orhan veli’den nahit hanım’a mektuplar – tabutmag forum
[İstanbul, tarihsiz] Çarşamba

Nahit,
Bir haftadan fazla oluyor. Sana bir mektup yazmıştım. Bugüne kadar cevap alacağımı umuyordum. Yoksa bana su­sarak mı mukabele ediyorsun. Böyle ise çok müteessir olaca­ğım. Çünkü senin mektuplarına ne kadar ihtiyacım olduğu­nu zannederim söylemiştim. Ankara’ya gelmemin bazı şart­lara bağlı olduğunu yazmakla acaba seni müşkül vaziyette mi bıraktım. Belki de bunun için yazmadın. Ama ne lüzum var? Benim Ankara’ya gelmem zaruret değil ya. Ben burada kalırsam senin bana olan dostluğun devam edemez mi? Dostluğu arkadaşlık manasında almıyorum. Evvelden beri mev­cut olan şekilde bir dostluk. Emin ol, dünyada hiçbir şeyden zevk almıyorum. Bütün bu tatsız günler içinde yalnız seni arıyorum. Bir müddet de böylesine tahammül edeyim. Bu bir türlü düzelmeyen bedbin hava, biliyorum, seni artık bıktırdı. Ama ne yapayım. Değişemiyorum. Bu zayıf irade ile hayat­tan zevk alabilmek ancak mucizelerle kabil olacak. Ben asker iken(1) bir mektup yazmıştın. Orada “Mucizeler beklemeye hakkımız yok mu?” diyordun. Zaten kala kala bir o hakkımız kaldı galiba. Bu üzüntülerden yorulur da belki günün birin­de isyan eder, böyle bir mucizeyi kolaylaştırabiliriz. Bu mek­tubumu aldığın vakit her halde cevap ver Nahit. Birkaç şey olsun söyle. İstersen bana darıl. Eskisi gibi sitemlerde bulun. Sesini duymuş gibi olayım. Senden cevap almadıkça hiçbir şey yazmayacağım. Daha doğrusu yazamayacağım. Çünkü içimdekilerden başka hayatım yok. Ne anlatayım. Biliyorsun, bir seneden beri şiir yazmıyorum. Son günlerde bir tane yaz­dım. Sana onu da gönderiyorum. Fakat bunu okurken halime raptetmeye kalkma. Şiir şu:

Adını henüz koymadım(2)

Garibim
Ne bir güzel var avutacak gönlümü
Bu şehirde,
Ne de bir tanıdık çehre;
Bir tren sesi duymayagöreyim,
İki gözüm,
İki çeşme.

Söylediğim gibi, mektubunu bekliyorum Nahit. Sevgi ile gözlerinden öperim.

1. Askerliğini, 1942-44 arası iki buçuk yıl süreyle. Gelibolu Ortaköy’de emir su­bayı olarak yaptı.

2. Bu şiirin “Tren Sesi” başlığı altında, kendi imzasıyla yayımladığı ilk kitabı Vazgeçemediğim’de (Marmara Kitabevi, 1945) yer alması bu tarihsiz mektubun 1944 ya da 1945’te, Ankara’da Tercüme Odası’nda çalışmaya başlamadan önce, İstanbul’dayken yazıldığını gösteriyor.
İstanbul, 9 Ocak 1947

Nahit,
İhtimal sen hâlâ, benim İstanbul’a gelmek için evvelden karar vermiş olduğumu zannedersin. Ankara’dan ayrılma­mak için ne kadar çalıştığımı da bilmezsin. Esasen birçok şeyleri bilmiyorsun. Son günlerde üzüntülerimden eskisine nazaran daha fazla rahatsız olduğunu hissediyordum. Bunun için seni dertlerime büyük mikyasta iştirak ettirmek isteme­dim. Yine de uzun boylu anlatmayacağım. Yalnız şu kadarı­nı söyleyeyim ki İstanbul’a gelmek mecburiyetinde kaldığım için müteessirim.(3) Bu teessürüm de her şeye rağmen, her şey­den ziyade de senden hiçbir şey beklememeye karar vermiş olmama rağmen senden geliyor. Daha açık söyleyeyim, sen­den ayrılmış olmamdan geliyor. Ankara’dan ayrılmanın ver­diği hüzün bu sefer de Ankara’ya bir an evvel dönebilmek gayretine inkılap etti. Burada daha hiçbir yeri görmedim. Görmek de istemiyorum. Şehir, çamurlu sokaklarıyla, bu­lutlu tatsız havasıyla, bana dünyadaki şehirlerin en çirkiniy­miş gibi geliyor. Hiçbir şey düşünmeden oturup çalışacağım. Elimdeki işi bitirip parasını alınca da doğru oraya geleceğim. Bu gariplik içime bir ay sonra filan düşseydi belki beni muaheze edebilirdin. Ama değil. Ankara’dan biletimi alırken de, trene binerken de, trenden inerken de hep aynı hâlet-i ruhiye içindeydim. Bir de işimi sağlamlaştırmak istiyorum. Oraya döndükten sonra artık kendimden başka hiç kimseye güven­memeliyim. Senden de bir şey beklemeyeceğim. Yalnız beni anlamanı isteyeceğim.

