susan sontag: bilincin kapısını aralamak – tabutmag forum
Susan Sontag’ın, Jonathan Cott ile gerçekleştirdiği (Rolling Stone Dergisi için) röportajında dediği: “aşkın ön koşulu birbirini anlamak değildir” ama…

J.C.: Kadınlara tahsis edilen dünyanın, diyalektik düşüncenin değil de, (Ingmar Bergman'ın filminin adından yola çıkmak gerekirse) Çığlıklar ve Fısıltılar'ın dünyası olması beni hep etkilemiştir.

S.S.: İçinde bulunduğumuz kültürde kadınlara duygu dünyasının yükümlülüğü verilmiş çünkü erkeklerin dünyası eylem, kuvvet, yetkinlik ve mesafe koyma kapasitesiyle tanımlanmış. Haliyle kadınlara duygusallık ve hassasiyet deposu olmak kaldı. Toplumumuzda şimdilerde sanat kadınsı aktiviteler olarak tasavvur ediliyor, fakat geçmişte böyle değildi. Zira eskiden erkekler kendilerini kadına uygulanan baskının üzerinden tanımlamazdı.

En uzun süren mücadelelerimden biri de, düşünce ile duygu arasındaki ayrıma karşı verdiğim mücadeledir. Bu arkaik ikili bakış açısı, bütün anti—entelektüel düşüncenin temelinde yatıyor: Kalp ve beyin, düşünce ve his, hayal gücü ile muhakeme ayrımı... Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Bedenlerimiz az çok birbirine benziyor, buna rağmen fikirlerimiz bambaşka; bedenlerimizden ziyade kültürümüzün bize sağladığı araçlarla düşündüğümüze inanıyorum, dolayısıyla da dünyada çok fazla alternatif varoluş ve düşünme biçimi var. Düşünmenin, hissetmenin bir hali olduğunu düşünüyorum, nitekim hissetmek de düşünmenin bir hali.

Varoluşum, bir kitap veya film olarak tezahür ediyor, insan ben olmayan bir şeyin süzgeçten geçirilmesiyle oluşan ama bir şeyin -kelimeler, görüntüler veya her ne ise- kayıtları olan objelerle ve bunun tamamen entelektüel bir süreç olduğunu hayal ediyor. Ancak yaptıklarımın çoğu, mantığın yanı sıra, sezgimin de ürünü. Örneğin, aşkın önkoşulu birbirini anlamak değildir ama birine âşık olduğun zaman her türlü düşünce ve değerlendirme de sürece dahil olur. Fiziksel arzunun ve şehvetin, entelektüel bir yapısı vardır. Ancak fikirler ve hisler arasındaki ayrımı yaratan düşünce, insanları aslında şüphe veya gurur duymaları gerekmediği halde zevk aldıkları şeylerden şüphelenmeye sevk eden demagojinin bir parçası. İnsanların kendilerini bu şekilde anlaması görünüşe göre hem çok yıkıcı, hem de suçluluk duygusunu beraberinde getiriyor.

Düşünceye karşı duygu, kalbe karşı beyin, erkeğe karşı kadın gibi klişeler, dünyanın belli bir yöne, teknokrasiye, rasyonalizasyona, bilime vb. doğru gittiğine inanılan bir dönemde ortaya çıktı. Oysa bu fikirlerin tümü, Romantik değerlere karşı bir tür korunma içgüdüsüyle yaratılmıştı.

s.67—69

Susan Sontag
Bilincin Kapısını Aralamak
Jonathan Cott - Rolling Stone Söyleşisi

Türkçesi: Zeynep Heyzen Ateş
Sel Yayınları
Jonathan Cott: 1979 yılının ekim ayında Rolling Stone dergisi, Susan Sontag röportajımın üçte birini yayınladı. Entelektüel düsturu 1996 yılında yazdığı "Borges'e Mektup" başlıklı kısa metninde zirveye ulaşan bu fevkalade ve ilham verici insanla otuz beş yıl önce Paris ve New York'ta yaptığım röportajın tamamını ilk kez şimdi okuyuculara sunma fırsatı buluyorum. Şöyle diyordu Sontag, Borges'e mektubunda:

