Kurtar Halkımı Musa:

"Burada, yeryüzünde olup biten her şeyi bir düşün. Düşün ki yaşamak, hayattan tat almak için kaynayan güçlü kanı sonunda toprak emiyor. Elbette aynı zamanda keder ve acı da var, ama gene de, her şeye karşın, hayat yaşayana bir şeyler, pek çok şey veriyor, çünkü sonuçta acı çekmek olduğuna inandığın bir şeye katlanmak zorunda değilsin, her zaman bunu durdurmayı, buna bir son vermeyi seçebilirsin. Ve acı çekmek, kederlenmek bile hiçlikten iyidir, yaşayamamaktan kötü yalnız bir tek şey vardır, o da utanç. Ama sonsuza dek yaşayamazsın ve hayat her zaman sen tüm olanakları yaşayıp tüketmeden önce biter. Ve bütün bunlar bir yerlerde var olmayı sürdürmeli, bütün bunlar yalnızca bir yana atılmak için icat edilmiş, yaratılmış olamaz. Ve toprak derin değildir; kayaya gelene dek çok fazla toprak yoktur. Ve toprak nesneleri alıp kendinde saklamak istemez; onları yeniden kullanmak ister. Tohuma, meşe palamutlarına baksana, gömmeye kalktığın kokmuş ete bile ne olduğuna bak: O da yok olmayı reddeder, yeniden ışığa, havaya erişinceye dek kaynaşır, savaşır, durmadan güneşi arar. Ve onlar –

Yaşlı bir ayı, yırtıcı ve insafsız, yalnızca hayatta kalmak amacıyla değil, aynı zamanda başıboşluğun ve özgürlüğün verdiği yırtıcı gururla yırtıcı ve insafsız, özgür ve başıboş olmaktan gururlu ve onları korumaya kararlı, özgürlük ve başıboşluğunun tehdit edildiğini görmek onu korkutmuyor, ürkütmüyor bile; neredeyse sevinçle karşılıyor bunu, onları savunarak güçlü yaşlı kemiklerinin, kaslarının esnekliğini, hızını korumak için özgürlüğünü ve başıboşluğunu bile bile tehlikeye atıyor; ve böylece onların iyice tadını çıkarıyor.

…o sırada geyik oradaydı. Ortaya çıkıp görünmedi; yalnızca oradaydı, hayalet gibi değildi ama sanki ışığın tümünü kendi içinde toplamıştı, ışığın kaynağı oymuş gibi, sanki yalnızca ışığın içinde hareket etmiyor, aynı zamanda ışığı yayıyordu ve koşmaya başlamıştı bile, geyikleri hep gördüğünüz gibi, siz onu görmeden önce o sizi görmüş, saniyenin binde biri içinde ilk atlayışını yapmıştı…

Yolunu kaybeden önce durup bir nirengi noktası belirler, sonra bunun çevresinde gitgide büyüyen çemberler çizerek yürür. Çemberlerden biri mutlaka yolu bir noktada kesecektir."
“One day I was talking to Cora. She prayed for me because she believed I was blind to sin, wanting me to kneel and pray too, because people to whom sin is just a matter of words, to them salvation is just words too.”

“Bir gün Cora’yla konuşuyordum. Benim için dua ediyordu, çünkü günahın gözlerimi kör ettiğine inanıyordu, benim de onunla birlikte diz çöküp dua etmemi istiyordu, çünkü günahın bir sözcükten ibaret olduğu insanlar için kurtuluş da bir sözcükten ibaretti.”

As I Lay Dying (1930)

"Mesele, hiçbir şeyin - dinin, gururun ya da başka bir şeyin - sana çare olamadığını fark ettiğin o an değil; mesele, hiçbir yardıma ihtiyacın olmadığını fark ettiğin o andır."

Ses ve Öfke (1929)
"Çünkü iki yüz kilometre uzakta. Sadece bir yemek yemek için uzun bir mesafe."

William Faulkner, Life dergisine Nobel ödülü kazanmasının şerefine Beyaz Saray'da bir akşam yemeği davetini neden reddettiğini açıklıyor. (20 Ocak 1962)
“Özellikle şunu bütün kalbimle istiyorum ki adım, hiçbir iz bırakmadan, basılmış kitaplarımla beraber, tarihten silinip yok olsun. Keşke bunu görebilecek bir içgörüye otuz yıl önce sahip olsaydım da, tıpkı Elizabeth Dönemi'ndeki bazıları gibi, yazdığım kitaplara adımı koydurmasaydım. Elimden geldiğince yapmaya çalıştığım şey, tüm hayatımın özeti de olabilecek tek cümle, öldükten sonra ardımdan söylenmesini ve mezar taşıma yazılmasını isteyeceğim cümleyle aynıdır: Kitaplar yazdı ve öldü.”

Malcolm Cowley'e Mektup (11 Şubat 1949)