dehşetten ve boğulduğum şefkatten boğazım düğümlenmiş halde, onun genç, biricik, pürüzsüz, idealist inancına bayılıyorum: Onun dünyadaki durmadan tekrarlayan anlamsız çürümeden kendini kurtarışını görüyorum bunda — şöyle diyorum: Ama sen zaten benim için bir sürü şey yaptın, Bobby. Seninle şu kadarcık zaman geçirmek, seninle birlikte öğrenmek. Bir dolu, sayısız potansiyele sahipsin, bunu görebiliyorum. Sen öyle çok bilmişin, ukalanın teki değilsin; çok daha fazlasısın — iyi ve güçlüsün. O kızın, birlikte yaşayıp öğrenerek hayatını sürdüreceğin kızın adı her ne olursa olsun — sen aşkın nasıl olabileceğini biliyorsun. (Ve kendi sesimin konuşmaya devam ettiğini işitiyorum — nasıl böyle laflar edebildiğimi merak ediyorum: Onun o korkunç tehlikeli, riskli, seçkin mükemmellik, gerçeklik hayalini bir arada tutacak her şeyi. Bu dünyada hepimiz dinginliğe ulaşmak için bir şeylere tutunma ihtiyacı duyarız. Ben, sana göre, tenin göz kamaştırıcı günahlarında kaybolmuşum — sen, bana göre, o manevi tekçiliğinle, benim gerçek olarak gördüğüm evrenin aykırı ikiciliğini körü körüne reddediyorsun. Ama ikimizin de hayalleri var. Ve mühim olan burada nasıl yaşadığımız — tamamıyla değişkenlik gösteren itici güç değil.)
Bob, bir daha asla karşılaşmayabiliriz diyoruz — sıradanlık yok burada, duygusallık yok. Güçlüyüz ikimiz de, genciz, zekiyiz — besbelli ki yollarımız güzel hayatlara doğru ayrılıyor, içimizdeki doğuştan gelen güçle aşıyoruz engelleri, güzel, dostane, sıcak çevrelere giriyoruz. Ayrı olmamız iyi — sonsuza dek sürecek bu tuhaf ve paradoksal ayrılık. Çünkü biz yan yana geliyor, sesli sesli okuyor, tatlı tatlı öpüşüyoruz, dudaklarımız öylesine uygun, öylesine harika ki, seni kendime âşık ettiğimi düşünüp düşünüp ağlayabilirim. Ah, inancımdan asla caymayacak olsam da, senin bu inancında sana güç veren bir şeyler var ya, işte bu yüzden ben de bu inancı canlandıracağım. Görüyorum ki, sana bütün bunların doğruluğunu aşılayabilirsem, büyük sınava çok daha güçlü bir şekilde inanabilirsin.
Ve ben, deniz fenerinden ışıl ışıl, döne döne, keskin bir parlaklık yakalayarak gelen ve zayıf yanağınla ince çenenin korkunç güzelliğini gölgeleyen, seni, sırf tekrar yakalayabilsin diye, karanlığın kollarına bırakan ölçülü ışıkla karanlığın içindeki yüzünü hatırlıyorum — annelere özgü şefkatli, korumacı bir sevgiyle doluyor içim, sıcak ve derin; nasıl da derin ve zengin. Yana yatmış, omzumun sıcak boşluğuna sokulmuş başın ve ben, kaskatı kesilmiş parmaklarımı genç boynunun güçlü hatlarında gezdiriyorum. Şöyle diyorsun: "Tanrım, benim için ne anlam ifade ettiğini sana anlatabilsem keşke. Kızlarla gezip dolaşıp, orada burada takılıp, güzel ve bencilce vakit geçirirdim ben. Ama seninle her şey çok farklı. Sen çok tatlı ve naziksin, tıpkı tahmin ettiğim gibi. Seni seviyorum. Çok güzelsin ve içimdeki güzellikleri ortaya çıkarıyorsun. Kendimi kral gibi hissetmemi sağlıyorsun."
Derken öpüyorum onu, sarı yıldızlar demetinin, soğuk ve parlak ışık parçası sürüsünün üzerinde, fevkalade karanlık bir deniz var ve müthiş bir rüzgâr, iri ve nazikçe ağaçların yapraklarına vuran serin bir havayı sürüklüyor, ortalık sessizliğe bürünüyor, mucizeler gerçekleşiyor ve ben, yeni bir hayretle bir acayip ve sevinçli, aniden içime dolan güçle çocuksu hissediyor, aşkla ve coşkuyla büyümüş gözlerle benimkine çok yakın duran bu azimli, sevimli ve öylesine gerçek yüze bakıyorum.
