“What is important is not what people make of us but what we ourselves make of what they have made of us.”

“Önemli olan insanların bizi ne hale getirdiği değildir, fakat o hale getirilmiş kendimizle ne yapacağımızdır.”

— Jean-Paul Sartre, Saint Genet (1952)
"We yield our bodies to everyone, even beyond the realm of sexual relations: by looking, by touching."

“Bedenimizi sadece seviştiğimiz kişiye değil, herkese sunarız, cinsel ilişkinin de ötesinde, bakarak, dokunarak, söyleyerek… [başkalarıyla kurduğumuz temasların hepsinin çıkış noktası, kaynağı bedenimizdir.]”

An Interview (1975)
Çev.:
“Polisler asla insanların hayatını korumak için sokağa salınmaz. Onların görevi mülkiyeti korumak ve statükoyu savunmaktır. Bu yüzden doğaları gereği şiddet yanlısıdırlar.”

Kasım 1974
"İhtiyarladım. Şurada, bir sandalyenin üzerinde, gırtlağıma kadar kendi yaşamıma gömülmüş oturuyor ve hiçbir şeye inanmıyorum. Oysa bir zaman ben de İspanya'ya gitmek istemiştim. Ama olmadı! İspanyalar gerçekten var mı? Ben buradayım, kendi kendimin tadına bakıyorum; kanın ve pas kokulu bir suyun buruk tadına bakıyorum; kanın ve pas kokulu bir suyun buruk tadını duyuyorum: Bu benim kendi tadım; kendi kendimin tadıyım ve ben varım, yaşıyorum."

Özgürlük Yolları 1
Akıl Çağı

Can Yayınları
Fransızca aslından çeviren: Gülseren Devrim
"Şu an «ben» derken garip bir boşluk var içimde, nedir «ben?» Kendimi eskisi gibi hissedemiyorum, öylesine-unutulmuşum. Gerçek olandan bende kalan tek şey, var olduğunu duyuran bir varoluş. Usul usul, uzun uzun esniyorum. Hiç kimse, kimse için yok artık Antoine Roquentin. Pek keyiflendiriyor bu beni. Nenin nesiymiş
acep bu Antoine Roquentin? Soyut bir nesne. Bilincimde küçük, olgun bir anı kıpırdanıyor kendimden."

Jean Paul Sartre, Bulantı
(La Nausee)

Fransızca aslından çeviren: Erdoğan Alkan
Tren gardan çıkmıştı artık, kompartıman aydınlan­mıştı. Mathieu mavi kâğıtları eline aldı, okudu:

“Sevgili Mathieu,“

Senin bu mektubu ne büyük bir şaşkınlıkla karşılayacağını bi­liyorum ve bu bana, hareketimin yersizliğini bir kez daha hatırlatı­yor. Gerçek olan şu ki, bu mektubu yazarak sana sığınma ihtiyacı duyuşumun nedenini kendim de bilmiyorum: Demek oluyor ki, su­ça giden yol gibi, suçun itirafına giden yolda tırmanılması zor bir kaygan yoldur. Geçen haziranda sana yaradılışımın gizli ve umulma­dık bir karakterinden söz açarak sende, belki kendim bile fark etme­den, seçmeme yardım edecek bir tanık hazırlamış oldum. Buna piş­man olacaktım sonradan, çünkü yaşantımın bütün iniş çıkışlarını böylece senin gözünle yargılar, damgalarken, sana kıyasıya bir kin, her an harekete geçmeye hazır bir nefret beslemek zorunda bıraka­caktım kendimi; bu benim için yorucu, senin için zararlı, hatta belki tehlikeli olacaktı. Bu satırları yazarken güldüğümü tahmin edersin.