Boğaziçi’nde değilim. Bana mektup yazarsan en emini olan şu adrese yaz:

Seni hasretle öper, annene arz-ı hürmet ederim.

Orhan Veli
Ölmez Eserler Kitabevi
Ankara Cad. 70
İstanbul

3. 1945’te girdiği MEB Tercüme Bürosu’ndan iki yıl sonra, “kurumda anti-de­mokratik bir hava esmeye başladığı” gerekçesiyle, ayrılıp İstanbul’a yerleşmişti (1947).
İstanbul, 16 Ocak 1947

Nahit,
Mektubunu aldıktan sonra da rahat edemedim. Hâlâ beni anlamak istemiyorsun. Oysa ki senden üzüntülerimi yatıştıracak, beni teselli edecek bir mektup bekliyordum. Günün birinde, ne kadar haksız olduğunu herhalde anlaya­caksın. Bu kadar bedbin bir ifade ile başlamama sebep belki de canımın eskisinden daha çok sıkıldığı bir günde senden öyle bir mektup almış olmamdır. Hatta mektubunu alma­dan da sana bir şeyler yazmayı düşünüyordum. Biliyorsun, Ankara’dan ayrılmamın en mühim sebebi otel meselesiydi. Buraya geldikten sonra tekrar Ankara’ya dönebilmem için de ilk olarak o işin halledilmesi icap ediyordu. Bu da ancak elim­deki tercümenin bitmesiyle kabil olacaktı. Halbuki geçen gün kötü bir haber duydum. Gerçi böyle bir şey beklemiyor da değildim. Hatta sana bile söylemiştim. “Bu vekil4 Sabahattin’i Tercüme Bürosu’nda da bırakmaz” demiştim. Duyduğuma göre dediğim çıkmış. Tercüme Bürosu’nu, kabine kurar gibi, Suut Bey yeniden teşkil edecekmiş. Mesele bir insanın gidip yerine bir başkasının gelmesi meselesi olsa bu hadiseyi hiç mühimsemem. Ama değil. Değişiklik, bir zihniyet değişikliğinden ileri geliyor. Göreceksin bu zihniyet Maarif teşkilatını pek kısa bir zamanda bir faşist teşkilatı haline getirecektir. Ne ise, şimdilik politika tarafını bırakalım. Bu zihniyetin şu anda en mühim tarafı -biraz şahsi konuşuyorum ama kusura bakma- benim çok müstacel bir işimi baltalamış olması. Sen belki de hâlâ bu adamın bütün işlerinde tam bir Nazi şuu­ruyla hareket ettiğine inanmak istememektesindir. Bunu ancak muhterem zevcinizin menfaatleri mevzubahis olmadığı zaman anlayacaksın. Diyelim ki ne vekil, ne de Suut Kemal Bey tercüme işlerinde esas itibariyle hiçbir şeyi değiştirmeye­cekler. Ama bu da meseleyi halletmeyecek. Çünkü Suut Bey ben Ankara’da iken mecmuasına(5) yazı yazmadım diye bana selam bile vermiyordu. Ölçüleri bu kadar şahsi olan bir insa­nın eline bir fırsat geçtiği zaman bu fırsattan istifadeye kal­kışmayacağını düşünmek biraz safdillik olur. İşte bu yüzden üç gündür elime tercümeyi alamıyorum. Halbuki kitabı hem yarılamış hem de en güç kısımlarını geçmiştim. En çok bir haftalık işim kalmıştı. Bu münasebetle senden bir şey isteye­ceğim. Fakat mektubumu yine iş mektubu telakki edeceğini düşünüp cesaret edemiyorum. Şimdi bu işlerle kim alakadar­sa onlardan öğrenemez misin? Tercümeye devam edeyim mi? Yoksa bırakayım mı? Ama bunu öğreneceğin insan az çok sa­lahiyetli biri olmalı. Çünkü tercümeyi bitirdikten sonra kitapçılara filan satamam, emeğim de boşa gitmiş olur. Ricamı yerine getirebilmek için zahmete gireceğini düşünüp üzülü­yorum. Zor bir işse hiç alakadar olma.

