Ümid Gurbanov üzerinden, “Karanlığın Sol Eli”, “Yer Deniz Üçlemesi”, “Mülksüzler” ve birçok kült romanın yazarı olan Ursula K. Le Guin’in, 2014 yılında Portland Community College adlı üniversitede yaptığı söyleşiden “Mülksüzler” romanını yazma sürecini anlatışına dair bir çeviri.

video

Bana öyle geliyor ki

Zamandan önceki o muazzam boşlukta, ben
yoktur ve ruh bileşiktir
sisle, taşla, ışıkla. Zamana dahil olunca,
ruh ikna eder o puslu beni var olmaya.
Sonra zaman beni yavaş yavaş taşa dönüştürür,
ruhu sürekli hafifleştirirken,
ta ki ruh beni tutmayı bırakana dek
ki ikisi de serbest kalır böylece,
o muazzam boşluğa geri döner ve çözünürler ışığa,
zamandan sonraki o sonsuz ışığa...
“Her insanın aklının bir ormanı var, keşfedilmemiş, sonu gelmeyen… Her birimiz kaybolur kendi ormanında, her gece, bir başına.”

Vaster than Empires and More Slow (1971)
“Kapitalizmde yaşıyoruz. İktidarından kaçılamaz gibi geliyor, zamanında kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. İnsanların kurduğu her türlü iktidara insanlar tarafından direnilebilir ve o iktidar değiştirilebilir.”
“Kitaplar, sadece meta değildir. Kâr güdüsü, çoğu kez sanatın amaçlarıyla çatışır. Kapitalizmde yaşıyoruz. İktidarından kaçılamaz gibi geliyor. Ama zamanında kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. İnsanların kurduğu her türlü iktidara insanlar tarafından direnilebilir ve o iktidar değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta başlar ve daha da çoğu kez bizim sanatımızda – sözcüklerin sanatında – başlar.”

ABD Ulusal Kitap Ödülleri konuşmasından
Geleceğin nerede olduğunu biliriz. Gelecek önümüzdedir. Öyle değil mi? Önümüzde uzanır, büyük bir gelecek önümüzde uzanır; her diploma töreninde, her seçim yılında güvenle ona doğru ilerleriz. Ve geçmişin nerede olduğunu biliriz. Ardımızdadır; doğru değil mi? Bu yüzden onu görmek için geriye dönmemiz gerekir ve bu geleceğe doğru ilerlememize engel olur; onun için geriye dönüp bakmayı pek sevmeyiz.

Öyle görünüyor ki, And Dağları’nın Quechua dilini konuşan insanları tüm bunları daha farklı algılıyorlar. Farklı algılıyorlar; çünkü geçmiş bildiğindir, onu görebilirsin -önündedir, burnunun ucundadır. Bu bir eylemden ziyade algılama, ilerlemeden ziyade farkında olma tarzı. En az bizim kadar mantıklı olduklarından ötürü, geleceğin arkamızda, gerimizde, omzumuzun ardında uzandığını söylerler. Gelecek, geriye dönüp o bir anlık bakışı yakalamadıkça göremeyeceğiniz bir şeydir. Ve bunun için bazen geriye dönmemiş olmayı dilersiniz, çünkü ardınızdan size doğru sokulanı bir an için görmüşsünüzdür… Bu nedenle biz And Dağları’nın insanlarını ilerleme, kirlilik, pembe diziler ve uydulardan müteşekkil kendi dünyamıza çektikçe, onlar omuzlarının üstünden nereye gittiklerini görmek için bakarak, geriye gidiyorlar.

Bunun ustaca ve yerinde bir tavır olduğunu düşünüyorurm. En azından bize “geleceğe doğru ilerleme” lakırdımızın bir metafor, gerçekten efsanevi bir fikir, hatta belki, hareketsiz, kabul eder, açık, sessiz, dingin olmaya dair maço korkumuza dayanan bir blöf olduğunu hatırlatıyor. Susmayan saatlerimiz zamanı yarattığımızı, onu denetlediğimizi düşünmemize neden oluyor. Saati çalıştırıyoruz ve zamanı yaratıyoruz. Ama aslında nükleer savaş başlıkları ile süpersonik jetler içerisinde onu karşılamak için ileri atılsak da, bir tepeye oturup lamaların otlamasını izlesek de, gelecek gelir, ya da oradadır. Alarmı kursanız da, kurmasanız da sabah olur. Gelecek sadece uzay değildir. Bilim kurgunun bir türünden, bütün Uzay Savaşları ve Yıldız Savaşları romanlarında ve filmlerinde ortaya çıkan emperyalist türünden ve bk’nin teknolojiyi yüksek teknolojiye indirgeyen biçimlerinden ayrıldığım nokta budur. Bu tür romanlarda, uzay ve gelecek eşanlamlıdır: bağlantı kuracağımız, işgal edeceğimiz, sömürge haline getireceğimiz ve banliyö kılacağımız yerlerdir.

Eğer uzayla “bağlantı kurabilirsek” orada muhtemelen böyle davranacağız. Uzayı “fethetme”miz mümkündür. Ama geleceği “fethetme”miz mümkün değildir; çünkü ona ulaşmak için bir yolumuz yok. Gelecek bizim, bedenen ve olağan bilinç durumlarında, dışlandığımız mekanzaman sürekliliğinin parçasıdır. Omzumuzun üzerinden bakarken yakaladığımız anlar dışında onu göremeyiz bile.

Göremediğimize baktığımız zaman gördüklerimiz, kafalarımızın içindekilerdir. Düşüncelerimiz ve düşlerimiz; iyi olanlar ve kötü olanlar. Ve bana öyle geliyor ki, bilim kurgu gerçekten işini yaptığında, ilgilendiği şey tam da budur. “Gelecek” değil. Düşlerimizi ve düşüncelerimizi gerçek dünyayla karıştırdığımızda, geleceği sahip olduğumuz bir yer gibi düşündüğümüzde başımız derttedir. O zaman hüsnükuruntuya ve kaçışa yenik düşeriz ve bilim kurgu megoloman bir hal alır ve kurgu olmanın ötesinde kehanet olduğunu düşünür ve Pentagon ve Beyaz Saray ona inanmaya başlar ve bizler Yıldız Savaşları Projesi aracılığıyla geleceği fetheden Hakiki Müminler oluruz.

Ben bir bilim kurgu yazarı olarak kendi adıma, Quechua’lar gibi, uzun süreler boyunca dingin kalmayı ve aslında önümde olana bakmayı tercih ediyorum: dünyaya, üstündeki dostlarıma ve yıldızlara.

“Bilim Kurgu ve Gelecek” (1985)
Çeviren: Özgür Gökmen
“To break a promise is to deny the reality of the past; therefore it is to deny the hope of a real future.”

“Verilmiş bir sözü tutmamak yaşanmış geçmişin gerçekliğini inkâr etmektir, dolayısıyla gerçek bir geleceğin umudunu da…”

— Ursula K. Le Guin, The Dispossessed (1974)
“Her insanın aklının bir ormanı var, keşfedilmemiş, sonu gelmeyen… Her birimiz kaybolur kendi ormanında, her gece, bir başına.”