Senden ayrılmaya katlanamam, çünkü unutacaksın, unutacağım, belki bir—iki defa bir sözcük, bir gülüş, gerçeğe dair bir düşünceyle keskin bir acı duyacağız, şu andan sonra yaşanacak her şeyi bıçak gibi kesecek, bu birkaç saatin, birkaç gün ve gecenin hatırasını berrak ve hasret çeken zihinlerimize bırakacak — ve biz öyle genciz ki, senden daha büyük ve senden uzakta olsam da, bana âşık olduğunu sanmanı sağlayarak sende kendi inancına ve gücüne dair tohumlar ekebildiğimi görüyorum. (Seni fiziken beğeniyorum, değerli adam, tatlı insan, bedenini ve o keskin zekânı — ve zihnen de, ve Tanrı bilir kim bilir daha nelerini beğeniyorum. Fakat yaşça büyük erkeklerden yeteri kadar şey öğrendikten sonra yaşça küçüklere dönüldüğüne dair söylenenler doğruymuş — ve sen, Bob, aşkım, aşk sanatında senin kadar usta olmasa ya da yaşına bakılırsa senden çok büyük sayılmasa da gittiğinde senin yerini Phil alacak.)
Ama yaşadıklarının izini geriye doğru roket hızıyla sürer ve geçmişteki bilinçaltının karanlıklarına geri çekilirken, bütün o gecelerin arasında, kararmış otları süpüren vahşi rüzgârda karanlığın içinden kapıda uzun uzun sevgiyle sana nasıl baktığını ve yüzündeki, seni mucizevi biçimde hayalindeki kız ya da kadın, kız kardeş ve sevgili, anne ve ruhani metresi yapan aşk ifadesini hatırla. Dudağında bir gülümseme, gözlerinde yaşlar, karmakarışık hisler ve boğazında bir düğümle içeri girdin. Ah seni tuhaf kız, bu kadar farklı insan için nasıl bu kadar farklı kadınlar olabiliyorsun?
Gençliğin bütün bu büyüme, deneme, sütten ağzı yanıp yoğurdu üfleyerek yeme ve ne yapacağını ya da nerede, ne zaman, nasıl yapacağını bilememe halleri. Ve sonra bu, bu ani içgüdüsel alev, ansızın bir rüyayı dillendirmek, öyle konuşmak, öyle sevmek için doğru zamanın ne olduğunu bilebilmek isteği. İçinde aniden olgunlaşır ve geriye bilgeliğin yaşını doldurmuş, yumuşak aromalı tadı kalır. Sarhoş olmuş ve olgunlaşmamış elmaların taze, kararlı ve mayhoş yeşiliyle neşelenmiş ve başka bir şey istememişsindir. Ama ilk olgunlaşan elma, meyvesinin tadını damağında bırakır ve meyvenin tatlı, iştah açıcı suyu acıkmış ağzını doldurur, dilinin üzerinde bir şiir gibi akar.
Ah nadir otların ve tuhaf vahşi bitkilerin bahçesinden toplanmış eski bal ve tatlı yaz havasına bilgeliğin kokusunu bırakarak ağaçta altın gibi pırıl pırıl büyürsün. (Azgın bir kaynaktan bir yudum içmişsin... "ve vadideki hiçbir kuyu / temiz ve pak görünmeyecek asla / dağ suyundan içtiğin için / yılın tüylü yeşilinde." Öyle değil, öyle değil, vadinin ibret alınası bütün kuyuları kendi olgunluklarında tatlılar çünkü ve ben bir daha sonsuza dek hiç alamayacağım, gencecik hoyratça fışkıran kaynaklara bir daha asla.)
s.93—97
Sylvia Plath
Günlükler
Türkçesi: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları
Ne olacaksa o olacak. Gece yarısına doğru eve geldim, esen rüzgâra, pasparlak yıldızlı aydınlık geceye — ve o güzel, insanın tenini okşayan sıcaklığa bakınca tahmin etmek pek mümkün olmasa da aslında gözyaşlarına boğulmak üzereydim çünkü ona ideal olanı sunmuştum, her zaman yanında bulundurabileceği ideal kız fikrini. Aslında yoktu böyle biri; onun güzel, naif, sevgi dolu, zeki ve mükemmel gördüğü bu kız yoktu. Belki de farkında olmayarak benim aklına soktuğum bir hayal ürünüydü, ama "İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, öyle kılan düşünmektir." Onun için, mükemmellik Sylvia adıyla var oluyordu. Ve Sylvia öyleydi.