Dünkü Akşam gazetesinde -yani 15 tarihli- şiir hakkında bazı laflarım var.(6) Eline geçerse okumanı isterim. Gazeteyi kendim bulursam gönderirim.

Mektubundaki sitemlerin tamamen haksız. Saadetin ne­rede olduğunu biliyormuşum. Kastettiğin insanlardan hiçbi­rini görmedim. Görmeye de teşebbüs etmedim. Esasen, ilk mektubumda da yazdığım gibi hiçbir yere çıkmıyorum. Yal­nız bir defa Kitkat(7) diye bir lokantaya gittim. Sait Faik çağırmış­tı. Sanatkarlar toplanıyor dedi. Nihayet üç beş kişi göreceğimi zannediyordum. Halbuki muazzam bir şeymiş. İstanbul’da ne kadar muharrir, şair, gazeteci, ressam, heykeltıraş, sahne artisti ve sanat muhibbi varsa hepsi oradaymış. Kapıdan girer girmez ilk gördüğüm insan Nedret Hanım oldu. Biraz konuş­tuk, senden bahsettik. Kendisiyle senden konuşabileceğim kimi görsem seviniyorum. Bir gün de Bâbıâli’de İffet Hanım’a rastladım. Senin Avrupa işini filan sordu. Bildiğim kadar iza­hat verdim. Saçlarının rengi kırmızı olmuş. “Boyamışsınız” dedim. “Hayır, boyamıştım ama kalmadı, bu hakiki rengi” dedi. Başka bir gün de beni mektebine çağırdı. Belki bir gün giderim.

Mektubunu uzun yazmakla beni rahatsız edeceğini söy­lüyorsun. Bu da bir başka haksızlık. Senden bahsedebileceğim insanları görmekten hoşlanışım, seninle beraber olamadığım, seninle konuşamadığım içindir. İstanbul’da tek zevkim sen­den mektup almak. Bunu da bana çok görme.

Henüz kendi işlerimle kâfi derecede alakadar olamadım. İlk hızımı tercümeye vermiştim. Vatan gazetesiyle konuşmak istiyorum. Bunun için de Ahmet Emin Bey’in Amerika’dan dönmesi lazım.

Mektubunu bekliyorum. Seni hasretle kucaklar, annenin ellerinden öperim. İkisi bir arada pek olmaz ama ne ise.

Sabahattin buradaymış, onu bile görmedim.

4. Söz konusu “vekil” Reşat Şemsettin Sirer, göreve gelir gelmez Tercüme Büro­su’nda Sabahattin Eyuboğlu’nun yönetimindeki kadroyu bozmuştu. Bkz. O. Veli, “Okuma Yazma Düşmanı Bir Milli Eğitim Bakanı”, Hür Gazetesi, 15 Şubat 1947; Şairin İşi, YKY 2003, s.140-141.

5. Sanat ve Edebiyat Gazetesi.

6. “Yeni Neslin Tanınmış Şairi Orhan Veli’ye Altı Sual” Röportaj: Yürük Çelebi,
Akşam, 15 Ocak 1947. Bkz. Şairin İşi, s.347-349

7. Kit-Kat Bar ve Restoran: Mütareke sonrası İstanbul’da Beyaz Rusların açtığı mekânlardan biri.
[İstanbul] 2 Temmuz 1947

