“‘Söyle öldürmesinler beni, Justino! Haydi, git konuş onlarla. Yalvarırım! Söyle onlara. Allahaşkına söyle.’

‘Yapamam. Bir çavuş var, seninle ilgili tek bir söz duymak istemiyor.’

‘Seni dinlemesini sağla. Kafanı kullan, beni yeterince korkuttuklarını söyle ona. Haydi, Allahaşkına, git bir konuş.’

‘Seni sadece korkutmak istemiyorlar ki. Anlaşılan, seni öldürmeye kararlılar. Hem, bir daha gitmek istemiyorum oraya.’

‘Bir kere daha git. N’olur, belki bir şeyler yapabilirsin.’

‘Hayır, gitmek istemiyorum. Bu kez senin oğlun olduğumu mutlaka anlarlar. İkide bir üstlerine varırsam, kim olduğumu anlayıp beni de kurşuna dizmeye kalkarlar. İyisi mi, her şeyi oluruna bırakalım.’

‘Dinle, Justino. Söyle onlara, biraz acısınlar bana. Bunu söyle yeter.’

Justino dişlerini sıktı, başını hayır anlamında iki yana salladı.

‘Albayı görmek için izin iste çavuştan. Albaya ne kadar yaşlı, ne kadar değersiz biri olduğumu söyle. Beni öldürmekle ne geçecek ki eline? Hiçbir şey. Herkes gibi onun da bir ruhu yok mu? Beni öldürmekten vazgeçerse ruhunun selâmete ereceğini söyle ona.’

Justino üstüne oturduğu taş yığınından kalktı, ağılın kapısına doğru ilerledi. Sonra arkasına dönüp, ‘Peki, gidiyorum,’ dedi, ‘Ama beni de vurmaya karar verirlerse, karıma ve çocuklarıma kim bakacak?’

‘Allah onların rızkını verir, Justino. Şimdi git, bir şeyler yapmaya bak. Kurtar canımı. Önemli olan bu.’”

Kızgın Ova (1953)