"Kendimizi, geçmişte olduğumuz kişiyi, neredeyse her şeyi edebiyata borçlu olduğumuzu, kitaplar yok olursa tarihin de, insanların da kaybolacağını söylediniz. Haklı olduğunuza eminim. Kitaplar yalnızca rüyalarımızın ve anılarımızın gelişigüzel derlemeleri değildir. Bizlere kendimizi aşmanın yollarını da sunarlar. Kimileri kitap okumayı sadece bir kaçış olarak görür: "Gerçek" dünyadan hayali bir dünyaya, kitapların dünyasına bir kaçış. Oysa kitaplar çok daha fazlasıdır. Onlar, tamamıyla insan olmamızın bir yoludur."

Susan Sontag
Bilincin Kapısını Aralamak

s.16
Sel Yayınları
Türkçesi: Zeynep Heyzen Ateş
“başınıza gelenlere kafa yormak dünyadaki en kolay şeydir. hastane yatağındasınız, öleceğinizi düşünüyorsunuz. esas bunu düşünmemek, bu düşünceyle arama mesafe koymak için olağanüstü bir çaba harcamam gerekirdi. hastalığı kafamdan atmak için büyük çaba harcadığım asıl dönem, çalışamayacak kadar hasta olduğum ama fotoğrafçılık kitabımı bitirmek için işimin başına dönmek istediğim zamandı. çalışamamak beni çıldırtıyordu. yeniden işimin başına oturabildiğimde, kanser teşhisi konulalı altı-yedi ay olmuştu ve fotoğrafçılıkla ilgili denemelerimi yazmayı tamamlamamış olsam da kitap kafamda çoktan bitmişti. tek yapmam gereken kafamdakileri hayata geçirmek, düzgünce, titizlikle, çekici ve canlı bir şekilde kaleme almaktı. fakat o an bağ kuramadığım bir şey yazma fikri beni delirtiyordu. tek yazmak istediğim metafor olarak hastalık'tı: hastalandıktan sonraki ilk iki ay o kitapla ilgili bir sürü fikir zihnime üşüşmüştü ve dikkatimi yeniden fotoğrafçılık kitabına vermek için kendimi bir hayli zorlamam gerekti.

neticede, benim istediğim hayatımı hissederek yaşamak. gerçekten hayatının içinde olmaktan, adım attığın anı yaşamaktan, dünyaya -ki bu dünya seni de içerir- bütün dikkatini vermekten bahsediyorum. dünya senden ibaret değildir, dünya seninle özdeş de değildir ama sen ona dahilsin ve dikkatini ona veriyorsun. yazarın yaptığı budur. yazar, dünyaya dikkatini verir. belki de bütün soruların yanıtının insanın içinde olduğunu savunan tekbenci yaklaşıma tamamen karşı olduğumdan böyle düşünüyorum. soruların yanıtı sende değil, sen parçası olsan da olmasan da dışarıda bir dünya var. yaşamakta olduğun şey çok güçlüyse, başka bir şeye sığınarak kaçmayı denemektense ona odaklanmalısın bence. böylece yazdıklarının olup bitenlerle ilgili gerçekleri yansıtması, yaşadıklarının metne nüfuz etmesi kolaylaşacaktır. dikkatini başka bir şeye vermeye çalıştığında ikiye bölünürsün. pek çok kişi metafor olarak hastalık'ı yazmak için kendime yabancılaşmış olmam gerektiğini iddia etti ama hiç de öyle değildi.”

s.19-20
susan sontag:
bilincin kapısını aralamak
jonathan cott - rolling stone söyleşisi

türkçesi: zeynep heyzen ateş
sel yayıncılık