Nahitçiğim,

Mektubunu sabırsızlıkla beklediğim halde iktisadi imkânsızlıklar yüzünden günlerce İstanbul'a inemedim. Nihayet bugün gelebildim ve iki gün evvel gelmiş olan mektubunu aldım. Bu arada aklım hep sendeydi. Hatta bir iki defa niyetlendim, oturduğum yerden, senin mektubunu beklemeden bazı şeyler yazayım dedim. Bunlar iyi şeyler olacaktı. Sana dair olan düşüncelerimden, hislerimden bahsedecek, hasretimi anlatacaktım. Bunlara kısaca evvelki mektuplanmda da temas etmiştim. Ama öyle sanıyorum ki bunun nasıl bir şey olduğunu, seninle ne kadar dolu olduğumu sen kafi derecede anlamazsın. Hasretim olsun, arzularım olsun hem günden güne artıyor hem de günden güne bedbinleşiyorum. Yaz geçiyor sen gelmiyorsun. Belki bir gün geleceksin ama o kadar geç gelmiş olacaksın ki seni gördüm mü görmedim mi, doğru dürüst anlayamadan kalkıp geri gideceksin. Benim için tahammül edilmez bir devir daha başlayacak. Üstelik o devir kim bilir ne kadar uzun sürecek. Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? Ömrümüzü hep böyle birbirimizden uzak mı geçireceğiz? Sen belki yine bu kadere boyun eğmenin de güzel bir şey olduğunu söyleyeceksin. Ne lüzum var bu türlü avunmalara. Bir arada olsak daha iyi değil mi? Bu ay gelemeyeceğini söylüyorsun. Ne kadar üzüldüğümü bilemezsin. Ankara'da hiç sıkılmıyor musun? Düşündüğünden bahsettiğin ikinci bir mesele de buraya geldiğin takdirde birbirimizi görüp görememek meselesi. Onu ben de düşünmüyor değilim. Ama hiç olmazsa yan yana yürüyebileceğiz. Sesini duyacağım. Ara sıra elini tutacağım. Sen bunların nasıl bir saadet olacağına akıl erdiremezsin. Çünkü her zaman kendinin yanındasın. Fakat inan ki benim için büyük şeyler. Seninle Bursa'da bir hafta kalmıştım. O bir hafta azaplı bir haftaydı. Ama her şeye rağmen kendimi mesut hissediyordum. Her zaman bahsettiğim bir Tental azabı vardır. O azabı bugünkü halime tercih ederim; tek senin yanında olayım.

Resmine çok sevindim. Öyle bir resmi seçmiş olman biraz zalimce bir hareket. Ama ben de öyle olmasını istiyordum. Hissimi anlamışsın demek. Daha zalimce şeyler de gönderebilirsin. Daha çok memnun olurum. O resmin bensiz devirlerine ait olması beni rahatsız edebilirdi. Bereket versin benimle geçirdiğin yılları hatırlatan şeyler de var. Senden bugünkü Nahit'e, bugünkü sevgilime ait şeyler de bekliyorum. Seni hep olduğun halinle seviyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum? Benim nazarımda en çok şimdi güzelsin. Burada sadece hasretimi kastetmiyorum. Asıl söylemek istediğim şey başka. Çocuk Nahit'i değil, olgun Nahit'i seviyorum. Ve en çok benim olan Nahit'i. Yukarda da söylediğim gibi daha zalimce şeyler bekliyorum. Beni, istediğin kadar ifsat edebilirsin. Ama her şeyden çok seni, kendini bekliyorum. Mektuplarında havalardan, at yarışlarından filan bahsediyorsun. Aynı şeylere ben de temas etmek istiyorum. Gelgelelim bir türlü olmuyor. Herhalde İstanbul'da da bahsedecek birçok şey vardır.

Ama dediğim gibi, hiçbir şeyin lafını edemiyorum. Böyle olması belki de seni sıkıyor. Belki de haklısın. Öyle ya "Muhabbetten başka konuşacak şey bulamıyor musun?" diyebilirsin. Bu tek taraflı halime bir müddet için daha tahammül et. Ben mektubumu niçin geciktirdiğimi söyledim. Senin için böyle bir sebep olmayacağına göre, herhalde çabuk cevap verebilirsin. Sabırsızlıkla bekliyorum. Bu mektubumu taahhütlü gönderemeyeceğim. inşallah alırsın. Cevabını, İstanbul'a sık sık inemediğimi düşünerek, ev adresime göndermeni isteyeceğim. Fakat oraya da posta geç getiriyor. Artık sen bilirsin. Hararetle gözlerinden öperim. Annenden yazdığın selama çok memnun oldum. Anneni de çok göreceğim geldi. Onun da hürmetle ellerinden öperim.

Orhan Veli