“Psikanalizden öğrendiğimiz şeylerden biri, ne istediğimiz ile neyi arzuladığımız arasında her zaman bir mesafe, bir boşluk bulunduğudur. Bir şeyi açıkça istediğimizi ifade etmeden önümüze hazır gelmesini, sanki ona zorlanıyormuşuz gibi önümüze koyulmasını arzu ettiğimiz durumlar vardır (onu açıkça talep ederek elde etmek ondan alacağımız tatmini yok eder). Bazen de bunun tersi geçerlidir: bir şeyi isteyebiliriz, hayalini kurarız, ancak o şeyi gerçekten arzulamayız, çünkü öznel tutarlığımızı korumak ancak onu elde edememeye bağlıdır. O şeyi doğrudan hazır bulmak öznelliğimizi yıkar. Şu unutulmamalı ki gizlice arzuladığımız, fantezisini kurduğumuz, ancak gerçek yaşamda karşı karşıya gelmeye hazır olmadığımız bir şeyin bize dışarıdan ve doğrudan dayatılması en kaba şiddet biçimlerinden biridir.”

-The difference between ‘woke’ and a true awakening-
“Kelimeler asla ‘sadece kelime’ değildir; onlar önemlidir, çünkü ne yapabileceğimizin sınırlarını tanımlarlar ... Özgür olduğumuzu düşünüyoruz, çünkü özgür olmadığımızı ifade edebileceğimiz tam da o dilden yoksunuz.”
"Bugün mümkün diye algıladığımız şey nedir? Sadece medyayı takip edin. Bir yandan teknoloji ve cinsellikte her şey mümkün gibi görünüyor. Aya seyahat edebilirsiniz, biyo-genetik yoluyla ölümsüz olabilirsiniz, hayvanla veya herhangi bir şeyle seks yapabilirsiniz, ancak toplum ve ekonomi alanına bakın. Orada neredeyse her şey imkânsız sayılıyor. Zenginlerin vergilerinin birazcık yükseltilmesini istersiniz. ‘İmkânsız,’ derler, ‘rekabetçiliğimizi kaybederiz.’ Sağlık hizmetleri için daha fazla para istersiniz, size ‘İmkânsız, bu totaliter devlet anlamına gelir,’ derler. Size ölümsüzlük vaadedilen, ama sağlık hizmetleri için birazcık fazla harcanamayan dünyada yanlış bir şeyler vardır."
Slavoj Žižek ve Ágota Kristóf'un Defter'i

“Bana sık sık soruyorlar: Kitaplarınızda nasıl bir etik savunuyorsunuz? Bütün hepsinde ortak olan bir etik tutum var mı?

İşte yanıtım: Evet, var, ahlaktan yoksun bir etik savunuyorum – ama Nietzsche'nin bizi kendimize sadık kalmaya, iyinin ve kötünün ötesindeki seçilmiş yolumuzda ısrar etmeye çağıran ahlaksız etiği değil. Ahlak benim diğer insanlarla olan ilişkilerimin simetrisiyle ilgilidir; onun sıfır seviye kuralı ‘benim sana yapmamı istemediğin şeyi bana yapma'dır; etikse, tersine, benim kendimle tutarlılığımla, kendi arzuma bağlılığımla ilgilenir. Fakat, etikle ahlakı ayırmak için tümüyle farklı bir yol daha var: Friedrich Schiller'in naifle duygusal karşıtlığı çizgisinde bir yol. Ahlak 'duygusaldır,’ ötekilerini (sadece), ötekilerin gözüyle kendime baktığımda, iyi olan kendimi sevmem anlamında içerir; etikse, tersine, naiftir – yapmam gereken şeyi yapılması gerektiği için yaparım, iyiliğim yüzünden değil. Bu naiflik düşünümselliği dışlamaz – hatta ona, insanın yaptığı şeye karşı soğuk, katı bir mesafesi olmasına izin verir. Bu türden etik tutumun en iyi örneklerinden biri, Agota Kristof'un Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan adlı üçlemesinin ilk cildi olan Defter'de sergileniyor. Kitap, İkinci Dünya Savaşı'nın son ve komünizmin ilk yıllarında, büyükanneleriyle birlikte küçük bir Macar kasabasında yaşayan ikiz iki çocuğun öyküsünü anlatıyor. İkizler tümüyle ahlaksız – yalan söylüyor, şantaj yapıyor, öldürüyorlar… – yine de, en saf haliyle otantik bir etik naifliği cisimlendiriyorlar. Birkaç örnek vermek yeterli olabilir. Bir gün, ormanda aç bir asker kaçağıyla karşılaşırlar ve istediği bazı şeyleri ona getirirler:

Yemek ve battaniyeyle geri geldiğimiz zaman, bize şöyle dedi: 'Çok iyisiniz.’
Biz de yanıt verdik: 'İyi olmaya çalışmıyoruz. Bunları sana getirdik çünkü kesinlikle ihtiyacın var. Hepsi bu.’ (43)

Hıristiyan etik tutumu diye bir şey varsa, bu odur: Komşularının talepleri ne kadar tuhaf olursa olsun, ikizler naifçe bu talepleri karşılamaya çalışır. Bir gece, kendilerini eşcinsel mazoşist olan bir Alman subayıyla aynı yatağı paylaşırken bulurlar. Sabahleyin uyanır ve yataktan çıkmak isterler, ama subay onları durdurur:

'Kıpırdamayın. Uyumaya devam edin.’
'İşemek istiyoruz. Gitmemiz lazım.’
'Gitmeyin. Buraya yapın.’
Sorduk: 'Nereye?’
Şöyle dedi: 'Benim üzerime. Evet. Korkmayın. İşeyin! Suratıma.’
Yaptık, sonra da bahçeye çıktık, çünkü yatak sırılsıklam olmuştu. (91)

