bir aşk söyleminden parçalar – tabutmag forum
YOKLUK. Sevilen nesnenin yokluğunu —nedeni ve süresi ne olursa olsun— sergileyen ve bu yokluğu bırakılmışlık deneyimine dönüştürmeye yönelen her türlü dil oluntusu.

1. Sevgilinin uzaklığı üzerine çok lied'ler, çok ezgiler, çok şarkılar vardır. Gene de bu beylik betiyi Werther'de bulamayız. Nedeni basittir: burada, sevilen nesne (Charlotte) yerinden kımıldamaz; yalnızca, bir ara, aşık özne (Werther) uzaklaşır. Ama yalnız ötekinin uzaktalığı söz konusudur: giden ötekidir, kalan ben. Öteki sürekli gidiş, yolculuk durumundadır; iççağrısı gereği, göçebedir, kaçıcıdır; ben, seven kişi, karşıt iççağrı gereği, oturganım, kımıldamam, hazır durumda, bekleme durumundayım, acı içinde, öyle oturmuşum, garın yitik bir köşesinde bir paket gibi. Aşkta uzaktalık yalnızca bir yönde işler, ancak kalan kişiden yola çıkılarak dile getirilir —giden kişiden değil: hep burada olan ben, ancak sen'in, sürekli uzakta bulunanın karşısında kurulur. Uzaklığı söylemek, öznenin yerinin ötekinin yeriyle değişemeyeceğini kesinlemektir, “Sevdiğim kadar sevilmiyorum,” demektir.

2. Tarihsel olarak, uzaktalık söylemini Kadın gerçekleştirir: Kadın oturgan, Erkek avcı, yolcudur: Kadın sadıktır (bekler), Erkek hovardadır (gezer, tavlar). Uzaktalığa biçim veren, onun düşlemini gerçekleştiren Kadın'dır, çünkü buna zamanı vardır; örgü örüp şarkı söyler; iplik eğiren kadınların şarkıları hem kımıltısızlığı (çıkrığın mırıltısı), hem uzaklığı söyler (uzakta, yolculuğun uyumları, denizin dalgaları, nal sesleri). Bunun sonucu olarak, ötekinin uzaklığından sözeden her erkekte, dişillik beliriverir: bekleyen ve bunun acısını çeken bu adam mucizemsi bir biçimde dişileşmiştir. Bir erkek cins değiştirdiği için değil, aşık olduğu için dişileşir. (Söylen ve ütopya: geçmiş, içlerinde dişilik bulunan öznelerindi, gelecek de onların olacaktır).

3. Bazı bazı, uzaklığa katlanabildiğim olur. O zaman “normal”imdir: “herkes”in “sevilen kişi”nin gidişine katlanma biçimine uyarım; çok erken alıştırıldığım şeye, annemden ayrı kalmaya katlanma eğitimine boyun eğerim — bu da, kaynağında, (çıldırtıcı demeyelim) acılı olmaktan çıkmaz. Sütten kesilmiş özne gibi davranırım; beklerken, ana memesinden başka şeylerle de beslenmesini bilirim.

Katlanılan bu uzaktalık unutuştan başka bir şey değildir. Arada bir, sadık değilimdir. Canlı kalmanın koşuludur bu; öyle ya, unutmasaydım, ölürdüm. Arada bir unutmayan kişi ölçüsüzlük, yorgunluk ve bellek geriliminden ölür (Werther gibi).

(Çocukken, unutmazdım: Anne'nin uzakta çalıştığı, sonu gelmez bırakılmışlık günleri; akşam, Sèvres-Babylone otobüs durağında onu beklemeye giderdim; art arda geçerdi otobüsler, hiçbirinde olmazdı.)

4. Bu unutuştan çabucak uyanırım. Çabuk çabuk, belleği, kargaşayı yeniden kurarım. Bedenden (alışılmış) bir sözcük gelir, uzaktalığın coşumunu söyler: iççekmek: “bedensel varlığın arkasından iççekmek”: erdişinin iki yarısı birbirinin ardından iççeker, sanki her soluk eksikmiş de ötekiyle karışmak istiyormuş gibi: iki imgeyi tek bir imgede eritmesi bakımından kucaklaşma imgesi: sevgilinin yokluğunda, acı bir biçimde, kuruyan, sararan, bükülen bir kopuk resim'im.

E.B.: mektup.
DIDEROT: “Getir dudaklarım da / Ağzımdan çıkınca / Ruhum sana geçsin” (Romansımsı şarkı).

(Nasıl, nesne burada olsa da, olmasa da, istek her zaman aynı değil midir? Nesne her zaman uzakta değil midir? Kendinden geçme bir değildir; iki sözcük vardır: Pothos, burada olmayan varlığa duyulan istek, bir de Himeros, buradaki varlığa duyulan istek, daha yakıcısı.)