Ona çok şey borçlu olduğumu hissettiğimi nasıl anlatayım. Çok zarif, azimli ve genç — benimkilerin üzerinde gezinen dudakları öyle kendinden emin ve nazik ki; arkasına yaslanıp gözlerinde şefkatle bakıyor, uzun uzun konuşuyor: Keşke bütün bunları birlikte öğrensek, bunlara birlikte çalışsak, doğruyu, değişmeyenini bulsak. Tanrım, keşke senin için bir şey yapabilsem, herhangi bir yerde, herhangi bir zaman; bana ulaş. Hamile de olsan, iki bacağın kesilmiş de olsa, umurumda bile değil. Sana yardım etmeyi çok istiyorum.
Ve ben, düştüğüm dehşetten ve boğulduğum şefkatten boğazım düğümlenmiş halde, onun genç, biricik, pürüzsüz, idealist inancına bayılıyorum: Onun dünyadaki durmadan tekrarlayan anlamsız çürümeden kendini kurtarışını görüyorum bunda — şöyle diyorum: Ama sen zaten benim için bir sürü şey yaptın, Bobby. Seninle şu kadarcık zaman geçirmek, seninle birlikte öğrenmek. Bir dolu, sayısız potansiyele sahipsin, bunu görebiliyorum. Sen öyle çok bilmişin, ukalanın teki değilsin; çok daha fazlasısın — iyi ve güçlüsün. O kızın, birlikte yaşayıp öğrenerek hayatını sürdüreceğin kızın adı her ne olursa olsun — sen aşkın nasıl olabileceğini biliyorsun. (Ve kendi sesimin konuşmaya devam ettiğini işitiyorum — nasıl böyle laflar edebildiğimi merak ediyorum: Onun o korkunç tehlikeli, riskli, seçkin mükemmellik, gerçeklik hayalini bir arada tutacak her şeyi. Bu dünyada hepimiz dinginliğe ulaşmak için bir şeylere tutunma ihtiyacı duyarız. Ben, sana göre, tenin göz kamaştırıcı günahlarında kaybolmuşum — sen, bana göre, o manevi tekçiliğinle, benim gerçek olarak gördüğüm evrenin aykırı ikiciliğini körü körüne reddediyorsun. Ama ikimizin de hayalleri var. Ve mühim olan burada nasıl yaşadığımız — tamamıyla değişkenlik gösteren itici güç değil.)
Bob, bir daha asla karşılaşmayabiliriz diyoruz — sıradanlık yok burada, duygusallık yok. Güçlüyüz ikimiz de, genciz, zekiyiz — besbelli ki yollarımız güzel hayatlara doğru ayrılıyor, içimizdeki doğuştan gelen güçle aşıyoruz engelleri, güzel, dostane, sıcak çevrelere giriyoruz. Ayrı olmamız iyi — sonsuza dek sürecek bu tuhaf ve paradoksal ayrılık. Çünkü biz yan yana geliyor, sesli sesli okuyor, tatlı tatlı öpüşüyoruz, dudaklarımız öylesine uygun, öylesine harika ki, seni kendime âşık ettiğimi düşünüp düşünüp ağlayabilirim. Ah, inancımdan asla caymayacak olsam da, senin bu inancında sana güç veren bir şeyler var ya, işte bu yüzden ben de bu inancı canlandıracağım. Görüyorum ki, sana bütün bunların doğruluğunu aşılayabilirsem, büyük sınava çok daha güçlü bir şekilde inanabilirsin.
Ve ben, deniz fenerinden ışıl ışıl, döne döne, keskin bir parlaklık yakalayarak gelen ve zayıf yanağınla ince çenenin korkunç güzelliğini gölgeleyen, seni, sırf tekrar yakalayabilsin diye, karanlığın kollarına bırakan ölçülü ışıkla karanlığın içindeki yüzünü hatırlıyorum — annelere özgü şefkatli, korumacı bir sevgiyle doluyor içim, sıcak ve derin; nasıl da derin ve zengin. Yana yatmış, omzumun sıcak boşluğuna sokulmuş başın ve ben, kaskatı kesilmiş parmaklarımı genç boynunun güçlü hatlarında gezdiriyorum. Şöyle diyorsun: "Tanrım, benim için ne anlam ifade ettiğini sana anlatabilsem keşke. Kızlarla gezip dolaşıp, orada burada takılıp, güzel ve bencilce vakit geçirirdim ben. Ama seninle her şey çok farklı. Sen çok tatlı ve naziksin, tıpkı tahmin ettiğim gibi. Seni seviyorum. Çok güzelsin ve içimdeki güzellikleri ortaya çıkarıyorsun. Kendimi kral gibi hissetmemi sağlıyorsun."
