“seni algılayışım aynı ya da ayrı yerlerde oluşumuza göre değişiyor. yani, sen diye tanıdığım iki kişi var.

benden uzakta olduğunda bile, benim için varsın. varlığının bu şekli çok-biçimli: sayısız imgeler, geçişler, anlamlar, bildiğimiz şeyler ve yerlerden oluşmakta, ama her şeyin altını çizen şeyse, her yere yayılmış yokluğun. sanki sen bir mekâna dönüşmüşsün, hatların da ufuk olmuş. işte o zaman bir ülkede yaşar gibi yaşıyorum içinde. sen her yerdesin. fakat bu ülkede seninle asla yüz yüze gelemiyorum.”

(bkz:ve yüzlerimiz kalbim fotoğraflar kadar kısa ömürlü)
“Sevgi sözcüğünü hatırlasana. Çoğu zaman buralarda dolanırdı. Çocukluğum boyunca burada, köşedeki dükkânda, otobüste, dondurmacıda, başka sözcüklerin başını çeken, rehberlik eden, ileriyi gösteren, harekete, yeni bir başlangıca ve sona işaret eden, daima çevremde dolanan bir sözcüktü. Ne zamandır kullanmaktan tedirginlik duyduğumuz bir sözcük oldu; çok sık kullanmanın onu hafife almak demek olduğu geldi kulağımıza. Ben öyle hissetmedim hiçbir zaman. Ağırlığı olan, güven veren, kesinlik ifade eden bir sözcüktü.
Güvensizliğin yaygın, toplumsal ıstırapların derin olduğu hayatlara güven veren bir sözcük vardı.

Evet, Luv (Sevgi).”

Bir fotoğrafı anlamak
"Uzun zaman önce, sonsuzluğa en yakın şeyin sevişme sonrası duyulan bahtiyarlık olduğunu düşünürdüm. Şimdi belli bir söylenti duymak olduğunu düşünüyorum. Yolların ve kaldırımların yapılacağı, silahların evde tutulacağı ve babaların oğullarına aritmetik öğreteceği bir gelecekte başlayacak bir sokak söylentisi."
İki yazarın
ortak dili: Çizim

-

Kısa bir süre önce İstanbul’dayken dostlarıma beni yazar Latife Tekin’le tanıştırmalarını rica ettim. Şehrin kenarındaki gecekondularda yaşanan hayatı anlattığı romanlarından yapılmış bir iki çeviri bölüm okumuştum. Okuduğum o kısa bölümler bile beni yazarın düşgücü ve özgünlüğü açısından son derece etkilemişti. Herhalde o da gecekondularda büyümüştü. Dostlarım yemekli bir toplantı düzenlediler. Latife geldi. Ben Türkçe konuşamadığım için, doğal olarak, çeviri önerilleri geldi. Latife benim yanımda oturuyordu. İçimden bir şey bana, “Boş verin çocuklar, biz aramıza anlaşırız sanıyorum.” dedirtti.

Önce kuşkuyla baktık birbirimize. Başka bir zamanda, başka bir yerde o otuz yaşlarında sürekli hırsızlık suçundan yakalanan genç bir kadın, bense o kadını sorguya çeken yaşlı bir polis memuru olabilirdim. Ama işte bu tek ömrümüzde, ikimiz de birer anlatıcıydık. Birbirinin dilinden tek sözcük anlamayan iki masalcı. Gözlemlerimiz, anlatım özelliklerimiz, Ezopça bir hüznümüz dışında hiçbir şeyimiz yoktu. Kuşku yerini çekingenliğe bıraktı.

