Proust (10, 11, 12)

Yitik Zaman’ın en ünlü epizodu: Marcel bir gün çayına kurabiye batırır ve ıslanmış kurabiyenin kokusu bütün bir yitik zamanın anımsanmasını, geri alınmasını sağlar, istençdışı belleğin Proust’udur bu, Bergson felsefesinin edebiyattaki uzantısı sayılan Proust. Doluluğun, varlığın, huzursuz da olsa huzurun, sürekliliğin Proust’u: Kendisi ne derse desin, aslında “yekpare, geniş bir ânın parçalanmaz akışında” yüzmekte olduğuna ikna edilmek istenen bir Proust. Bu Proust, uzun sürmüştür. Belli bir işe yaradığı için belki de.

Proust, Bergson’u seviyordu. “Bergson’u okuman ve kendini ona yakın hissetmen beni çok memnun etti,” diye yazmıştır bir arkadaşına, “Sanki aynı yüksek tepenin üzerinde birlikte duruyor gibiyiz… Ona ne kadar hayran olduğumu sana söylemiştim, bana her zaman ne kadar iyi davrandığını da.” 1

Ama Bergson, felsefesine rağmen yanılmayan sezgisiyle, bu hayranlığa tam karşılık veremeyeceğini görmüştü. Proust’un mektubunu aktaran Maurois, şunu da belirtiyor: “Bergson, ömrünün sonuna doğru, Floris Delattre’a şöyle demişti: Ruhu yüceltmeyen ve güçlendirmeyen bir sanata gerçekten büyük sanat denilemez ve Yitik Zamanın İzinde’nin yaptığı da hiç kuşkusuz bu değildir.” Gerçek şu ki Proust da Bergson’u zor durumda bırakmayacak kadar nazikti. Yukarda değindiğim söyleşiden bir bölüm:

"Yapıt ilerledikçe sadece aynı karakterler tıpkı Balzac’ın bazı dizilerinde olduğu gibi farklı görünümlerle ortaya çıkmakla kalmayacak, tek bir karakterdeki bazı derin, neredeyse bilinçdışı izlenimler de yeni görünümler altında belirecek. Bu açıdan, kitabım belki de “Bilinçdışının Romanları” gibi bir dizi yaratma çabası olacaktır, “Bergsoncu romanlar” demekten de hiç utanç duymazdım, eğer inansaydım buna, çünkü her çağda edebiyat kendini o günün geçerli felsefesine bağlamaya çalışır – şüphesiz post hoc biçimde, yani “olaydan sonra”. Ama bu tam doğru olmazdı, çünkü benim yapıtım istençdışı bellek ile istençli bellek arasındaki farkın egemenliği altındadır; oysa Mösyö Bergson’un felsefesinde bu fark sadece hiç ortaya çıkmamakla kalmaz, o felsefe ile arasında bir çelişki bile vardır." 2

Yayımlanmamış bir notunda da şu cümleler yer alıyor:

"Bu noktada seçkin bir filozoftan, büyük Bergson’dan farklı düştüğümü üzülerek görüyorum. Onunla anlaşamadığım pek çok konudan sadece birine değineyim. Mösyö Bergson bilincin bedenden taştığını ve onun ötesine geçtiğini öne sürüyor. Bellek ya da felsefî düşünce söz konusu olduğunda bu elbette böyledir, Ama Mösyö Bergson’un kastettiği bu değil. Ona göre, tinsel öğe, fiziksel beyinle sınırlı olmadığı için, ondan sonra da yaşayabilir ve yaşamak zorundadır. Ne var ki herhangi bir beyin travmasının sonucunda bilinç de zayıflar, dumura uğrar. Sırf bayılmak bile bilinci ilga etmek demektir. Şu halde bedenin ölümünden sonra da bilincin sürüp gideceğine nasıl olur da inanılabilir?" 3

