Zürih, 1 Kasım 1984

Sevgili Ferit(*),
Mektubunu bugün aldım. İki kez okudum. Şimdi, akşama doğru, hava kararırken, bir kez daha okumaya başladım. “Duygusallaşma, ihtiyarlığın başlangıcı değil mi?” tümcesine kadar geldim ve bunun altını çizdim.

Bir çocuğun ne denli duygusal olduğunu anımsıyor musun?

Mutlak anımsıyorsun. İhtiyarlık diye bir olguya inanmıyorum, çünkü gençliğe de inanmıyorum. Çocukken de, genç iken de ihtiyarı içinde taşıyorsun, yaşlanırken de çocuğu. Ancak yaşlandık­ça duygusallaşma biçim değiştiriyor. Gençlik duygusallığı öfke, beklenti, başkaldırma, cesaret gibi duygularla iç içe, ama yaşlandıkça duygusallığa acımsı tatlar karışıyor, buruk. Sanıyorum, algıladığım kadarıyla sözünü ettiğin duygusallık, bu buruk, acılı duygusallık.

Özlemleri de, soru yönelttiğin gibi, gidermeye olanak yok. Sovyetlerin kullandığı anlamda, “nostalgia” öldürücü bir hastalık. Ancak şöyle özlediğin biri ile bir caddede yürümenin, bir kahvede oturmanın da, özlemden öte bir hazzı var, Berlin’de onları duyacağına eminim. Oraya gidebileceksen, bana yaz, belki bir-iki gün gelirim.

Paris’te gençlik yıllarım nasıl yaşadığını (yaşayamadığını) yazmıyorsun. Ama bazı şeyler algılayabiliyorum. Bütün bu iç içelikleri Bergmann ne kadar güzel anlatır. O yılları gençken yaşamak başka, gençlikte bir bütünlük var sanki, geriye ve ileriye dönüş­ler çok silik. Oysa bu yaşlarda – gençlik yaşanır da, yaşandığına inanıyorum – ama bu yaşlar geçmişe çok dönük, geçmişi bastırıyor an, aradaki fark bu sanıyorum.

Bu günlerde bir süre Rimbaud okudum… “Bu dünyadan çık git de, nereye gidersen git!” diyor. Biliyorsun. Müthiş bir adam. Şimdi de Ulysses’i okumakla meşgulüm. Ne kadar keyifli bir kitap. Cenazeyi anlatırken, ne kadar alayla anlatıyor. “Ceset kokuş­muş etten başka ne? Ya peynir? Peynir de sütün cesedi.” Joyce, ceset derken, peynir demek ne güzel bir geçiş.

Bugün hep birisiyle konuşmak istedim. Bu kahrolası güzel kentte şöyle gönlümce konuşabileceğim hiç kimsem yok. Sonra Demir, Berlin’den telefon etti. Çok iyi olduğunu, günlerinin keyifle geçtiğini söyledi, belki 15 Kasım’dan sonra biraz Zürih’e gelecek.

Eylül’ün aksine Ekim günleri güneşli geçiyor. Deniz de buradan hoşnut.

Yazmak, iç denge, kırıcılık konusunda bütün dediklerine katılıyorum. Düşün, hiçbir kitabımız olmasaydı, iç dengemizi kesinlikle kuramazdık. Gene de kurduk sayılmaz ama taşınması olanaksız bir birikim altında kahrolurduk. Az da olsa yazılanların tek yararı iç dengeyi tutmakta.

Okurun mektubu dediğin gibi çok dikkatli, güzel. Her zaman için okur, eleştirmenden ve birçok yaymcıdan daha duyarlı. Ancak “benzeri olmayan” kitap demekle, niteliği değil, benim kitabın biçemini kastettiğini anlayamamış, ama o kadar olur.

Leyla Erbil de bana, “Kitabın, insanlık adına içime ışık saldı” diye yazmış. Yolladığın mektuptaki okurun sinirlenmesine memnun olduk. Bir şeyin rahatsız etmesini amaçlarım. Ama boş ver… Bir dönemi o kitabın hızı ile kapadım. Ne vatanım, ne kökenim, ne ne ne… Ağaçlar, göl, kuğular, yalnız sokaklar, hareketsiz bir kent içinde – zamansızlığın tadını yaşıyorum –

Bir süre sonra Sezer gelecek. Bana birkaç kitap getirirse iyi olur. Kayıp paketler gelmedi.

Milliyet Sanat’taki mektup ve Onat’m kitabı ile ilgili yazını da çok severek okudum.

Prag’ı seversin. Bütün kent Kafka’nm izleri ile dolu. Buradan Prag ve her yer çok yakın. Bu yakınlık duygusu gitme özlemini azaltıyor belki.

Burada eski yüzyılları anımsatan mimarî, sokaklar, kahveler, lokanta ve meyhaneler o kadar çok ki… Bu ülkede otomobil gü­rültüsü olmasa çağı anımsatan hiçbir şey yok.

Niyazi, Metin… ne diyeceğimi bilemiyorum. Onların ne kadar sıkıldığını düşünüyorum. Çetin’i görürsen, sevgilerimi ilet. Refik lokantasında benim için bir duble rakı iç.

Amelie’yi, Esma’yı da öp benim için.

Yarından sonra Raya uğrayacak. İki gün de Nazan Tapan gelip kaldı. Güzel bir gün geçirdik.

Genellikle özlediğim bir yaşamı sürüyorum. Şu damızlık İsviçre inekleri olmasa.

Çok sevgiler

Yayınevinde bulunsun diye bir yaşlılık resmi yolluyorum.

Tezer(*)
Ankara, Eylül / Ekim, 1966, Cuma
(Tezer Özlü’den Ferit Edgü’ye)

Sen trendesin şimdi. Ben de oturuyorum burada. Saat 12’ye geliyor. Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini. Sessizlik bürüyor ortalığı. Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. Olmayan düşüncelerimi. Uyuyabilmem için hiçbir neden yok. Sabah 8’de kalkmış olmam, o ilgisiz büro, ev, ben, beni yoramıyor artık. Uyanmam için de hiçbir neden yok.

Bu kelimeleri alt alta, yan yana dizmem için de. Bir gece. Diğerleri gibi. Bir ben. Diğer benler gibi. Bugün eski ben’lerimden biri olduğumu duydum. Karşılıklı gülsek.

Gülebilir miyiz dersin?

Gülebilir misin?

Bu gece okuyacak bir şey bulamıyorum. Bugün senin Bozgun’u okumaya çalıştım. Üç kelime okuyabildim. Elim, elimden çıkan kelimeler, benden uzaklaşıyor. Bu satırlar ben değil artık. Kafamdan geçenleri yazamam. Bir şey geçmiyor çünkü.

Geçenlerde düşümde yüksek bir yapının camının altında, bir parmak kadar dar bir yere abanıp kalmıştım. İçeriye girsem, girmeye yeltensem, camdan odaya bir adımımı atsam, düşüp ölecektim. Ama o cam kenarına yapışıp, boşluğun üstünde kendimi tutacak gücüm kalmamıştı. Nasıl olsa çözülecekti ellerim. Ve ben düşecektim boşluğa.

Yarın bütün gün trende gidecek olan sen misin? Nereye? Niçin?

Yarın bütün gün büroda oturacak olan ben miyim? Neden? Niçin? Hiçbir yerde olmak istemiyorum ki.

Belki de ben bugün ilk defa her şeyin sonundayım.

Gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime, işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?

Korkuyorum. Korkuyorum. Korkuyorum.”

Tezer