Elime bir defter alıp kendi resmimi çizdim. Latife’nin kitabını okuyordum. Sonra kalemi Latife aldı ve kâğıda batmış bir vapur çizdi. İyi resim yapamadığını anlatmak istiyordu. Ben de kâğıdı ters çevirdim; vapur yüzmeye başladı. Latife bir desen daha çizdi. Resimlediği bütün vapurların battığını söylemek istiyordu. Ben denizin dibinde kuşlar olduğunu çizdim. O da gökyüzünde demir bir çapa yaptı. (Masadaki herkes gibi biz de rakı içiyorduk.) Latife, ondan sonra, bana şehrin eteklerine bir gece içinde yapılmış evleri belediyenin buldozerlerinin nasıl yerle bir ettiklerini anlattı. Ben de ona bir karavanda yaşayan yaşlı bir kadından söz ettim. Çizmeyi sürdürdükçe birbirimizi daha çabuk anlama başlamıştık. Sonunda kendi aceleciliğimize yine kendimiz gülmeye başladık. Anlattıklarımız acıklı ya da korkunç bile olsa biz gülüyorduk. Latife eline bir ceviz alıp iki böldü, uzattı –bir beynin iki yarısı demek istiyordu! Derken, biri Bektaşi müziği çalmaya başladı bütün konuklar da dans etmeye.

(…)

John Berger, “Şiirin Saati”
Çeviri: Gönül Çapan, Adam Yayınları,
2. Baskı, Ağustos 1998, ss:97,98
“Gelecek şu an için önemsizleştirilmiş vaziyette, geçmişse gereksiz kılınıyor. Bu arada medya, insanları eşine rastlanmamış miktarda imgeyle kuşatıyor, bunların çoğu yüzler. Kıskançlık, yeni iştahlar, hırslar ya da zaman zaman iktidarsızlıkla karışık bir acıma duygusu yaratarak durmadan nutuk atan yüzler... Dahası bütün o yüzler, o imgeler olabildiğince yüksek sesle nutuk atacak şekilde seçiliyor ve işlemden geçiriliyor, böylece bir cazibenin bir öncekini bastırması ve devre dışı bırakması sağlanıyor. İnsanlar da canlı olduklarının kanıtı olarak bu belli bir şahsiyeti olmayan [impersonal] sese bağımlı hale geliyor!”

— John Berger, The Shape of a Pocket (2001)
Tarih

Ölülerin nabzı
sessizlik kadar sürekli
bir akış gibi
kuşatır bir serçeyi.

Ölülerin gözleri
avuçlarımıza kazınmış
bastığımız toprak gibi
kuşatır bir serçeyi.
“All photographs are of the past, yet in them an instant of the past is arrested so that, unlike a lived past, it can never lead to the present.”

“Bütün fotoğraflar geçmişe aittir, ancak onlarda geçmişten bir an öyle yakalanmıştır ki, yaşanmış bir geçmişin aksine, asla bir şimdiye ulaşamaz.”

— John Berger, “Appearances” in Another Way of Telling (1982)
Yüzünde gözleri
güne bakan iki gece
aklının evreni
acımayla katmerli
başka bir duygu yetmezdi ki.
Bir aynanın önünde
at geçmeyen bir yol kadar sessiz
bizi öngörmüştü o
sağır, dilsiz
uzun yollar aşarak
karanlığın içinde
onu görmeye gelen.

— John Berger, “Rembrandt – Ressamın kendi portresi” (1979)
Her gün daha kırmızı
armut ağaçlarının yaprakları.
Söyle nedir kanayan.
Yaz değil
çünkü yaz erken bitti.
Köy değil
çünkü köy sarhoş olsa da yürüdüğü yolda
yere yıkılmadı daha.
Kalbim değil
çünkü kalbim daha çok kanamıyor
öküzgözü çiçeğinden.

Kimse ölmedi bu ay
veya talihli biri çıkmadı
yabancı bir ülkede
çalışma izni alacak kadar.
Çorbayla doyurduk karnımızı
samanlıkta yattık
intiharı düşünen olmadı pek
Kasım’da alışılandan fazla.
Söyle nedir kanayan
sen gözleri karanlıkta da gören.

Kâr amacıyla kesilmiş
elleri kanıyor
dünyanın
kan gölü sokaklarda.

— John Berger, “Her gün daha kırmızı” (1985)