Bu gençlik notunda öne sürülen itirazı Bergson ya da ondan sonra gelenler kolayca çürütebilirlerdi herhalde – baygınlık sonucu “ilga olan” içkin bilinçle bedenden sonra da sürüp giden aşkın tin’in aynı şey olmadığını (“aynı düzlemde yer almadığını”) belirtmek bile Proust’u durdurmaya yeterdi. Ama burada önemli olan, Proust’un amatör materyalizminden çok, bu materyalizmin kaybolan, silinen, ve geri alınamayacak olan şeylere karşı keskin bir duyarlığa yol açmış olmasıdır. Ya da zaten bu duyarlığın ifadesi olması. Beckett de Proust’un bu negatif yanını öne çıkaracaktır: “Bu noktada küçük bir münasebetsizliğe yer var. Tıpkı Suç ve Ceza’nın ne suçtan ne de cezadan söz eden bir başyapıt olması gibi, Yeniden Bulunmuş Zaman’ın Proust’gil çözümün çok uygun bir örneği olmadığını söylemek mümkündür. Zaman geri alınmaz, ortadan kaldırılır.” Beckett’in bu metni yazdığı tarihten yaklaşık elli yıl sonra, eleştirmen Leo Bersani de, Beckett’in adını hiç anmadan, Proust’un asıl kuvvetli yapıtını Yitik Zaman’ın ilk birkaç cildinde ortaya koymuş olduğunu, son ciltte vurgulanan telafi ve geri kazanma motiflerinin de adı üstünde sadece bir telafi çabası olduğunu belirtecektir.



1 Andre Maurois, The Questfor Proust, Peregrine: Harmondsworth 1962, s. 61.

2 Marcel Proust, Against Sainte-Beuve and Other Essays, Penguin: Londra, 1994, s. 235.

3 A. Maurois, a.g.y., s. 18. Maurois, bu itirazı kaydettikten sonra bi­le Proust’tan “Bergson’un bu tilmizi” diye söz etmektedir.
"saatlerden ve günlerden kaçış yoktur. ne yarından ne dünden. dünden kaçış yoktur çünkü dün bizi çarpıtmıştır ya da biz onu. ruh halinin hiç önemi yoktur. çarpılma gerçekleşmiştir. dün, aşılmış bir kilometre taşı değil, yılların aşınmış yolunda bir gün taşıdır ve onulmaz biçimde parçamız olmuştur, içimizdedir, ağır ve tehlikeli. dünden ötürü sadece daha yorgun değilizdir; başkayızdır, dünün felaketinden önceki halimizden farklıyızdır."

samuel beckett, proust
“Kelimelerin içindeyim; kelimelerden, başkalarının kelimelerinden yapıldım. Bütün bu kelimelerim ben, bütün bu yabancılar, bu fiil tozları...” (s.12)

Eşlik
(...) Belki çok geç, belki çoktan oldu. Bunu nasıl bilebilirim? Asla bilemeyeceğim. Sessizlikte bunu bilmek mümkün değil. Belki kapı. Belki de kapının önündeyim. Şaşırtırdı bu beni. Belki benim, bendim, bir yerlerdeyim, yola çıkabilirim. Tüm bu süre boyunca yolculuk ediyordum, bunu bilmeden. Kapının önünde duran benim. Hangi kapının? Bu kapının burada işi ne? Bunlar son sözcükler, bu sefer gerçekten son ya da mırıltılar, mırıltılar olacak, bunu biliyorum ya da bunu bile bilmiyorum. Mırıltılardan söz ediliyor. Uzaktaki çığlıklardan, önce, sonra, ne kadar söz edilebilirse o kadar söz ediliyor, bunlar da yalan, sessizlik olacak fakat uzun sürmeyecek bu sessizlik, kesintiye uğrasın, ses bozsun diye dinlediğimiz, beklediğimiz sesizlik. Belki de bir tek ses, bilmiyorum, önemi de yok. Tüm bildiğim bu, ben değilim, tüm bildiğim bu, bu benimki değil. Bu sahip olduğum tek şeydi, bu doğru değil, sürüp giden bir başkasına daha sahip olmalıydım, fakat devam etmedi. Anlamıyorum. yani devam etti aslında, hala da ediyor, ordayım, oraya bıraktım kendimi, orada bekliyorum, bu belki de bir rüya, şaşırtırdı bu beni, uyanacağım sessizlikte ve bir daha uyumayacağım, ben olacağım ya da sessizliğin rüyasını tekrar göreceğim, rüyanın sessizliğini, mırıltılarla dolu, bilmiyorum, sözcükler bunlar, beni hiç uyandırmayacak sözcükler, bunlar dışında bir şey yok, devam etmeli, tüm bildiğim bu, duracaklar, bunu biliyorum, beni bırakacaklar hissediyorum, sessizlik olacak, kısa bir an, uzun bir an, benimki olacak devam eden, devam etmeyen, halen devam eden, ben olacağım, devam etmek gerekiyor, devam edemiyorum, devam etmek gerekiyor, öyleyse edeceğim. Söylemek gerek, sözcükler olduğunda söylemeli onları, onlar beni buluncaya kadar, bana tuhaf acılarını, tuhaf günahlarını anlatıncaya kadar devam etmek gerek, belki de çoktan yaptılar, belki de çoktan söylediler bana, belki de öykümün eşiğine dek taşıdılar beni, öyküme açılan kapının önüne kadar getirdiler, şaşırtırdı bu beni, eğer açılırsa bu, ben olacağım, sessizlik olacak, olduğum yerde, bilmiyorum, hiçbir zaman bilemeyeceğim, sessizlikte bunu bilmek mümkün değil, devam etmek gerekiyor, devam edemiyorum, devam edeceğim.