“Birkaç gündür kendimde bir kuş hafifliği hisseder oldum ve gülme arzusu bana bir lütuf gibi verildi. Ama bütün bunları bir ya­na bırakalım, çünkü benim sana anlatmak istediğim, günlük yaşa­mımın akışı değil, çok daha önemli ve inanılmaz bir serüvendir. Kuşku yok ki bu serüven, benden başka, benim dışımda biri tara­fından da bilinmedikçe gözümde olanca gerçekliği ile canlanamayacak. Sana açılırken, senin inancına, hatta hatta iyi niyetine güve­nerek seçmiş değilim seni. On yıldır kendine meslek edindiğin akılcılığını bir an için bir kenara koyup beni dinlemeni istiyorum, ama bunu gerçekten başarabileceğine de inanmıyorum. Yaşadığım inanılmaz serüvene ortak etmek için arkadaşlarım arasında böylesine bir insanüstü deneye en az değer verecek olanı seçmem, belki bile bile yapılmış bir tercih; belki bunu yaparken bana bir karşı ka­nıt göstermelerini istiyorum. Bu, senden bir yanıt istediğim anla­mına gelmiyor: Bana, benim kendi kendime ısrarla ve yüksek ses­le söylediklerimin tekrarı olacak o akla ve mantığa çağıran öğütle­ri yazmak zorunda hissetme kendini. Sana şunu itiraf etmek zo­rundayım: Ben aklı, olumlu mantığı, bilim ve deneyi düşündüğüm zaman, o gülme ayrıcalığı, kutsal bir armağan gibi iniyor bana. Hem öyle sanıyorum ki, Marcelle mektuplarım arasında senin ba­na yazdığın bir mektup bulursa, tatsız anılar depreşecektir. Ara­mızda gizli bir alışverişi keşfettiğini ya da seni çok iyi tanıyan bir insan olarak, senin bana acemisi olduğum ortak yaşantı için yol gösterici öğütler verdiğini sanacak. Yanıt verme bana; senin susu­şun bana aradığım karşı kanıtı verecektir: Seçtiğim o doğaüstü yol­dan ayrılmadan senin o ‘iğrenç gülümseyişini’, ‘serüvenimi’ aklın­da tartışırken yüzünde belirecek o gizli alay ifadesini, içimde en ufak bir isyan, bir öfke kımıldanışı olmadan gözlerimde canlandı­rabilirsem, o zaman beni gerçeğe götürecek yolu bulduğuma tered­dütsüz inanacağım. Her türlü yanlış anlayışa önceden engel olmak için şunu da ekleyeceğim: Bu kez ben, usta beyin yapısına güven­diğim bir filozofa başvuruyorum, çünkü serüvenim metafiziğe da­yanmaktadır. Belki böyle bir peşin hüküm için kendime fazla de­ğer verdiğimi, Hegel’i ve Schopenhauer’i okumamış bir yabancı için fazla iddialı konuştuğumu söyleyeceksin; ama sorunu hemen formüllere bağlama: Kuşkusuz ben, şu anda ruhumun yaşadığı halleri kesin kavramlara uygulayamayacak kadar bu işin yabancısıyım ve bunu sana bırakıyorum, çünkü senin mesleğin bu; ben, sizlerin, siz bilgi sahiplerinin açıkça gördüğünüz gerçekleri görme­den, körlemesine, el yordamıyla yaşamımı sürdüreceğim. Ama se­nin benim meselemde kolayca boyun eğmeyeceğini de biliyorum: Bana lütfedilen bu gülüş, bu azap dolu bunalımlar, bu beş duygu dışında beni etkileyen, şimşek gibi keskin ve gelip geçici, ama ba­na hükmeden açıklaması olanaksız etkiler, bütün bunlar ne yazık ki, senin kolaylıkla ‘psikolojik bir hal’ olarak sınıflayabileceğin ve üstelik, benim sana itiraf ve emanet ettiğim o karakter özelliği yü­zünden benim yaradılışımdan getirdiğim içgüdülerle dış dünyanın ahlak ve gelenekleri arasındaki çatışmayla izah etmeye kalkışaca­ğın bir tablo gösteriyor. Ne var ki, bu anlatış beni ilgilendirmez: Söylenmiş, söylenmiştir; sana söylediklerimden keyfince faydala­nabilirsin, hatta hakkımda anıtlar kadar büyük yanlışlara düşmek pahasına bile olsa. Sana gerçeği keşfettirebilecek bütün bilgileri, senin bu bilgilerden hareket ederek büyük yanlışlara varacağını bile bile sana vermekten mutluluk duyduğumu itiraf ederim.

“Sana yazışımın gerçek nedenine gelelim. Burada gülmem o kadar güçleniyor ki, kalem elimden düşüyor. Gülmekten ağlıyo­rum! Yalnızca usulca gözlerimi değdirmeye cesaret edebildiğim, utançtan olduğu kadar da saygıdan kendi kendimle bile konuşama­dığım bir konuyu basit ve ortalamalı sözcüklerle dile getireceğim ve sana söyleyeceğim bunları, bu sözcükler mavi mektup kâğıtlarının üzerinde kalacak, on yıl sonra sen, eğlenmek istediğin zaman okuyacaksın. Sanırım böyle yaparak kendime karşı saygısızca davran­mış oluyorum, hem de en affedilmeyecek bir saygısızlık bu. Ama ben göze aldım bunu da, sana geri kalanlarla birlikte bunu da veri­yorum: Saygısızlık insanoğlunu güldürür. Kendimde en çok sevdi­ğim bir şey, eğer onunla bir kere olsun keyfimce alay etmez, onu hor göremezsem, benim için gerçekten bütünüyle değerli, bütünüyle vazgeçilmez bir nitelik haline gelemez. Şu halde yeni inancımla güldüreceğim seni, yeni inancımla alay ettireceğim; kendimde, içimde, olanca büyüklüğü ile seni geçecek, ama gene de senin eli­nin altında olmakta devam edecek alay edilmiş, hor görülmüş bir inancı yaşatacağım. Burada beni ağırlığı ile ezen, yıldıran her ney­se, orada senin elinde, senin anlayışsızlığın ve saygısızlığın oranın­da yoğrulacak, kalıba dökülecek. Sana şunu hatırlatmak isterim: Bu mektubu okurken gülebilirsin, ama ben seni geçmiş, ardımda bırakmış oluyorum; çünkü ben güldüm Mathieu, gülüyorum, sen­den önce gülüyorum: İnsan kalıbındaki Tanrı, o bütün insanlardan üstün ve bütün insanlarca hor görülen, alay edilen Tanrı, çarmıha gerili ağzı açık, yemyeşil olmuş yüzüyle, çevresini dolduran alayla­rın ağırlığı altında bir balık kadar dilsiz; bundan daha gülünç ne olabilir? Hadi, hadi, ne yaparsan yap, istediğin kadar gül; buna, göz­lerinden tatlı yaşlar akıtacak kadar gülen ilk sen olmayacaksın.

“Sözcükler ne yapabilir, görelim şimdi. Önce sana, bugüne dek asla kendimi bilememiş, asla kendimi tanıyamamış olduğumu söy­leyeceğim, bilmem, beni anlayacak mısın? Ayıplarım ve değerlerim var, başım, hep bunlardan yukarıda, görmeme ya da kendimi bütü­nümle seyredebilmek için kendimden iki adım geri çekilmeme ola­nak yok. Sonra, bende, içimde, bilmem nasıl bir aldatıcı inançla, sözcüklerin içinde gömülüp kaldığı yumuşak, kımıldayan bir tuhaf maddeden yapılmış olduğum gibi bir his var: Kendime bir ad ver­meye davrandığım an, daha o anda, ad verilenle adı veren birbirine karışıyor, birleşiyor ve her şey yeniden, çözülmesi gereken bir bilin­ meyen oluveriyor. Çoğu zaman kendimden nefret etmeyi denedim, bunun için yeteri kadar neden bulunduğunu benim kadar bilirsin sen de. Ama bu nefret, kendi benliğime giydirmeye davrandığım an o karşı koymaz yumuşaklıkta boğuldu, yok oldu; daha o anda nef­retim bir anı, bir uzak geçmiş olmuştu bile. Kendimi sevmeme de olanak yok, olanak olmadığını o kadar iyi biliyorum ki, denemedim, denemeyi düşünmedim. Ama ne olursa olsun, ben, sonsuzluğa dek ben olmak zorundaydım; ben kendi sırtımda bir yüktüm. Çok da ağır bir yük değil, hiçbir zaman yeteri kadar ağır bir yük olmadım.

“Bir saniye, kısacık bir saniye, sana açılmaktan mutluluk duy­duğum o haziran gecesi, senin şaşkınlıktan büyüyen gözlerinde kendime dokunabildiğimi sanmıştım. Sen beni görüyordun, ben senin gözlerinde katı bir maddeydim, elle tutulabilir bir madde; hareketlerim ve ruh hallerim senin gözünde sınırları ve yapısı bel­li, bilinen bir ana maddenin değişen şartlarından ibaretti. Bu ana maddeyi sen benim aracılığımla tanımıştın, sana sözcüklerimle onu ben anlatmış, tarif etmiştim sana, sana bilmediğim gerçekleri­mi fısıldamıştım ve sen bu gerçeklerle, o gerçeklerin ardında gizli maddeyi görebilmiştin. Ama gene de onu gören sendin, ben yalnız­ca senin, o ben’i görebildiğini görüyordum. Bir zamanlar sen, ken­di tanıdığım ben’le bendeki saklı ben arasında bir uzlaştırıcı ve bu­nun için de benim gözümde dünyadaki en değerli, en vazgeçilmez varlıktın. Sen beni, olduğum gibi, hayır, olmayı istediğim gibi, sağ­lam, dengeli ve yalın bir varlık olarak görebiliyordun. Çünkü, so­nunda, ben varım, var olmakta devam ediyorum, varlığımı hisset­mesem de varım; insanın kendinde yalnızca böylesine kanıtsız bir kesinlik, böylesine maddesiz bir gurur bulması, yalnızca bunları bulması kadar öldürücü bir azap olamaz. O zaman anladım ki, in­sanın kendine erişebilmesi için, bir başkasının yargısından, bir başkasının nefretinden başka yol yoktur. Bir başkasının sevgisi de olabilirdi, ama sevginin yeri yoktu burada. Bu keşfim için kendimi sana her zaman borçlu hissettim Mathieu. Bugün, ilişkimize ne ad verdiğini bilmiyorum. Dostluk demiyorsun sanırım, ama nefret de diyemezsin. Diyelim ki aramızda bir ceset var: benim cesedim.

“Marcelle’le Sauveterre’e geldiğim zaman işte bu ruh hali için­deydim. Bazen sana dönmek arzusu beni kemiriyordu, bazen hırs­la seni öldürmeyi tasarlıyordum. Ama bir gün, birden, ilişkimizde­ki karşılıklı alışverişi gördüm. Ben olmasaydım sen, tıpkı benim, kendimle yalnız kaldığım zaman olduğum gibi bir karşı konulmaz yumuşaklıktan ibaret kalırdın. Sen, benim bilincimden geçerek kendini, gerçekte olduğun gibi çoğu zaman büyük bir şaşkınlıkla görebiliyor, keşfedebiliyordun: Beyni biraz kısır bir akılcı, görünü­şüyle kendine güvenen, ama aslında, derinde kuşkucu, kararsız; kendi mantığının damgasını yemiş her şey hakkında sonuna kadar iyi niyetli, ama geri kalanlar karşısında kör ve yalancı; kendini gü­venceye almak kaygısıyla akılcı, öylesini beğendiği için duygulu, ten zevkleriyle çok az ilgili: tek sözle ölçülü, kararlı, heyecansız bir aydın, orta sınıflarımızın az bulunur bir temsilcisi. Gerçek olan şu ki, ben senin aracılığın olmadan nasıl kendime erişemiyorsam, sen de kendini bulmak, kendini tanımak için bana muhtaçsın. Ve o za­man bizi gördüm, kendimizi: yokluklarını birbirine destek yapa­rak, iki yokluğu birbiriyle payandalayarak ayakta durmaya çabala­yan iki insan! Ve ilk kez, o her şeyi tutuşturan derin ve dopdolu gü­lüşle güldüm o gün. Sonra hemen ardından oldukça karanlık bir il­gisizliğe gömüldüm, öylesine bir ilgisizlik ki birden, geçen haziran ayında göze almaya yemin ettiğim ve bana suçlarımın bedeli gibi görünmüş olan özveri, birden, beni korkutacak, dehşete düşürecek kadar kolay, öylesine katlanılabilir, öylesine basit, sıradan bir ey­lem olarak göründü gözüme; gerçeği keşfetmiştim. Ama burada susmak zorundayım: Marcelle’den gülmeksizin söz etmeme ola­nak yok, senin bu konuda bir çeşit saygıyla susacağını biliyorum, seninle birlikte gülemeyiz bu konuda. Ve işte o zaman, o inanılmaz, o en çılgın şans elini uzatıverdi bana. Tanrı beni görüyor, Mathieu; hissediyorum bunu, biliyorum. İşte böyle: Her şey bir solukta söy­lendi, bitti. Şimdi senin yanında olmak isterdim; mümkün olsa, se­nin yanında olmak ve seni uzun süre oyalayacak olan o açık alayı seyrederek daha da güçle karara varmak isterdim.

“Şimdilik bu kadar. İkimiz de bol bol güldük: Öyküye devam ediyorum. Kuşkusuz senin de bir metroda, bir tiyatronun salonun­da, bir vagonda birinin arkandan baktığı hissine kapıldığın olmuş­tur. Birden dönüp bakarsın, ama o meraklı bakışın sahibi çoktan burnunu kitabının yaprakları arasına sokmuştur bile; seni kimin gözlediğini anlayamazsın. Az önce durduğun biçimde dönersin, ama bilirsin ki, o bilinmedik kişi gözlerini kaldırmıştır gene, bakışı bütün sırtında incecik bir karıncalanma halinde hissedersin, bütün dokularının aynı anda ve çabucak kasılıvermesi gibi bir histir bu. İşte ben, 26 Eylül günü, öğleden sonra saat üçte, otelin bahçesinde bu hissi duydum. Ve hiç kimse yoktu çevremde, anlıyor musun Mathieu, kimse yoktu. Ama bakış oradaydı, yanımda, üzerimde.

“Beni anlamaya çalış: Göremedim, yakalayamadım onu, ani bir gelip geçişte bir profilin, bir burnun, bir çift gözün yakalanıverişi gibi ele geçiremedim onu, göremedim; ama onun temel niteliği bu değil mi zaten? Görülememek, bir bakışla yakalanamamak. Yal­nızca kapandığımı, yoğunlaştığımı duydum, aynı zamanda cam gi­bi saydam ve donuk, hatta kördüm; bir bakışının önünde vardım ben. O andan bu yana, hep o tanığın bakışlarının altında yaşıyorum.

Tanık önündeyim, hatta kapalı, kilitli odamda bile: Çoğu zaman, o müthiş kılıcın ruhumu boydan boya delip geçtiğini bilmek, o tanı­ğın gözleri önünde uyumak, dehşete düşürüyor, uyursam, korkuyla uyandırıyordu beni. Daha doğrusu, itiraf etmeliyim ki, uyuyamaz olmuştum. Ah! Mathieu, ne keşif bu! Beni görüyorlardı, ben kendi­mi gerçeğimle tanımak için çırpınıyordum, her noktamla akıp gitti­ğime inanıyordum, senin iyi niyetli aracılığını arıyordum kendimi görmek için, oysa bu sırada beni görüyorlardı, biri beni görüyordu, bakış oradaydı, dokunulmaz, hükmedilmez, görünmez bir çelik gi­bi. Sen de, küstahça gülen, sen de, seni de görüyor. Ne var ki, sen bilmiyorsun bunu. Şunu söyleyeyim ki, Bakış’a katlanmak kolay ol­madı benim için: Çünkü o bir hiçlik; o bir yokluk; bak: En karanlık, en siyah bir geceyi düşün. Sana bakan, o karanlık, siyah gece. Pırıl pırıl gece; apaydınlık gece; gündüzün gizli gecesi. Her yanımda o karanlık gece pırıl pırıl; her yanımda, ellerimde, gözlerimde, kalbi­min içinde pırıl pırıl ve ben onu göremiyordum. Bu aralıksız, bu be­nim irademin dışındaki aralıksız sokulma beni dehşete düşürüyor­du; bilirsin, en eski, en inatçı hayalim görünmez olmaktı; yüzlerce kez, ne yeryüzünde, ne insanların ruhunda, hiç, hiçbir iz bırakma­dan yaşamayı istemişimdir. Birden, kaçmama, kurtulmama olanak vermeyen bir sınırsız ortam gibi o bakışı çevremde bulmak korkunç bir şeydi. Korkutucu. Ama öylesine de huzur verici. Sonunda ben olduğumu biliyorum. Peygamberinizin o suçlu ve budala tümcesini, o bana ne kadar acı çektirmiş olan; ‘Düşünüyorum, şu halde varım,’ tümcesini bana acı çektirmiş diyorum, çünkü düşündüğüm sürece kendi varlığımdan kuşku duydum keyfimce ve senin uzaktaki öf­kene karşın değiştiriyorum ve şöyle diyorum: ‘Görülüyorum, şu halde varım.’

Yaşamımın koyu, kıvamlı akışından sorumlu değilim: Beni gören yaratıyor beni; ben, onun beni gördüğü kalıbımla varım, beni nasıl görüyorsa öyleyim. Gecelere özgü ve ölümsüz yüzümü geceye çeviriyor, bir başkaldırma, bir isyan halinde dimdik duruyo­rum karşısında, Tanrı’ya, ‘İşte, buradayım!’ diyorum. Buradayım, senin beni gördüğün gibi, ben, olduğum gibi! Kim olabilirim? Sen beni tanıyorsun, ben kendimi tanımıyorum. Kendime katlanmak­ tan öte ne yapabilirim? Ve sen, bakışı sonsuzluğa dek benden gizle­nen, sen bana katlanacaksın. Mathieu, ne haz ve ne işkence! So­nunda kendim olabilmek için değişiyorum. Benden nefret ediyor­lar, beni hor görüyorlar, bana katlanıyorlar, bir varlık, bir var oluş, sonsuzluğa dek ben olmam için yardım ediyor bana. Ben sonsuzum ve sonsuzluğa dek suçluyum. Ama benim Mathieu, benim! Tan­rı’nın ve insanların karşısında, benim! Ecce homo.

_
Özgürlük Yolları 2
Yaşanmayan Zaman

Fransızca aslından çeviren: Gülseren Devrim
Can Yayınları