Cinayet büro amiri Stéphane Corso, bir dizi striptizci cinayetini araştırmakla görevlendirildiğinde, ne peşinde olduğu katilin karmaşık ruh halinin ne de girmesi gereken karanlık dünyanın farkındadır. Soruşturma onu geçmişi şaibeli, goya hayranı bir ressama götürür: Philippe Sobieski’ye. Ressamla corso arasındaki düello, porno ve sadomazoşizm dünyasının labirentlerinde bir kedi fare oyununa dönüşür. Gerilimin efendisi Grangé, Ölüler Diyarı’nda insan doğasının kuytu köşelerini keşfe çıkıyor…

Sen kötüsün.
Sen bir katilsin.
Sen bir sapkınsın.
Senin kanın çürümüş, zehirli ve kokuşmuş bir kan. Soyun neyse kanın da odur.

(Tanıtım Bülteninden)
"- Benim, Adrien.

Corso arayan kişinin, dün saat 20 sularında gözaltı emri kaldırılır kaldırılmaz Sobieski'nin peşine taktığı yeni polis olduğunu anlayıncaya kadar birkaç saniye geçti.

Polis onu uyandırmıştı. Saat 9'a geliyordu; trafik kazası yüzünden komaya girmiş biri gibi uyumuştu.

- Ne oldu?
- Kuzey Garı'ndayım.
- Hangi sebeple?
- Sobieski bütün gece evinden çıkmadı, ama biraz önce bir taksiye bindi. Onu buraya kadar takip ettim.
- Nereye gidiyor?
- Hiçbir fikrim yok.

Corso şaşırmıştı; ona tebliğ edilen şehirden ayrılmama talimatına rağmen, salak herif kaçıyordu.

Corso çoktan merdivenleri inmeye başlamıştı bile.

- Peşinden ayrılma, yanına geliyorum.

Polosuna biner binmez sirenlerini sonuna kadar açmış ve tepe lambasını yakmıştı ki, polis onu yeniden aradı:

- Eurostar'a binecek!

Corso, Seine Nehri'ni henüz geçmişti. ve Sêbastopol Bulvarı'nda ilerliyordu. Ayağını gaz pedalından kaldırmıyor ve hiçbir trafik ışığında durmuyordu. Sobieski İngiltere'de ne halt edecekti? Onun gibi yalancı bir kahraman bile polis tarafından izlendiğini ve dikkat çekmemesi gerektiğini bilirdi.

- Kimliğini göster ve onun hangi trene bindiğini öğrenmek için her şeyi yap.
- Sonra... sonra ne yapayım?
- Bana bir bilet al.
- Corso hiç düşünmeden cevap vermişti. Bir süre ortadan yok olacaktı, ama iyi bir nedenle; Manş'ın diğer yakasına geçece göre Sobieski'nin gizli sebebi vardı. Belki bu sebep, neden olmasın, işlediği suçlarla ilgiliydi. Kuzey Garı. Semt, fuhuş mekânları, gürültü ve pislik konusunda bütün rekorları kırıyordu. Burada duvarları genişletmekten, ek binalar yapmaktan, yeraltına dehlizler kazmaktan hiç vazgeçmiyorlardı. Sonuçta, tüm çevre sürekli kaos içindeydi. Buradaki trafik akışını anlamak imkânsızdı: tampon tampona giden arabalar, çok dar yollar, hiçbir anlamı olmayan kavşaklar... Kuzey Garı, güçlü deniz akıntılarıyla korunan bir ada gibiydi; ona doğru yaklaştığınızı sandığınız an sizden uzaklaşıveriyordu, bir kez daha uzaklaştığını görmek için yeniden manevra yapıyordunuz...

- Nerede?
- Gişelerden geçti, dedi Adrien, nefes nefese. Güvenlikten geçmek için bekliyor.
- Biletim sende mi?
- Almak üzereyim.

Corso arabasını rastgele bir yere bıraktı. Gecikmeler yüzünden ona yetişebilirdi: Sobieski güvenlikten geçmek için kuyruğa girecekti, o ise rozeti sayesinde bütün engelleri aşacaktı.

- Az önce check-in'den geçti. Onu perona kadar izleyeyim mi?
-Hayır. Geliyorum.

Corso, yolcuların bağırışları arasında, ana salonda ters istikamette koşuyordu. Eurostar'a giden yürüyen merdiven basamaklarını uzun adımlarla tırmandı ve sonunda Adrien'ı gördü. Ona hemen arabasının anahtarlarını verdi, biletini aldı.

- Hey... Bilet parası ne olacak? Cevap olarak Corso ona arabasının ruhsatını verdi ve gişelere doğru yöneldi. Üç renkli polis kimliği Fransız tarafında, her yerden hızla geçmesini sağlıyordu. İngiliz tarafı daha karmaşık olacaktı, ama her şeye rağmen 2016'da, Birleşik Krallık hâlâ Avrupa'nın bir parçasıydı.

Perona ulaştığında, güvenlik görevlileri son yolcuların üstlerini arıyordu. Ona seyahat nedenini sordular. Soruyu geçiştirdi; şüphelisinin trende olduğunu ifşa etmek söz konusu olamazdı.

Peron gözle görülür bir şekilde boşalıyordu. Hareket etmeden önceki son birkaç dakika... İnsanda zavallı statik dünyadan uzaklaşma isteği uyandıran, sarı mavi gövdeli teknoloji mucizesinin, yan yatmış çelikten devasa obeliskin yanına ulaşabildi. Önünde iki olasılık vardı, ya kendi vagonuna doğru koşacak ve Sobieski tarafından görülme riskini göze alacaktı ya da ilk vagona binecek ve daha sonra yerini arayacaktı; bu durumda da içeride fark edilme tehlikesi vardı.

Sonunda bir karar verdi: Trenin baş tarafında oturacak ve hiç kımıldamayacaktı. Londra St. Pancras Garı'nda Sobieski'yi bulacak zamanı olacaktı.

Nefes nefese ve terden sırılsıklam, boş bir koltuğa yerleşti ve gözlerini kapadı. Sobieski de binmişti, bu trende bir yerlerdeydi; bu çelikten canavar ikisini birbirine bağlıyordu, yolculukta insanı canlandıran bir şeyler vardı. Londra'da şenlik yeniden başlayacaktı. Artık burada yapacağı tek şey, ekibini bilgilendirmek ve yazın bu aşırı sıcağında soruşturma ekibi şefinin gün boyu ortadan kaybolmasının nedenini açıklamaktı."

Çevirmen: Tankut Gökçe, Doğan Kitap, s.238-240