L’innommable [Adlandırılamayan], Minuit, 1949
Samuel Beckett
Çeviren: (?)

---

(...) belki çok geç, belki şimdiden oldu, nasıl bilebilirim bunu, sessizliğin ortasında bilemezsiniz ki, belki kapıdır, belki kapının önündeyim, şaşırtırdı bu beni, belki benim, belki bendim, bir yerlerdeydim, gidebilirim ben, bütün bu zaman boyunca yolculuktaydım, bilmiyordum ama bunu, kapının önünde duran benim, hangi kapının, burada bir kapının ne işi var, bunlar son sözcükler, gerçekten de son sözcükler ya da mırıltılar bunlar, mırıltılar geliyor, iyi biliyorum bunu, hayır, bunu bile bilmiyorum, mırıltılardan söz ediyorsunuz, uzak çığlıklardan, konuşabildiğiniz sürece, önce söz ediyorsunuz onlardan, sonra söz ediyorsunuz onlardan, bunlar da yalan, sessizlik olacak, sürekli olmayacak bu sessizlik, dinlerken tükenecek, beklerken tükenecek, bozulsun bu sessizlik, ses bozsun bu sessizliği, başka ses yok belki, bilmiyorum, olmasa da olur, bütün bildiğim bu, ben değilim, bütün bildiğim bu, benim değildi bu, tek sahip olduğum buydu, doğru değil, ötekine, sürüp gidene sahip olmuş olmalıydım ama sürmedi o, anlamıyorum, daha doğrusu sürdü, hala da sürüyor, oradayım ben hala, oraya bıraktım kendimi, orada bekliyorum kendimi, hayır, orada beklenmez, dinlenmez, bilmiyorum, bir düş bu, her şey bir düş, şaşırtırdı bu beni, uyanacağım, sessizlik içinde, bir daha uyumayacağım, ben olacağım ya da düş göreceğim yeniden, bir sessizlik düşü kuracağım, bir düş sessizliği, mırıltılarla dolu, bilmiyorum, sözcükler bunlar, hiç uyanmayacağım, sözcükler bunlar, bunlardan başka bir şey yok, sürdürmeniz gerekiyor, bütün bildiğim bu, duracaklar, iyi biliyorum bunu, hissediyorum bırakacaklar beni, sessizlik olacak, kısa bir an, epey sürecek bu an ya da benimki olacak, sürmekte olan, sürüp gitmeyen, hala sürüp giden, ben olacağım, sürdürmek gerekiyor, ben sürdüremem, sürdürmeniz gerekiyor, sürdüreceğim ben de, sözcükler söylemek gerekiyor, sözcükler olduğu sürece, onlar beni bulana kadar, bana tuhaf acıyı, tuhaf günahı söyleyene kadar, sürdürmeniz gerekiyor, belki de yaptılar bunu, belki de söylediler bunu -bana, belki de öykümün eşiğine kadar getirdiler beni; öyküme açılan kapının önüne kadar getirdiler, şaşırtırdı beni kapının açılması, ben olacağım, sessizlik olacak, sessizliğin içindeyim, bilmiyorum, hiçbir zaman bilmeyeceğim, sessizliğin ortasında bilemezsiniz, sürdürmeniz gerekiyor, sürdüreceğim.

L’innommable [Adlandırılamayan], Minuit, 1949
Samuel Beckett
Çeviren: Uğur Ün
Ayrıntı 185