Moritz Heimann bir zamanlar şöyle demişti: “Otuz beş yaşında ölen bir adam, hayatının her ânında otuz beşinde ölen bir adamdır.” Bu kadar şüphe uyandıran bir cümle daha olamaz; ama sırf fiilin zamanı yanlış olduğu için.

Burada kastedilen hakikat şu: Otuz beşinde ölen bir adam, hayatının her ânında otuz beşinde ölen bir adam olarak hatırlanacaktır. Başka bir deyişle, gerçek hayat söz konusu olduğunda hiçbir anlam taşımayan bir cümle, hatırlanan hayat söz konusu olduğunda tartışılmaz bir gerçeğe dönüşür.

Roman karakterinin doğasını hiçbir şey, kişinin hayatının “anlamı"nın ancak ölümüyle açığa çıktığını söyleyen bu cümleden iyi anlatamaz. Ama roman okuru aslında, "hayatın anlamı"nı kavramasını sağlayacak insanların peşindedir.

Bu yüzden de, şu ya da bu biçimde, onların ölümünü —gerektiğinde mecazi ölümlerini, yani romanın sonunu, ama tercihen gerçek ölümlerini— paylaşacağından emin olabilmelidir.

Romanın kişileri ölümün, çok belirli bir ölümün, çok belirli bir yerde kendilerini zaten beklemekte olduğunu nasıl anlatırlar ona? Okurun, romandaki olayları tüketme arzusunu besleyen de bu sorudur.

Romanın önemi, başkasının kaderini belki de öğretici bir biçimde bize sunmasında değildir. O içimizi ısıtır; kendi kaderimizden asla sağlayamayacağımız, bir yabancının kaderini tüketmiş olan alevin verdiği sıcaklıkla. Okuru romana çeken, ürpertilerle dolu hayatını okuduğu bir ölümle ısıtma umududur.

Walter Benjamin - Son Bakışta Aşk
(Yayına hazırlayan: Nurdan Gürbilek)
Metis Yayınları - 1993
“Her duygu a priori bir nesneyle bağıntılıdır ve o nesnenin sunulumu [çözümlemesi] o duygunun fenomenolojisidir.”

― Walter Benjamin, Alman Tragedyasının Kökeni (1925)
“Sosyal Demokrasi [veya hep asgari olanı talep etme] ile ıslah olan emekçi sınıf, bu terbiyeyle, öfkesini ve bir o kadar kendini feda etme ruhunu unuttu. Çünkü ona güç veren bu iki özelliği onun geçmişinden, köleleştirilmiş atalarının imgesinden besleniyordu, belirsiz bir gelecekte özgürleşecek torunlar idealinden değil.”

— Walter Benjamin, “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler” (XII)
“Nature, which, as Dietzgen puts it, ‘exists gratis,’ [‘free for the taking’] is a complement to the corrupted conception of labour.”

“Yozlaşmış bir emek kavramının çerçevesine, onun tamamlayıcısı olarak, Dietzgen’in deyişiyle, ‘bedavadan var olan’ doğa da girer.”

— Walter Benjamin, “Theses on the Philosophy of History” (XI)
“The first people to be reproduced entered the visual space of photography with their innocence intact–or rather, without inscription. Newspapers were still a luxury item which people seldom bought, but rather looked at in cafés; photography had not yet become a journalistic tool, and ordinary people had yet to see their names in print. The human face was surrounded by a silence in which the gaze rested.”

“Fotoğrafı çekilen ilk kişiler fotoğrafın görsel dünyasına henüz el değmemiş bir masumiyetle, veya daha ziyade, anonim bir şekilde girmişti. Gazetelerin hâlâ lüks addedildiği ve genellikle kafelerde okunup nadiren satın alındığı o zamanlarda, sıradan insanlar henüz isimlerini gazetelerde göremiyordu ve fotoğraflar gündelik hayatın bir parçası değildi. İnsan yüzü, ardında bakışın sakince dinlendiği bir sessizlikle kaplıydı.”

— Walter Benjamin, “Little History of Photography” (1931)
“A Brechtian maxim: take your cue not from the good old things, but from the bad new ones.”
“Bir Brechtiyen maksim: ‘Eski iyi şeylerden değil, fakat yeni ve kötü olanlarından başla.’”

— Walter Benjamin, a diary entry in 1938.
“Hayvanlara karşı duyulan tiksintide ağır basan duygu, onlarla temas kurduğumuzda, bizde onlara tanıdık gelen bir şeyi fark edecekleri korkusudur. İnsanın ruhunun derinliklerinde uyanan bu dehşet, kendi bedeninde, ikinci bir can gibi yaşayan, tiksinti uyandıran hayvana akraba gibi benzeyen, hayvanın hemen tanıyabileceği bir şeyin varlığının belli belirsiz bir farkındalığıdır.”
“The ethical task of the modern writer is to be not a creator but a destroyer–a destroyer of shallow inwardness, the consoling notion of the universally human, dilettantish creativity, and empty phrases.”

“Modern yazarın ahlaki görevi yaratıcı olmak değil, yıkıcı olmaktır; sığ içedönüklüğün, evrensel insancıllık kavramının rahatlatıcılığının, laubali yaratıcılığın ve boş sözlerin yıkıcısı olmaktır.”
Tarih parçalandığında imgelere bölünür, hikâyelere değil.

The Arcades Project, [N11,4]
“Bir sohbet sessizliğin çekimine kapılmış bir halde cereyan eder, konuşma dinleyene doğru yönelmiştir ve dinleyen her şeyden önce sessiz olandır. Konuşan, konuşmasının anlamını dinleyenden alır, sessiz olan taraf, konuşmanın anlamının belirsiz [unappropriated] kaynağıdır. Konuşan, konuşurken kelimeleri kullanma gücünün hafızasına [dağarcığına] batar ve bu esnada dinleyenin kendisini açığa çıkardığı [ne düşündüğünü belli ettiği] işaretler bekler. Çünkü konuşan, dinleyen tarafından dönüştürülmek [düşündüğünden başka türlü düşünmek] için konuşur.”

“Gençliğin Metafiziği” (1914)