jorge luis borges – tabutmag forum
Anlar

eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
ikincisinde, daha çok hata yapardım.
kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
çok az şeyi
ciddiyetle yapardım.
temizlik sorun bile olmazdı asla.
daha çok riske girerdim.
seyahat ederdim daha fazla.
daha çok güneş doğuşu izler,
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
görmediğim bir çok yere giderdim.
dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.
anlar, sadece anlar. siz de anı yaşayın.
hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
gitmeyen insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
eğer yeniden başlayabilseydim,
ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ölüyorum…
bir sürü ayna: uzun, amaçsız sonbahar

“bir adam yıllar boyu mekanı ülkelerin, krallıkların, dağların, körfezlerin, gemilerin, adaların, balıkların, odaların, aletlerin, yıldızların, atların ve insanların imgeleriyle doldurdu.

ölümünden az önce, çizgilerin sabırlı labirentinin kendi yüzünün izini sürdüğünü keşfetti.”
"Son yaklaştıkça, anımsanan birtakım imgeler kalmaz artık, yalnızca sözcükler kalır. Zamanın, bir zamanlar benim sözcülüğümü etmiş sözcüklerle bana yüzyıllarca eşlik etmiş olan kimsenin yazgısını simgeleyen sözcükleri karıştırması garip değil aslında. Homeros olmuşluğum vardır; yakında Hiç Kimse olacağım Ulysses gibi: yakında Herkes olacağım; öleceğim."

Alef
"Müzik, mutsuzluk halleri, mitologya, zamanın yıprattığı yüzler, bazı alacakaranlıklar ve bazı yerler bize bir şey anlatmaya çalışırlar ya da kaçırmamamız gereken bir şey söylemişlerdir ya da bir şey söylemek üzeredirler; aydınlanışın bu gerçekleşmeyen yakınlaşması belki de estetik denen şeydir."
“Ölümsüzlük anlamsızdır; insan dışında bütün yaratıklar ölümsüzdürler, çünkü ölümden habersizdirler; tanrısal, korkunç, anlaşılmaz olansa, kendi ölümsüzlüğünü bilmektir.”

Alef
Tadeo Isidoro Cruz'un Yaşamı (1829 - 1874)

Yüzümü arıyorum bir zamanki
Dünya yaratılmadan önceki

YEATS: Hem Genç Hem Yaşlı Bir Kadın

6 Şubat 1829'da, bütün gün Lavalle tarafından tartaklanan bir bölük gauço milisi, kuzeye, Lopez komutasındaki orduya katılmaya giderken, yürüyüş sırasında Pergamino'nun dokuz-on mil ötesindeki adını bilmedikleri bir çiftlikte mola verdiler. Tan ağarırken adamlardan biri uğursuz bir karabasan gördü ve yattığı barakanın loş gölgelerinde kopardığı şaşkın çığlık, yatağındaki kadını uyandırdı. Kimse onun uykusunda ne gördüğünü öğrenemedi, çünkü o ikindi, saat dört sularında gauçolar, Su'arez kuvvetlerinden bir süvari müfrezesinin baskınına uğrayıp yirmi milden fazla süren ve bastıran alacakaranlıkta uzun bataklık sazları arasında son bulan bir kovalamacada yenik düştüklerinde adam, kafatası Peru ve Brezilya savaşlarında görev almış bir kılıçla yarılmış olarak bir hendekte can verdi. Kadının adı lsidora Cruz'du. Doğurduğu oğlana Tadeo Isidoro adı verildi.