Derken öpüyorum onu, sarı yıldızlar demetinin, soğuk ve parlak ışık parçası sürüsünün üzerinde, fevkalade karanlık bir deniz var ve müthiş bir rüzgâr, iri ve nazikçe ağaçların yapraklarına vuran serin bir havayı sürüklüyor, ortalık sessizliğe bürünüyor, mucizeler gerçekleşiyor ve ben, yeni bir hayretle bir acayip ve sevinçli, aniden içime dolan güçle çocuksu hissediyor, aşkla ve coşkuyla büyümüş gözlerle benimkine çok yakın duran bu azimli, sevimli ve öylesine gerçek yüze bakıyorum.
Senden ayrılmaya katlanamam, çünkü unutacaksın, unutacağım, belki bir—iki defa bir sözcük, bir gülüş, gerçeğe dair bir düşünceyle keskin bir acı duyacağız, şu andan sonra yaşanacak her şeyi bıçak gibi kesecek, bu birkaç saatin, birkaç gün ve gecenin hatırasını berrak ve hasret çeken zihinlerimize bırakacak — ve biz öyle genciz ki, senden daha büyük ve senden uzakta olsam da, bana âşık olduğunu sanmanı sağlayarak sende kendi inancına ve gücüne dair tohumlar ekebildiğimi görüyorum. (Seni fiziken beğeniyorum, değerli adam, tatlı insan, bedenini ve o keskin zekânı — ve zihnen de, ve Tanrı bilir kim bilir daha nelerini beğeniyorum. Fakat yaşça büyük erkeklerden yeteri kadar şey öğrendikten sonra yaşça küçüklere dönüldüğüne dair söylenenler doğruymuş — ve sen, Bob, aşkım, aşk sanatında senin kadar usta olmasa ya da yaşına bakılırsa senden çok büyük sayılmasa da gittiğinde senin yerini Phil alacak.)
Ama yaşadıklarının izini geriye doğru roket hızıyla sürer ve geçmişteki bilinçaltının karanlıklarına geri çekilirken, bütün o gecelerin arasında, kararmış otları süpüren vahşi rüzgârda karanlığın içinden kapıda uzun uzun sevgiyle sana nasıl baktığını ve yüzündeki, seni mucizevi biçimde hayalindeki kız ya da kadın, kız kardeş ve sevgili, anne ve ruhani metresi yapan aşk ifadesini hatırla. Dudağında bir gülümseme, gözlerinde yaşlar, karmakarışık hisler ve boğazında bir düğümle içeri girdin. Ah seni tuhaf kız, bu kadar farklı insan için nasıl bu kadar farklı kadınlar olabiliyorsun?
Gençliğin bütün bu büyüme, deneme, sütten ağzı yanıp yoğurdu üfleyerek yeme ve ne yapacağını ya da nerede, ne zaman, nasıl yapacağını bilememe halleri. Ve sonra bu, bu ani içgüdüsel alev, ansızın bir rüyayı dillendirmek, öyle konuşmak, öyle sevmek için doğru zamanın ne olduğunu bilebilmek isteği. İçinde aniden olgunlaşır ve geriye bilgeliğin yaşını doldurmuş, yumuşak aromalı tadı kalır. Sarhoş olmuş ve olgunlaşmamış elmaların taze, kararlı ve mayhoş yeşiliyle neşelenmiş ve başka bir şey istememişsindir. Ama ilk olgunlaşan elma, meyvesinin tadını damağında bırakır ve meyvenin tatlı, iştah açıcı suyu acıkmış ağzını doldurur, dilinin üzerinde bir şiir gibi akar.
Ah nadir otların ve tuhaf vahşi bitkilerin bahçesinden toplanmış eski bal ve tatlı yaz havasına bilgeliğin kokusunu bırakarak ağaçta altın gibi pırıl pırıl büyürsün. (Azgın bir kaynaktan bir yudum içmişsin... "ve vadideki hiçbir kuyu / temiz ve pak görünmeyecek asla / dağ suyundan içtiğin için / yılın tüylü yeşilinde." Öyle değil, öyle değil, vadinin ibret alınası bütün kuyuları kendi olgunluklarında tatlılar çünkü ve ben bir daha sonsuza dek hiç alamayacağım, gencecik hoyratça fışkıran kaynaklara bir daha asla.)
s.93—97
Sylvia Plath
Günlükler
Türkçesi: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları