video



Orada büzüşmüş kalmışken,
küçük tapınma yerimde, karanlıkta,
kimsenin beni göremediği o yerde,
yalvarmaya başladım,
ona, görünmesi için,
bana görünmesi için.

Ne zamandır âdetim, alışkanlığım olmuştu bu benim.
Ses çıkarmadan,
zihinsel bir yakarış,
ona, görünmesi için,
bana görünmesi için.

Gecenin köründe,
yorgunluktan bitip tükeninceye kadar.

Ya da,
tabii,
taa ki –

“Bir karenin dört köşesi, dört eşit kenarı, iki eşit köşegeni ve bir merkezi olduğu akla yatkındır. Ama Beckett’in karakterleri bu kare’nin köşelerinden birbiri peşi sıra girip, her biri kenarlarda, köşegenlerde kendi güzergâhlarını fare adımlarıyla katederek, merkeze geldiklerinde bellerini kıra kıra yürüyüp, ve yine karenin bir köşesinden bir süre sonra geri dönmek üzere çıkıp gittiklerinde, karenin kareliği yorulur, bitkin düşer. Yüzleri seçilmeyen, cinsiyetleri ayırt edilemeyen bu hayaletimsi ‘varlıklar’, düzlemin bu şaşmaz kesinliğini bitip tükeninceye kadar bitirip tüketeceklerdir. Bütün mesele son adımın hangisi olduğunu, son sözcüğün ne olduğunu bilmektir. Merak Beckett’i öldürür.

Bir karenin imgesini kenarlarıyla, köşeleriyle, köşegenleriyle değil, direnciyle, iç gerilimiyle tartarız. “İmge bir nesne değil, bir ‘süreç’tir.” Beckett’in dört televizyon oyununun ardına eklediği metninde Deleuze, imge kurmanın ne demek olduğunu bir kez daha tartışmaya açıyor: “İmgenin enerjisi dağılmaya meyillidir. İmge çabucak biter ve kendini dağıtıp yokeder, çünkü bizzat kendisi bitirme aracıdır. Bütün mümkünü imha etmek üzere ele geçirir. ‘İmge kurdum’ dendiğinde, bu sefer bitmiş demektir, artık mümkün diye bir şey kalmamıştır.”

Görmüyor musunuz? Yıldızlı gecenin bir köşesi sallanıyor.”