Burada amacım, onun özel yaşamını tümüyle anlatmak değil. Onun yaşamını oluşturan sürüyle gün ve gece içinde yalnızca bir tek gece çekiyor ilgimi; geri kalana gelince, o gecenin tam olarak anlaşılması için gerekenleri aktaracağım yalnızca. Başlangıçtaki alıntı ünlü bir şiirdendir yani zamanla "herkese her şey" anlamına gelmiş (Ben Korintliler 9:22) bir şiirdendir, çünkü nice sayısız değiştirim, uyarlama ve saptırma okunmuştur sayfalarına. Tadeo Isidoro'nun öyküsüne kuramlar getirenler -bir sürü düşünür- uçsuz bucaksız düzlüklerin onun kişiliğindeki etkisi üstünde durdular ama ona tıpatıp benzeyen gauçolar, Parana'nın ağaçlık kıyılarında Uruguay'ın dağlık geri yörelerinde doğup ölmüştüler. Cruz, doğruyu söylemek gerekirse, kapanık bir barbarlık dünyasında yaşadı. 1874'te çiçek salgınında öldüğünde ne bir dağ görmüştü, ne bir gaz memesi, ne bir yel değirmeni tulumbası. Ne de bir kent. 1849'da Francisco Xavier Acevedo'nun çiftliğinden alınacak bir davar sürüsünü gütmek üzere Buenos Aires'e gitti. Öteki davar tüccarları, para yemeye kente indiler. Cruz, nedense biraz bitkin, ağılların bulunduğu mahalledeki döküntü handan pek uzaklaşmadı. Orada tek başına, yerde uyuyarak, matè'sini demleyerek, tan ağarırken kalkıp akşam alacasında yatağa girerek günlerini geçirdi. Birdenbire (sözcüklere hatta algılara sığmayacak bir biçimde) kentle başedemeyeceğini anladı. Tüccarlardan biri, kafayı iyice bulduğunda onunla dalga geçmeye başladı. Cruz onu görmezden geldi, ama birkaç kere eve dönüş yolunda, gece kamp ateşinin çevresinde otururlarken adam yine alaylarını sürdürünce Cruz, (o ana kadar ne bir öfke ne de bir sıkılma belirtisi vermişti) bıçağıyla onun işini bitirdi.

Kaçarken, bataklık çalılarına gizlenmek zorunda kaldı. Birkaç gece sonra, ürken bir yağmur kuşunun ötüşü, onu uyardı, polis çevresini sarmıştı. Bıçağını kalın bir çalı öbeğinde sınadı ve ayaklarına dolaşmasın diye mahmuzlarını çıkardı. Teslim olmak yerine savaşmayı seçtiğinden kolundan, omuzundan ve sol elinden yaralandı. Parmaklarından sızan kanı hissedince daha da kıyasıya savaştı, peşindeki adamların en zorlularını öldüresiye yaraladı. Tan sökümüne yakın, kan kaybından yorgun düşünce yakayı ele verdi. O günlerde ordu, bir çeşit cezaevi işlevini görüyordu; Cruz, kuzey sınır bölgesindeki bir ileri karakola gönderildi. Sıradan bir er kimliğiyle iç savaşlarda görev aldı, bazan doğduğu eyalet adına bazan ona karşı savaşarak. 1856'da Ocak ayının yirmi üçünde, Cardoso bataklıklarında Başçavuş Eusebio Laprida komutasında, iki yüz çatışmada mızrakla yaralanmıştı. Kızılderili ile çarpışan o tuz beyaz adamdan biriydi.
Cruz'un bulanık ve gözüpek yaşam öyküsü boşluklarla dolu. 1868 dolaylarında Pergamino'dan bir daha haberini alıyoruz, ya evliymiş ya da bir kadınla yaşıyormuş, bir oğul babasıymış, küçük bir toprağı varmış. 1869'da Cruz, yerel jandarma şefliğine getirildi. Geçmişindeki lekeyi silmişti ve o günlerde olaki kendini mutlu bir adam sayıyordu, ta derinde değilse bile. (Onu pusuda bekleyen gelecekte gizlenmiş apaçık bir aydınlanma gecesiydi - neden sonra kendi yüzünü gördüğü gece, neden sonra kendi adını duyduğu gece. Besbelli o gece, özünü damıtıyor öyküsünün; daha doğrusu o gecenin bir anı, bir davranış (çünkü davranışlar bizim simgelerimizdir) Herhangi bir yaşam, istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun, tek bir an'dan oluşur aslında -kişinin kim olduğunu keşfettiği andan. Büyük İskender'in demirden geleceğini Achilleus'un meselinde, İsveç'in XII. Şarl'ınınsa kendininkini İskender'in öyküsünde gördüğü söylenir. Okumayı bilmeyen Tadeo Isidoro Cruz bu esini bir kitapta bulmadı; bir insan-avında ve avladığı adamda öğrendi kim olduğunu.

