günlükler – tabutmag forum
Nasıl koşullandırılmış bir yer burası! Kitapların üzerine eğilmiş yüzlerce surat, pervaneler vızıldıyor, düşüncenin eşiğinde zamanı dövüyor. Bu bir kâbus. Güneş falan yok. Sadece süregelen bir devinim var. Kendimi rahat bırakırsam, içime dönüp düşünürsem eğer, aklımı kaçırırım.

s.25—

Sylvia Plath
Günlükler

Türkçesi: Merve Sevtap ılgın
Kırmızı Kedi Yayınevi


——


Nasıl bir koşullama merkezi burası! Yüzlerce yüz, kitapların üstüne eğilmiş, vantilatörler vınlıyor, düşüncenin kıyısı boyunca tempo tutuyorlar. Bir karabasan bu. Güneş yok. Sürekli bir devinim var yalnızca. Duracak, içimi düşünecek olsam çıldırırım.

s.35—

Sylvia Plath
Bütün Günceleri

Türkçesi: Şadan Karadeniz
Oğlak Yayınları


——


Daima hareket halinde ve mutlu olmak ile içime dönerek pasif ve hüzünlü olmak arasında bir tercih yapabilirim. Ya da bu ikisi arasında sekerek aklımı yitirebilirim.

(Bu çevirinin nerede geçtiğini bilmiyorum.)
9.
Tekrar tekrar baş gösteriyor: İçimdeki anarşi, kramp. Mide bulantısı ve ümitsizlik. İnsanın kalbinde bulduğu soğuk işte budur. İnsan güler, bunu küçümser, ama o gülmenin bile içine sinmiştir ve küçümsemeyi beslemektedir.

syf•352—

10.
…İnsan yeterince cesur olursa, bütün ideallerin ve kurumların ve ayrıca Tapla'ya yerleştirilmiş olanların bile büyük bir kısmının, insanın ümitsizce arayışından, kendi gerçek durumunu gizleme çabasından kaynaklandığını görmek çocuk oyuncağıdır. Ailenin yüceltilmesi, çalışmanın övülmesi, şöhret bağımlılığı, din, felsefe, sanat, sigara içmek, sarhoş olmak gibi şeyler sadece insanlardaki yalnızlık duygusuna, çaresizliğe ve adaletsizlğe karşı değerleri açıkça küçümsenen ve bir araç (moyen) olarak kabul edilen aksiyonlar değil, aynı zamanda vatandaşlara sunulan aşırı yüklenmiş değerler ve güvencelerdir de. İşte buradan, rahat yaşama duygusuyla baştan çıkarılmadan, kaynaklanır insanların köleliği.

syf•363—

Bertolt Brecht
Günlükler -I (1913, 1941)

Türkçesi: Nafer Ermiş
İthaki Yayınları
Eğer bu akşam ölmem gerekseydi şimdiye kadar hiç bilmediğim, oysa bu akşam içimi kötü yapan korkunç bir duyguyla ölürdüm. Pek çok insana yardım etmiş olduğum ve hâlâ da yardım ettiğim — fakat kimsenin bana yardım etmediği duygusuyla… Kendimle gurur duymuyorum.

syf•384—

Bakkhalar*. Pentheus** şöyle diyecek: “Sizin ölçüsüzlüğünüzü istemiyorum. Ben kendi ölçüsüzlüğümden ölmek istiyorum.”

* Antik mitolojide Dionysos/Bakkhos törenlerine katılan kadınlara verilen ad.

** Yunan mitolojisinde Thebai kralı.

syf•386—

Albert Camus
Günlükler (1935—1959)

Türkçesi: Berna Günen
Can Yayınları
Üst katta, sıcak vücut ve diş macunu kokan aydınlık, beyaz, steril, küçük banyoda, düşünmeksizin yapılan sıradan bir törenle lavabonun üzerine eğilmiş, mikropların hüküm sürdüğü bölgeleri temizliyor, parıldamaya başlayan kroma, ileri geri hareket ettikçe musluklara vuran, narin, göz kamaştırıcı ışığa tapınıyordum. Sıcak ve soğuk; hoş kokulu yeşil sabun kalıplarından gelen temizlik; incecik, kalemle çizilmiş gibi duran, beyaz yüzeyin üstünde kıvrılmış kıllar; sert camlı kaplarındaki rengarenk reçeteli ilaçlar, nezle semptomlarına iyi gelecek ya da bir saat içinde uyumanızı sağlayabilecek şişeler... Ve sonra, aynı olası üretken havada, lavanta kokulu yatağıma gittim, seni derhal sindirmeyi bekleyen dantel perdeler ve miske benzer sıcak, kedilere özgü bir koku - - - her yerde bu donuk bekleyiş. Ve sen bütün bunların arasında devinim halindeki tek şeysin. Seni, senin tarafından, senin için. Tanrım, her şey bu kadar mı, bir kahkaha ve gözyaşı koridoru boyunca seksek oynayıp durmak mı? Kendine tapma ve kendinden nefret etme? Övünç ve tiksinti?

syf•20—

Sylvia Plath
Günlükler

Türkçesi: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları,
2012
22 Ağustos, Cuma

Ne olacaksa o olacak. Gece yarısına doğru eve geldim, esen rüzgâra, pasparlak yıldızlı aydınlık geceye — ve o güzel, insanın tenini okşayan sıcaklığa bakınca tahmin etmek pek mümkün olmasa da aslında gözyaşlarına boğulmak üzereydim çünkü ona ideal olanı sunmuştum, her zaman yanında bulundurabileceği ideal kız fikrini. Aslında yoktu böyle biri; onun güzel, naif, sevgi dolu, zeki ve mükemmel gördüğü bu kız yoktu. Belki de farkında olmayarak benim aklına soktuğum bir hayal ürünüydü, ama "İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, öyle kılan düşünmektir." Onun için, mükemmellik Sylvia adıyla var oluyordu. Ve Sylvia öyleydi.

Ona çok şey borçlu olduğumu hissettiğimi nasıl anlatayım. Çok zarif, azimli ve genç — benimkilerin üzerinde gezinen dudakları öyle kendinden emin ve nazik ki; arkasına yaslanıp gözlerinde şefkatle bakıyor, uzun uzun konuşuyor: Keşke bütün bunları birlikte öğrensek, bunlara birlikte çalışsak, doğruyu, değişmeyenini bulsak. Tanrım, keşke senin için bir şey yapabilsem, herhangi bir yerde, herhangi bir zaman; bana ulaş. Hamile de olsan, iki bacağın kesilmiş de olsa, umurumda bile değil. Sana yardım etmeyi çok istiyorum.

Ve ben, düştüğüm dehşetten ve boğulduğum şefkatten boğazım düğümlenmiş halde, onun genç, biricik, pürüzsüz, idealist inancına bayılıyorum: Onun dünyadaki durmadan tekrarlayan anlamsız çürümeden kendini kurtarışını görüyorum bunda — şöyle diyorum: Ama sen zaten benim için bir sürü şey yaptın, Bobby. Seninle şu kadarcık zaman geçirmek, seninle birlikte öğrenmek. Bir dolu, sayısız potansiyele sahipsin, bunu görebiliyorum. Sen öyle çok bilmişin, ukalanın teki değilsin; çok daha fazlasısın — iyi ve güçlüsün. O kızın, birlikte yaşayıp öğrenerek hayatını sürdüreceğin kızın adı her ne olursa olsun — sen aşkın nasıl olabileceğini biliyorsun. (Ve kendi sesimin konuşmaya devam ettiğini işitiyorum — nasıl böyle laflar edebildiğimi merak ediyorum: Onun o korkunç tehlikeli, riskli, seçkin mükemmellik, gerçeklik hayalini bir arada tutacak her şeyi. Bu dünyada hepimiz dinginliğe ulaşmak için bir şeylere tutunma ihtiyacı duyarız. Ben, sana göre, tenin göz kamaştırıcı günahlarında kaybolmuşum — sen, bana göre, o manevi tekçiliğinle, benim gerçek olarak gördüğüm evrenin aykırı ikiciliğini körü körüne reddediyorsun. Ama ikimizin de hayalleri var. Ve mühim olan burada nasıl yaşadığımız — tamamıyla değişkenlik gösteren itici güç değil.)

Bob, bir daha asla karşılaşmayabiliriz diyoruz — sıradanlık yok burada, duygusallık yok. Güçlüyüz ikimiz de, genciz, zekiyiz — besbelli ki yollarımız güzel hayatlara doğru ayrılıyor, içimizdeki doğuştan gelen güçle aşıyoruz engelleri, güzel, dostane, sıcak çevrelere giriyoruz. Ayrı olmamız iyi — sonsuza dek sürecek bu tuhaf ve paradoksal ayrılık. Çünkü biz yan yana geliyor, sesli sesli okuyor, tatlı tatlı öpüşüyoruz, dudaklarımız öylesine uygun, öylesine harika ki, seni kendime âşık ettiğimi düşünüp düşünüp ağlayabilirim. Ah, inancımdan asla caymayacak olsam da, senin bu inancında sana güç veren bir şeyler var ya, işte bu yüzden ben de bu inancı canlandıracağım. Görüyorum ki, sana bütün bunların doğruluğunu aşılayabilirsem, büyük sınava çok daha güçlü bir şekilde inanabilirsin.

Ve ben, deniz fenerinden ışıl ışıl, döne döne, keskin bir parlaklık yakalayarak gelen ve zayıf yanağınla ince çenenin korkunç güzelliğini gölgeleyen, seni, sırf tekrar yakalayabilsin diye, karanlığın kollarına bırakan ölçülü ışıkla karanlığın içindeki yüzünü hatırlıyorum — annelere özgü şefkatli, korumacı bir sevgiyle doluyor içim, sıcak ve derin; nasıl da derin ve zengin. Yana yatmış, omzumun sıcak boşluğuna sokulmuş başın ve ben, kaskatı kesilmiş parmaklarımı genç boynunun güçlü hatlarında gezdiriyorum. Şöyle diyorsun: "Tanrım, benim için ne anlam ifade ettiğini sana anlatabilsem keşke. Kızlarla gezip dolaşıp, orada burada takılıp, güzel ve bencilce vakit geçirirdim ben. Ama seninle her şey çok farklı. Sen çok tatlı ve naziksin, tıpkı tahmin ettiğim gibi. Seni seviyorum. Çok güzelsin ve içimdeki güzellikleri ortaya çıkarıyorsun. Kendimi kral gibi hissetmemi sağlıyorsun."

Derken öpüyorum onu, sarı yıldızlar demetinin, soğuk ve parlak ışık parçası sürüsünün üzerinde, fevkalade karanlık bir deniz var ve müthiş bir rüzgâr, iri ve nazikçe ağaçların yapraklarına vuran serin bir havayı sürüklüyor, ortalık sessizliğe bürünüyor, mucizeler gerçekleşiyor ve ben, yeni bir hayretle bir acayip ve sevinçli, aniden içime dolan güçle çocuksu hissediyor, aşkla ve coşkuyla büyümüş gözlerle benimkine çok yakın duran bu azimli, sevimli ve öylesine gerçek yüze bakıyorum.

Senden ayrılmaya katlanamam, çünkü unutacaksın, unutacağım, belki bir—iki defa bir sözcük, bir gülüş, gerçeğe dair bir düşünceyle keskin bir acı duyacağız, şu andan sonra yaşanacak her şeyi bıçak gibi kesecek, bu birkaç saatin, birkaç gün ve gecenin hatırasını berrak ve hasret çeken zihinlerimize bırakacak — ve biz öyle genciz ki, senden daha büyük ve senden uzakta olsam da, bana âşık olduğunu sanmanı sağlayarak sende kendi inancına ve gücüne dair tohumlar ekebildiğimi görüyorum. (Seni fiziken beğeniyorum, değerli adam, tatlı insan, bedenini ve o keskin zekânı — ve zihnen de, ve Tanrı bilir kim bilir daha nelerini beğeniyorum. Fakat yaşça büyük erkeklerden yeteri kadar şey öğrendikten sonra yaşça küçüklere dönüldüğüne dair söylenenler doğruymuş — ve sen, Bob, aşkım, aşk sanatında senin kadar usta olmasa ya da yaşına bakılırsa senden çok büyük sayılmasa da gittiğinde senin yerini Phil alacak.)

Ama yaşadıklarının izini geriye doğru roket hızıyla sürer ve geçmişteki bilinçaltının karanlıklarına geri çekilirken, bütün o gecelerin arasında, kararmış otları süpüren vahşi rüzgârda karanlığın içinden kapıda uzun uzun sevgiyle sana nasıl baktığını ve yüzündeki, seni mucizevi biçimde hayalindeki kız ya da kadın, kız kardeş ve sevgili, anne ve ruhani metresi yapan aşk ifadesini hatırla. Dudağında bir gülümseme, gözlerinde yaşlar, karmakarışık hisler ve boğazında bir düğümle içeri girdin. Ah seni tuhaf kız, bu kadar farklı insan için nasıl bu kadar farklı kadınlar olabiliyorsun?

Gençliğin bütün bu büyüme, deneme, sütten ağzı yanıp yoğurdu üfleyerek yeme ve ne yapacağını ya da nerede, ne zaman, nasıl yapacağını bilememe halleri. Ve sonra bu, bu ani içgüdüsel alev, ansızın bir rüyayı dillendirmek, öyle konuşmak, öyle sevmek için doğru zamanın ne olduğunu bilebilmek isteği. İçinde aniden olgunlaşır ve geriye bilgeliğin yaşını doldurmuş, yumuşak aromalı tadı kalır. Sarhoş olmuş ve olgunlaşmamış elmaların taze, kararlı ve mayhoş yeşiliyle neşelenmiş ve başka bir şey istememişsindir. Ama ilk olgunlaşan elma, meyvesinin tadını damağında bırakır ve meyvenin tatlı, iştah açıcı suyu acıkmış ağzını doldurur, dilinin üzerinde bir şiir gibi akar.

Ah nadir otların ve tuhaf vahşi bitkilerin bahçesinden toplanmış eski bal ve tatlı yaz havasına bilgeliğin kokusunu bırakarak ağaçta altın gibi pırıl pırıl büyürsün. (Azgın bir kaynaktan bir yudum içmişsin... "ve vadideki hiçbir kuyu / temiz ve pak görünmeyecek asla / dağ suyundan içtiğin için / yılın tüylü yeşilinde." Öyle değil, öyle değil, vadinin ibret alınası bütün kuyuları kendi olgunluklarında tatlılar çünkü ve ben bir daha sonsuza dek hiç alamayacağım, gencecik hoyratça fışkıran kaynaklara bir daha asla.)

s.93—97

Sylvia Plath
Günlükler

Türkçesi: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları
“Tüm çıkış noktalarının, balmumuyla tıkanmış gbi olduğu bir zaman gelir. Odanda oturur, genzini tıkayan, gözlerinin ardındaki gözyaşı torbacıklarında tehlikeli bir biçimde sıkışan iğne iğne batan acıyı hissedersin. Tek bir kelime, tek bir hareket ve içine attığın her şey -iltihaplanmış dargınlıklar, kangren olmuş kıskançlıklar, tatmin edilmemiş arzular- öfkeli, aciz gözyaşlarıyla, bilhassa herhangi birini hedef almayan mahçup hıçkırıklar ve zırıltılarla patlak verir. Hiçbir kucak seni sarıp sarmalamaz, hiçbir ses “Şşt, üzme kendini. Uyu haydi.” demez. Hayır, bu yeni ve korkunç özgürlüğünde az uykudan ve gergin sinirlerden kaynaklanan o tehlikeli uyarıcı sancıyı ve bu sefer çıtanın çok yükseğe konduğu ve yükün gitgide arttığı duygusunu hissediyorsun.

Bir çıkış noktasına ihtiyacın var ve hepsi tıkanmış. gece gündüz, kendi kendine ördüğün o daracık, karanlık hapishanende yaşıyorsun. Ve işte bugün, içinde köpüren ve duvardaki bir sızıntı gibi büyüyen o müthiş yığını serbest bırakamazsan, patlayıp parçalarına ayrılacağını hissediyorsun. Bu yüzden alt kata inip piyanonun başına geçiyorsun. Bütün çocuklar dışarıda; ev sessiz. Bastığın tuşlardaki sert akorların sesleriyle omuzlarındaki büyük ağırlığın bir kısmının gittiği rahatlığına kapılıyorsun.

Bodrum katın merdivenlerinden yukarıya çıkan birkaç adım sesi. Tırabzanların arasında keskin, ince, kızgın bir surat. “Sylvia, öğlen, çalışma saatlerinde piyanoyu çalmasan olur mu, lütfen? Bütün ses güm güm aşağıya geliyor.”

Duyduğum sesin soğukluğuyla felç geçirmiş gibi bir anda donakalınca, "Kusura bakmayın. Sesin size kadar geleceğini düşünemedim," diye bir yalan kıvırıyorsun.

Böylece bu da gidiyor elinden. Ürkek alınganlığın yüzünden kendini hor görerek ve insanoğlunun bireyselliğinin makinemsi bir diktatörlük -bu sanayi de olabilir, devlet de, kurumlar da- altında acımasızca ezilmesine nasıl katlanabildiklerini merak ederek dişlerini gıcırdatıyorsun.”

s.59-

Sylvia Plath
Günlükler

Türkçesi: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları
21 Şubat

“Hayattan bir gün — ne gri bir metanet ve kendimi kendimden uzak hissediyorum, ayrılmış, bir gölge ve yine de ne öğrettiğimi ve ne öğreteceğimi düşündüğümde, başlıklar hâlâ o göz alıcı parıltıya ve heyecana sahip; bugünün yıpranmış, ölü isteksizliğine değil. İnsanların delirmeden hayatlarını yaşamalarını sağlayan o hayat—görüşünü, artık bu her neyse, geri kazandım. Mucizevi bir şekilde hayatın ta kendisi kadar çok sevdiğim bir adamla evliyim ve mükemmel bir işim ve mesleğim (bu bir yıldır) var, yani çocukluk ve ergenliğin kozası kırıldı —iki üniversite diplomam var ve artık kendi işime döneceğim ve bir yılımı istikrarlı bir çıraklığa ve bunun sembolik emsaline, çocuklarımıza adayacağım. Bazen doğumun gözlerimin önünde beliriveren acısı ve korkusuyla ürperiyorum ama o zaman da gelecek ve ben bunu da atlatacağım.”

s.279—

Sylvia Plath
Günlükler

Çev. Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları
3 Ocak 1959, Cumartesi

R. B. ile her zamanki gibi ta derinlere inerek geçirilen bir saatin ardından, kendimi bir Yunan oyunu izliyormuş ya da böyle bir oyunun bir parçasıymış gibi hissetmeye başladım: Arınma ve bitkinlik. Saat ücretini 5 dolar olarak belirleyince rahat bir nefes aldım. Yeterli, benim için makul. Çok cömert de değil gerçi, bir anlamda ceza sayılabilir. Artık beni almayacak ya da beni başkasına yönlendirmeye çalışacak diye en başta biraz paniklemiştim. Hayatım boyunca, en sevdiğim insanlar tarafından duygusal anlamda ‘oyalandım’: Babam öldü, beni terk edip gitti; annemse bir şekilde hiçbir zaman orada değildi. Bu yüzden sevdiğim diğer insanlarla ilgili en önemsiz gecikme durumunu bile, örneğin, duygusal anlamda bir soğukluğa, onlar için önemli olmadığıma bağladım. Bunun farkında olarak, o kişinin geç kalmış olması beni üzmedi ya da öfkelendirmedi. Geçen mayıs ayında, öğretmenliğimin ilk gününde bu gerçekleştiğinde, hele ki o kızla karşı karşıya gelince yaşadığım dehşeti düşünüyorum da. Eğer bu çok daha sık olsaydı, o zaman bunun Ted'in kişiliğindeki bir kusur olduğunu düşünürdüm ama bir kez daha gerçekleşmedi.

Zor bir soru: T.'nin bana olan sevgisini göstermek için hediyeler alıp almaması umrumda değil. Akla ne geliyor? Sarılmak. İçimde günbegün hissettiğim ve gösterdiğim sevgiye katlanabilecek ve benim verdiğim kadarını bana verebilecek kimseyi bulamadım. R. B. iyi bir tespitte bulundu: Yani böylece sevgi dolu kolun havada asılı kalmayacak. İçimdeki bütün sevginin karşılıksız, öylece elimde kalakalmasından korkuyorum. Bu çok utanç verici.

Neden, bu ‘inanılmaz ölçüde’ kısa üç şok tedavisinden sonra her şey iyice tavan yaptı? Neden cezalandırılmam gerekiyormuş, kendimi cezalandırmam gerekiyormuş gibi hissettim?

Neden şimdi kendimi suçlu, mutsuz hissetmem gerekiyormuş gibi hissediyorum: Ve böyle hissetmediğimde de suçlu hissediyorum? Neden R. B. ile konuşur konuşmaz mutlu hissetmeye başlıyorum? En ufacık şeyin bile keyfini sürebiliyorum: Et almak için dışarı çıktım, bu benim için bir zafer ve ne istediysem aldım: Dana eti, tavuk, hamburger köftesi. Kendimi cezalandırma ihtiyacım korkunç bir şekilde bunu kasten, T.'yi öyle ya da böyle yüzüme tükürecek hale getirmeye kadar varabilir. Ki bu olabilecek en kötü ceza olur. Bu ve bir de yazmamak. Bunun farkında olmak, alınacak ilk önlem aslında.

Annemden ne bekliyorum ya da ne istiyorum? Bana sarılmasını mı, beni emzirmesini mi? Ama bu hepimiz için imkânsız bir durum artık. Bunu hâlâ neden istiyor olabilirim ki. Bu istekle nasıl başa çıkabilirim? Bunu nasıl sahip olabileceğim bir şeye dönüştürebilirim?

Günlük işlerin, doğumun, evliliğin, ölümün, ebeveynlerin, okulların, yatakların, yemek dolu masaların o günlük güneşlik ön yüzünün ardında kendini tekrar tekrar sahneleyen müthiş şiddetli, kanlı bir oyun var: Karanlık, zalim, ölüm saçan gölgeler, şeytani hayvanlar, açlar.

Durumlara yaklaşımlar: Bir anne misali, hiç kimsenin T.'nin aleyhine bir şey demesini, onun tembel ya da miskinin teki olduğunu söylemesini istemiyorum: O çalışıyor, hem de çok çalışıyor ama bu, yazma işini evde oturup kahve içmek ve öylesine bir şeylerle oyalanmak olarak gören gözlerin göreceği bir şey değil. Bir oyun.

ANNE SEVGİSİNİ SOR: Neden bu hisler? Bu suçluluk duygusu neden: Sanki yasal olarak bunu yapma hakkına sahip olsan da acı çekerek seksin ‘bedelini ödemek’ zorunda bırakılıyormuşsun gibi. Acıyı muhtemelen bir hüküm olarak yorumlardım: Doğum sancısı, hatta kusurlu bir çocuk. Annemin bir çocuğa, benim çocuğuma dönüşeceği korkusu: İhtiyar, cadaloz bir çocuk.

s.412—413

Sylvia Plath
Günlükler

Çeviren: Merve Sevtap Ilgın
Kırmızı Kedi Yayınları

R. B.: Ruth Beuscher. Sylvia Plath'in yarı otobiyografik romanı "The Bell Jar"da ölümsüzleştirdiği hayatının bir dönemi olan 1953'te McLean'de hastaneye yatışından beri psikiyatristiydi.