Bir değişiklik olsa, doğa birden kıvranmaya başlasa, ne olur? O zaman doğanın şuracıkta olduğunu anlar, yüreklerinin çatlayacak gibi çarptığını duyarlar. Dalgakıranları savunma duvarları, elektrik santralları, izabe fırınları, şahmerdanları o zaman ne işlerine yarayacak? Her zaman gerçekleşebilir bu, hatta biraz sonra bile; işaretleri var zaten. Sözgelimi, gezmeye çıkmış bir aile babası, kırmızı renkli bir paçavranın, rüzgåra kapılmış gibi sokağın öte yanından kendine doğru geldiğini görecek. Paçavra yanına geldiği zaman bunun, sürünüp duran, sıçrayan, toza bulanmış, kokmuş bir et parçası; kasılıp gevşedikçe, kan fışkırtarak su akıntılarında yuvarlanıp giden işkenceye uğramış bir vücut parçası olduğunu görecek. Ya da bir anne, çocuğunun yanağına bakarken, "Ne olmuş yanağına, sivilce mi çıkıyor?" diyecek ve etin biraz şişip yarılarak, ortaya çıkan çatlağın dibinde bir üçüncü gözün; güleç bir gözün belirdiğini görecek. Ya da ırmakta yüzen birinin kamışlara değdiği zaman duyduğu okşayışlara benzer okşayışlar kaplayacak gövdelerini. O zaman, elbiselerinin birer canlı haline geldiğini anlayacaklar. Bir başkası ağzını bir şeyin tırmaladığını duyacak; aynaya yaklaşıp bakınca, dilinin, ayaklarını oynatıp damağını tırmalayan capcanlı, kocaman bir kırkayak haline girmiş olduğunu görecek. Tükürmek isteyecek onu, ama kırkayak gövdesinin bir parçası haline gelmiş olduğu için elleriyle çekip koparmak zorunda kalacak. Yeni sözler kullanarak adlandırılması gereken bir yığın şey ortaya çıkacak; taş-göz, üç-köşeli-kocaman kol, ayak-parmağı-koltuk-değneği, örümcek-çene. Sıcak yatağında uykuya varmış olan kimse, mavimsi bir toprak üstünde, Jouxtebouville'in bacalarını hatırlatan, göğe doğru kırmızı ve bembeyaz yükselen, yarısı toprağa gömülü tüylü ve soğan gibi yuvarlak kocaman yumruları olan uğultulu bir erkek organları ormanında çırçıplak uyanacak. Ve kuşlar onların çevresinde uçuşacak; onları gagalayacak ve kanatacak. Yaralardan tohumlar akacak ağır ağır; küçük kabarcıklarla dolu ilik cam gibi saydam, kanla karışmış tohumlar. Ya da böyle bir şey olmayacak, göze görünür bir değişiklik çıkmayacak ortaya ama insanlar, bir sabah, pencerelerini açınca, nesnelerin üzerine çökmüş olan ve bekler gibi duran bir çeşit korkunç anlamla şaşıracaklar. Yalnız bu olacak ama kısa bir zaman sürse de insanlar yığın yığın intihara kalkışacaklar. Evet böyle! Değişik olsun biraz, görelim; daha fazlasını istemiyorum. Birden yalnızlığa gömülmüş kimseler de görülecek. Yapayalnız, korkunç iğrençlikleri içinde yapayalnız insanlar sokaklarda koşuşacak; gözleri bir yere dikili, dertlerinden hem kaçıp hem onu içlerinde taşıyarak, ağızları açık, kanatlarını çırpan dil-böcekleriyle önümden yorgun argın geçecekler. O zaman katıla katıla güleceğim; gövdem, düğün çiçekleri ve kasımpatları gibi açılan neidüğü belirsiz pis kabuklarla kaplı olsa bile, güleceğim. Sırtımı bir duvara dayayıp, önümden geçtikleri sırada. "Biliminiz nerede? Hümanizminiz ne oldu? Düşünen kamış onurunuzdan ne haber?" diye haykıracağım. Korkmayacağım; hiç olmazsa şu anda korktuğumdan fazla korkmayacağım. Hangi değişiklik olursa olsun, bu, varoluşun şu ya da bu biçime girmesi olacak. Bir yüzü ağır ağır yiyen bütün gözler, fazlalık olacak ama ilk ikisinden daha fazlalık değil. Benim asıl korkum varoluştan.
s.201—202
Jean-Paul Sartre
Bulantı
Türkçesi: Selâhattin Hilâv
Can Yayınları, 1981
s.201—202
Jean-Paul Sartre
Bulantı
Türkçesi: Selâhattin Hilâv
Can Yayınları, 1981