Olay şöyle geçti:

1870 Haziran'ının son günlerinde Cruz, iki adamı öldürmüş bir kaçağı yakalamakla görevlendirildi. Adam, güney sınırındaki Albay Benito Machado birliklerinden firar etmişti; bir genelevde çıkan bir sarhoş kavgasında bir zenciyi, bir başkasında da Rosas'ın yanlaşlarından birini öldürmüştü. Hakkındaki rapora, en son Laguna Colorada yakınlarında görüldüğü de eklenmişti. Orası, kırk yıl kadar önce, cesetlerinin akbabalarla köpeklere yem olmasıyla sonuçlanan feci serüvene çıkmadan önce gauço milis bölüğünün konakladığı yerdi. Aynı yerden, sonraları Buenos Aires'in merkezindeki alanda, son sözlerini kalabalığa duyurmamak üzere çalınan davullarla bir idam mangasının önüne dikilen Manuel Mesa da çıkmıştı; aynı yerden, Cruz'un babası, Peru ile Brezilya savaş alanlarında görev almış bir kılıçla kafatası yarılan o bilinmeyen adam da çıkmıştı. Cruz, yerin adını unutmuştu. Şimdi, belirsiz ve bocalatıcı bir tedirginlikten sonra anımsıyordu... Peşinde askerlerle, at üstünde ileri geri savrularak uzun bir labirent örmüştü avlanılan adam, yine de on iki Temmuz gecesi, bölükler izini buldular. Uzun sazların arasına sığınmıştı. Karanlıkta göz gözü görmüyordu nerdeyse; Cruz'la adamları yaya olarak sinsice yaklaştılar ortası dalgalanan çalı öbeğinde gizlice bekleyen ya da uyuklayan adama doğru. Ürkmüş bir yağmur kuşu öttü. Tadeo Isidoro Cruz, bu anı daha önce yaşamış olduğu duygusuna kapıldı. Avlanılan adam, gizlendiği yerden çıkıp onlarla açıklıkta dövüşmeye davrandı. Cruz, iğrenç karaltıyı seçti - darmadağın saçlarıyla, boz sakalı yüzünü yiyip bitiriyordu sanki. Bunun ardından gelen dövüşü ince ince anlatmamı açık bir neden engelliyor. Yalnızca kaçağın Cruz'un adamlarından birçoğunu kötü yaraladığını ya da öldürdüğünü belirteyim. Cruz karanlıkta dövüşürken (gövdesi karanlıkta dövüşürken) anlamaya başladı. Hiçbir yazgının ötekinden daha iyi olmadığını ama herkesin kendininkine uyması gerektiğini anladı. O anda apoletinin ve üniformasının yoluna dikildiğini anladı. Gerçek yazgısının, sürüden bir köpek gibi değil, tek başına bir kurt gibi yaşamak olduğunu anladı. Öbür adamın kendisi olduğunu anladı. Sınırsız düzlüğe günün ışıkları vurdu. Cruz, kasketini attı, yiğit bir adamı öldürme suçuna katılmayacağını haykırdı ve kendi askerleriyle vuruşmaya başladı. Kaçakla, Martin Fierro'yla omuz omuza.

Çeviren: Tomris Uyar
Jorge Luis Borges, Alef
❝Buenos Aires’te, yaz sıcağından insanın kendini yalnızca bu­naltılmış ve hakarete uğramış değil, aynı zamanda ezilmiş his­settiği günlerden biriydi. Fırtına patladığında saat gecenin on biri falandı. Önce güçlü güney yeli, sonra ansızın boşalan sağnak. Bir barınak aranıyordum. Bir şimşek aydınlığında, parmak­lığın birkaç adım uzağında olduğumu gördüm. Korku mu, yoksa umutla mı bilmem, kapıyı ittim. Beklemediğim halde açıldı. Fırtı­nadan sersemlemiş, ilerledim. Yer gök beni tehdit ediyordu. Evin kapısı da yarı aralıktı. Bir yağmur dalgası yüzümü kamçıla­dı ve içeri girdim.

