büyülü fener – tabutmag forum
yıllar önce film kentinde jerome robbins ve olağanüstü güzel doğulu eşi beni ziyaret etmişlerdi. deneyim aynıydı: anında kurulan bir iletişim, kolay paylaşılan, alevli bir anlam dokusu, ayrılırken duyulan özlem ve en kısa zamanda biraraya gelmek için verilen sözler.

ama böyle olmadı ve asla olmayacak. köylümsü bergman çekingenliği ve beklenmedik duygular karşısında duyulan bergman sıkılganlığı: en iyisi geri çekilmek, hiçbir şey söylememek, konudan uzak durmak. yaşam zaten şu haliyle bile yeterince tehlikeli. hayır, hayır. teşekkür eder, dikkatle geri çekilirim, ilgim merakım kaygıya dönüşür. alışılmış, boz gündelik yaşama şükrederim. gündelik yaşam denetlenebilir ve yönetilebilir.

yüz yüze, düşlerle gerçeğe ilişkin bir film olacaktı. düşler kavranabilir gerçeklere, gerçeklerse eriyerek düşlere dönüşecekti. zaman zaman filmlerimde gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip gelmişimdir. persona’da, gezgincilerin gecesi’nde, fısıltılar ve çığlıklar’da. ama bu kez çok güç oldu. gereksinim duyduğum esini bulamadım. düş sekansları yapaydı, gerçekler bulanıktı. yer yer sağlam sahneler vardı, liv ullman aslanlar gibi döğüştü. gücü ve yeteneği filmin dağılmasını engelledi ama o bile benim coşkuyla okuduğum, ancak iyi sindiremediğim asıl çığlığı, doruk noktasını kurtaramadı. sanatsal yorgunluk ince dokunun içinden sızdı.

s.255—256

ingmar bergman
büyülü fener

türkçesi: gökçin taşkın
afa yayınları, ağustos 1990
Benim emek vererek, güçlükle yaptığım iskambilden ev çöktü, her şey çatladı, ufalandı, söz dinlemez oldu.

Bütün dünya sallanıp sarsılıyor. Gerçekten bu sakalla do­laşmalı mıyım? Bir pantolon üzerine ötekini giyeceksem, üs­tümü değiştirecek vaktim yok ki, buraya bir Veloro şeridi ge­rekli. Makyajın çok beyaz. Palme’nin katili hâlâ özgür, kar makinesi bozuk, kar külçe gibi düşüyor, süspansiyonda bir ak­sama var, neden sol projektör ötekilerden daha sıcak ışık veri­yor? Aynada bir hata var, fabrika hatası. İsveç’te ayna yok, Avusturya’ya ısmarlamak zorundayız. Güney Afrika’daki ayaklanma, ondört ölü, pek çok da yaralı. Vantilatörler neden bu kadar ses çıkarıyor, sesi kesin, havalandırma berbat, salo­nun ortası buz gibi esiyor, neden ayakkabılarını daha giyme­din? Ayakkabıcı hasta, ama ısmarlandılar, ayakkabılar cuma­ya gelebilir. Bugün biraz ağırdan alabilir miyim? Boğazım ağ­rı­yor, hayır hayır ateşim yok. Müfettiş’te rolüm yok ama rad­yo­da bir okumam var. Orada dur. Sağına doğru iki adım at. İyi, şu spotu hissedebiliyor musun?

Sabır ve yüksek moral, kavga yerine kahkaha. Böyle daha hızlı ilerleniyor. Gene de yaralar açılıyor. Şimdi tam o yere geldik, hayır, hayır, değişiklik yok, gene sözsüz, onun tir tir titrediğini görüyorum, yanlış bir şey mi yaptım? Başka bir de­korun yararı olur muydu? Hayır, hayır, hiçbir şeyin yararı ol­maz. Rolünü doğru oynamayı çok istiyor, cezaevinin duvarla­rını yumrukluyor, bir çıkış olmalı.

Dünya sallanıp sarsılıyor, biz bu kalın duvarlı evin içinde işgüzar ve epeyce de heyecanlı vızıldayıp duruyoruz. Tasalı bir düzensizlik içinde küçük bir dünya, çalışkanlık, sevgi ve beceri, tüm bildiğimiz bu.

s.53—54

Ingmar Bergman
Büyülü Fener

Türkçesi: Gökçin Taşkın
Afa Yayınları
Pazar günü, Erland Josephson'la tiyatrodaki odamda oturup Bach'dan sözediyoruz. Bach bir geziden döndüğü zaman yokluğunda karısıyla iki çocuğunun öldüğünü öğrenip güncesine şunları yazmış: “Sevgili Tanrım, coşku beni terketmesin.”

Tüm bilinçli yaşamım boyunca Bach'ın coşku dediği şeyle yaşadım. Bunalımlardan ve mutsuzluklardan çıkmamda bana o yol gösterdi, tıpkı yüreğim gibi teklemeden benim için çalıştı. Kimi zaman beni bunalttı ve başedilmesi zor bir hal aldı ama hiçbir zaman yıkıcı ve düşmanca davranmadı. Bach bu duruma coşku demiş, Tanrıdaki coşku. Sevgili Tanrım, coşku beni terketmesin!

s.51—

Ingmar Bergman
Büyülü Fener

Türkçesi: Gökçin Taşkın
Afa Yayınları, Ağustos -1990