5. Uzaktakine uzaklığının söylemini söylerim durmamacasına; doğrusu görülmedik bir durumdur bu; öteki gönderge olarak uzakta, seslendiğim varlık olarak buradadır. Bu görülmedik çarpıklıktan, bir tür katlanılmaz buradalık doğar; iki zaman arasında, gönderge zamanıyla söyleyim zamanı arasında sıkışıp kalmışım: gittin (bundan yakınıyorum), buradasın (sana seslendiğime göre). Şimdiki zamanın, bu zor zamanın ne olduğunu anlarım o zaman: arı bir kaygı parçası.

Uzaklık sürer, katlanmam gerekir. Öyleyse onu kullanacağım: zamanın çarpıtılmışlığını gidiş gelişe dönüştürecek, uyum üretecek, dilin perdesini açacağım (dil uzaklıktan doğar: çocuk kendine bir makara yapmıştır, atar, yakalar, böylece annenin gidişine ve dönüşüne öykünür: bir örnekçe yaratılmıştır). Uzaktalık (ayrılık) etken bir uygulama, bir yoğun uğraşı olur (başka bir şey yapmamı engeller); çok işlevli bir düşlem yaratımı söz konusudur (kuşkular, serzenişler, istekler, hüzünler). Bu dilsel sahneleme ötekinin ölümünü uzaklaştırır: derler ki, çocuğun annesini daha uzakta sandığı dakikayla şimdiden ölmüş olduğunu sandığı dakikayı kısacık bir an ayırır birbirinden. Uzaktalıkla oynamak, bu anı uzatmaktır, ötekinin uzaktalıktan dosdoğru ölüme düşeceği anı geciktirebildiğince geciktirmektir.

6. Yoksunluğun betimi “Buradalık” olabilirdi (ötekini her gün görürüm, gene de yoksunumdur ondan: nesne buradadır, gerçekten buradadır, ama imgelemde, benim için eksikliğini sürdürür). İğdişliğin betimi de “Kesintililik” olabilirdi (ötekinden biraz ayrılmaya “ağlamadan” boyun eğerim, ilişkinin yasını yüklenirim, unutmasını bilirim). Uzaktalık yoksunluk betisidir; aynı zamanda hem arzular, hem gereksinim duyarım. Arzu gereksinime çarpıp ezilir: aşkın saplantılı olgusudur bu.

(“Arzu orada, ateşli, sonrasız; ama Tanrı ondan daha yukarıda ve Arzu’nun yukarıya uzanan kolları tapılan doluluğa hiçbir zaman ulaşmaz.” Uzaktalığın söylemi iki resim-harfli bir metindir: bir Arzu’nun kalkan kolları vardır, bir de Gereksinim’in uzanan kolları. Kalkmış kolların fallussal imgesiyle uzanan kolların bebeksel imgesi arasında gidip gelir, bocalarım.)

7. Tek başıma bir kahveye girip oturuyorum; gelip selamlıyorlar beni; çevremin dolduğunu, arandığımı, pohpohlandığımı görüyorum. Ama öteki yok; beni bana pusu kuran bu kibar çevre hatırseverliğinin kıyısında tutması için onu içime çağırıyorum. İçine kaydığımı duyduğum baştan çıkarma çılgınlığına karşı onun “gerçeğine” (içimde uyandırdığı gerçeğe) sığınmak istiyorum. Kibar çevre yaşamımdan ötekinin uzaktalığını sorumlu tutuyorum: onun koruyuculuğunu, onun dönüşünü istiyorum: öteki görünsün, çocuğunu almaya gelen bir anne gibi, beni bu kibar çevre ışıltısından, bu kasılmadan çekip çıkarsın, aşk dünyasının “dinsel içli dışlılığını, ağırbaşlılığını” geri versin bana.

(X... bana aşkın kendisini kibar çevre davranışlarından; ahbap çevrelerinden, hırslardan, yükselmelerden, ayak oyunlarından, birleşmelerden, ayrılmalardan, rollerden, iktidarlardan koruduğunu söylüyordu: aşk onu toplumsal bir artığa dönüştürmüştü, buna seviniyordu.)

8. Bir Buddha koanı şöyle der: “Usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda, usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu.”

Ötekinin yokluğu başımı suyun içinde tutuyor; yavaş yavaş, boğuluyorum, havam azalıyor: bu boğulmayla “gerçeğimi” yeniden kuruyor ve aşkın Başaçıkılmazlığı’nı hazırlıyorum.

s.20—24

Roland Barthes
Bir Aşk Söyleminden Parçalar

Türkçesi: Tahsin Yücel
Metis Yayınları