İçeride, yerin döşemesi sökülmüştü, tıkız kuru otlara basarak yürüyordum. Evde baygın, iç bulandırıcı bir koku dalgalanıyor­du. Solda mı yoksa sağda mı bilmem, ayağım taş bir eğime ta­kıldı. Aceleyle çıktım. Neredeyse bilinçsizce düğmeyi çevirip ışı­ğı yaktım.

Hatırladığım, yemek odası ve kitaplık, aradaki bölme yıkılmış olduğundan, içinde tek tük eşya bulunan kocaman boş bir odaydı. Eşyaları betimlemeye çalışmayacağım, çünkü göz ka­maştırıcı ışığa rağmen, görmüş olduğumdan emin değilim. Açıklayayım. Bir şeyi görmüş olmak için onu anlamak gerekir. Bir koltuk insan gövdesinin, eklemlerinin, öbür organlarının önkabulünü gerektirir, bir makas ise kesme işlemini. Lamba ve araba için ne söylenebilir? Vahşi, misyonerin İncilini algılaya­maz; gemi yolcusunun gördüğü halatlar tayfalarınkilerle aynı değildir. Eğer evrenin gerçek bir görüntüsüne sahip olabilseydik, belki de onu anlayabilirdik.

O gece bana gösterilen anlamsız biçimlerin hiçbiri insan var­lığına ya da anlaşılabilir bir kullanıma uymuyordu. Bulantı ve korku duyuyordum. Odanın bir köşesinde üst kata çıkan portatif bir merdiven buldum. Sayıları onu geçmeyen kalın demir çu­buklar düzensiz aralıklarla yerleştirilmişti. El ve ayakların kullanımını gerektiren bu merdiven anlaşılabilir şeydi ve biraz olsun rahatladım. Işığı söndürdüm ve bir süre karanlığın pususunda bekledim. En küçük bir gürültü duymadım ama bu anlaşılmaz eşyaların varlığı kafamı kurcalıyordu. Sonunda karar verdim.

Yukarıya varır varmaz, korkulu elim ışığı bir kez daha yaktı.

Aşağıdaki karabasan üst katta da canlanıp büyüyordu. Çok ya da yalnızca birkaç nesne görülüyordu, ama bunlar üstüste bin­dirilmişti. Şimdi, U şeklinde, çok yüksek, uçlarında yuvarlak oyuklar bulunan bir çeşit ameliyat masası anımsıyorum. Evin sahibinin yatağı olabileceğini düşünmüştüm. Onun canavarı andıran anatomisini, Tanrı ya da hayvan vücudunu, gölgesiyle, örtük bir yoldan açıklayabilirdi yatak. Bir zamanlar okuyup unut­tuğum Lukianos’un sayfalarından dudağımın ucuna “amphisbaena” sözcüğü geldi; sözcük gözlerimin sonradan görecekle­rini elbette bütünüyle kapsamıyordu ama ima ediyordu. Bunun yanı sıra, tavanın yarıgölgesinde kaybolan V biçiminde bir ay­nayı da anımsıyorum.

Ev sahibinin nasıl bir görünümü vardı? Kendisi için, onun biz­de uyandırdığı korkudan daha az ürkütücü olmayan bu dünya­da ne yapıyor olabilirdi? Gökbilim ya da zamanın hangi gizli yö­resinden, ne kadar eski ve şimdi hesaplanamayan günbatımından çıkıp, bu gece, Güney Amerika’nın bu kenar mahallesine varmıştı?

Kendimi, kaos’a çağrılmadan gelmiş hissettim. Dışarıda yağ­mur dinmişti. Saatime bakıp şaşkınlıkla ikiye geldiğini gördüm. Işığı açık bırakıp sakınarak aşağı inmeye başladım. Çıktığım yerden inmemi engelleyen hiçbir şey yoktu. Ev sahibi gelme­den önce yapmam gerekiyordu. Kapıları, kapatamadığı için açık bıraktığını varsayıyordum. Ayaklarım el merdiveninin sondan bir önceki basamağına ba­sıyordu ki, ağır, yavaş ve çoğul bir şeyin çıktığını duydum. Me­rak, korkuyu bastırdı ve gözlerimi kapatmadım.❞

(bkz:Kum Kitabı)