Aşk eylemi diye bir şey varsa, bu gerçek bir aşk eylemi! İkizlerin en yakın dostu rahibin kahyası, onları ve giysilerini yıkayan genç, şehvetli bir kadındır, onlarla erotik oyunlar oynar. Sonra açlık içindeki bir Yahudi kafilesi kasabadan geçirilip kampa götürülürken bir şey olur:

Hemen önümüzde, zayıf bir kol uzandı kalabalıktan, kirli bir el açıldı ve bir ses duyuldu:
'Ekmek.’
Kahya gülümsedi ve ekmeğinin kalanını verir gibi yaptı; uzanmış ele uzattı ekmeği, sonra kahkaha atarak ekmeği tekrar ağzına götürdü ve şöyle dedi:
'Ben de açım!’ (107)

Çocuklar onu cezalandırmaya karar verirler: Onun mutfaktaki fırınına biraz barut koyarlar, o yüzden, kadın sabah ateşi yakınca fırın patlar ve kadını yaralar. Kardeşler bu arada rahibe de şantaj yaparlar: Rahibi, hayatta kalmak için yardıma muhtaç bir kız olan Tavşandudak'ı nasıl taciz ettiğini herkese söylemekle tehdit eder, ondan haftalık düzenli para isterler. Şaşkın rahip onlara sorar:

'Bu çok canice. Ne yaptığınızın farkında mısınız?’
'Evet efendim, şantaj.’
'Hem de sizin yaşınızda… Çok yazık.’
'Evet, bunu yapmak zorunda kalmamıza çok yazık. Ama Tavşandudak ve annesinin paraya kesinlikle ihtiyacı var.’ (70)

Bu şantajda kişisel hiçbir şey yoktur: Hatta daha sonra rahiple yakın dost olurlar. Tavşandudak ve annesi kendi başlarına yaşayabilecek hale gelince, rahipten daha fazla para almayı reddederler:

'Yeter artık. Yeterince verdin. Kesinlikle gerekliyken para aldık senden. Şimdi biraz Tavşandudak'a verecek kadar para da kazanıyoruz. Hem ona çalışmayı da öğrettik.’ (137)

Bu başkalarına karşı soğuk tavırları, gerektiğinde onları öldürmeye de varır: Büyükanneleri süt bardağına zehir koymalarını istediği zaman, şöyle derler:

'Ağlama büyükanne. Yapacağız; eğer gerçekten istiyorsan bunu bizden, yapacağız.’ (171)

Naif de olsa, bu tür öznel bir yaklaşım hiçbir şekilde canavarca-soğuk düşünümsel bir mesafeye engel olmaz. Bir gün, ikizler yırtık pırtık giyinip dilenmeye gider; gelip geçen kadınlar onlara elma, bisküvi vb. verir, biri de başlarını okşar. Sonra bir başka kadın onlara evine gelip biraz çalışmalarını, karşılığında onlara yemek vermeyi önerir.

Şöyle dedik: 'Sizin için çalışmak istemiyoruz hanımefendi. Sizin çorbanızı da ekmeğinizi de yemek istemiyoruz. Aç değiliz.’
O da sordu: 'o zaman neden dileniyorsunuz?’
'Nasıl bir şeymiş görmek ve insanların tepkilerini gözlemek için.’
Bağıra çağıra gitti o zaman: 'Sefil rezil haydutlar! Üstelik bir de edepsizler!’
Eve dönerken elmaları, bisküvileri, çikolatayı ve paraları yolun kıyısındaki otların arasına attık.
Baş okşamasını atmaksa olanaksız. (34)

Benim durduğum yer işte burası – böyle olmak isterdim: Duygudaşlıktan yoksun etik bir canavar, kör bir kendiliğindenlikle başkalarına yardım etme görevini yerine getiren, ama onların iğrenç yakınlıklarından kaçınan bir canavar. Böyle daha çok insan olsaydı, dünya, içinde duygusallığın yerini soğuk ve katı bir tutkunun alacağı hoş bir yer olurdu.”

— Slavoj Žižek, Paralaks, “Önsöz” (2008)
"Bizim en temel öznellik deneyimimiz şu ‘benim içsel yaşamımın zenginliği’ tecrübesidir: bu, sosyal hayatta (baba, profesör vs. olarak) yüklendiğim sorumluluklar ve sembolik zorunluluklara karşıt olarak, benim ‘gerçekte kim’ olduğumu ima eder. Buradaki psikanalizin ilk adımı bu ‘içsel yaşamın zenginliği’ denen şeyin kökensel olarak sahte olduğunu ortaya koymaktır: o bir korunaktır, işlevi, sözüm ona, görünüşümü kurtarmak, benim gerçek sosyal-sembolik kimliğimi görünülür (hayali narsisizmimi ulaşılabilir) kılmak olan yalancı bir derinliktir. Bu ideolojinin [yanılsamanın] eleştirisini ortaya koymanın yollarından biri, o yüzden, ‘içsel yaşam’ın ve onun ‘içten’ duygulanımlarının bu aldatmacasının maskesini düşürmek için stratejiler geliştirmektir. Kendimizden hareketle hayatlarımıza dair edindiğimiz tecrübe, yaptığımız şeyin hesabını vermek için kendimiz hakkında kendimize anlattığımız hikâye, bu yüzden, bir yalandır —oysa hakikat [bizde, içsel yaşamımızda değil] aksine dışarıda, yaptığımız şeyin içindedir."

İlkin Trajedi, Sonra Komedi