Her duygu, her hareket, her bedensel rahatsızlık, kullandığım her sözcük için büyük bir depo dolusu açıklamam var. İnsan anlayışla başını eğiyor. Böyle olması gerekliydi: Yine de bu yaşam uçurumunda boylu boyunca düşüyorum. Bu uçurum bir gerçek, ayrıca da dipsiz. İnsan bu taşlı derede ya da suyun yüzünde kendini öldüremiyor bile. Anne, sana sesleniyorum, her zaman yaptığım gibi. Ateşim olduğu geceler. Okuldan döndüğüm zaman. Geceleri, arkamdan beni kovalayan bir hayaletle hastanenin parkında koştuğum zaman. Farö’deki o yağmurlu öğleden sonra seni tutmak için elimi uzattığım zaman. Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Bu başımıza gelenler nedir? Bununla baş edemeyeceğiz. Yanaklarım yanıyor ve birisinin uluduğunu duyuyorum, sanıyorum ben kendim uluyorum.

***

Sinema benim için günlük olayların, yaşamların anlatıldığı bir rutin olmadı. Sinema düşlerin anlatıldığı bir sanattır. İşte burada yönetmen için bir duvar çıkar ortaya; duvarın rutin tarafında kalanlar ve duvarın düşsel olan diğer tarafında kalanlar. Kurosava, Fellini, Buñuel, Tarkovsky ve bazen de Antonioni duvarın diğer tarafında kalan insanlardı benim için. Sanatçı olarak amacım tıpkı bu insanlar gibi duvarın diğer tarafında olmaktı, fakat ben bu duvarı sadece bir kaç kez yumruklayabildim.

***

Amacım, içimde, benliğimde taşıdığım ruhsal durumlar, duygular, görüntüler, ritimler ve karakterler üzerine filmler yapmak. Anlatma aracım ise yazılar değil, film sahneleridir.

***

Bugün birey, sanat yaratıcılığının en yüksek biçimi ve en büyük derdi olmuştur. Ben’in en küçük yarası, sanki sonsuz bir önemi varmış gibi mikroskop altında incelenmekte. Sanatçı; ayrıcalığını, öznelliğini, bireyciliğini neredeyse kutsal saymakta. Böylece biz en sonunda da, kocaman, bir ağılda toplanmış, birbirimizi dinlemeden, birbirimizi ölesiye boğduğumuzu anlamadan, kendi yalnızlığımızın üstüne meleyip durmuş oluyoruz.

***

Tiyatro sadık bir eş, sinama ise pahalı bir metres.

***

Tarkovsky hakkında söyledikleri: “Onun filmlerini keşfettiğimde bu bir mucize gibiydi. Birden kendimi hiçbir zaman anahtarını elde edemediğim bir kapının önünde buldum. Benim her zaman girmek istediğim, onun ise çok kolaylıkla hareket ettiği bir odanın kapısı. Benim için Tarkovsky gelmiş geçmiş en büyük yönetmendir.”

***

Filmlerimdeki ritim masa başında senaryodan doğar, kamera karşısında da yaşamaya başlar. Her tür doğaçlama bana yabancıdır. Eğer çabuk karar vermeye zorlanırsam ter içinde kalır ve korkudan kaskatı kesilirim. Film çekimi benim için ayrıntılı planlanmış bir yanılsamadır; yaşadıkça bana daha da aldatıcı görünen bir gerçeğin yanılsaması. Film, belge olduğu zamanın dışında bir düştür. Bundan dolayı Tarkovsky sinema yönetmenlerinin en büyüğüdür. O, düşsel mekânlarda bir uyurgezerin güveniyle hareket eder, hiç açıklama yapmaz. Zaten ne açıklayacaktır ki! Düşlerini bütün iletişim araçlarının en zoru, ama bir anlamda en isteklisi aracılığıyla görünür kılabilen bir gözlemcidir. Ben, bütün hayatım boyunca onun büyük bir doğallıkla dolaştığı kapıları yumrukladım durdum. Ama bu kapılardan içeri ancak birkaç kez süzülmeyi başarabildim…

***

Eskiden çocuklar suçlu bir vicdana sahip olarak yetiştirilirdi. Ben de öyle yetiştirildim. Ne var ki bir gün bu yükü daha fazla taşıyamayacağıma karar verdim ve suçluluk duymaktan vazgeçtim.

***

Ben bir sahne gördüğümde, çok sık bir şekilde gözlerimi yaklaştırıp dinlerim onu, çünkü o sahne iyi ses veriyorsa, aynı zamanda iyi görünüyor demektir.

***

Persona, yaratıcısını kurtaran bir yaratıdır. İki kez zatüre ve antibiyotik zehirlenmesinden mustarip bir hastaydım. Kelimenin tam anlamıyla üç ay boyunca dengemi kaybettim… Hastanedeki yatağımda oturup tam önümdeki kara bir lekeye baktığımı hatırlıyorum çünkü kafamı oynatsam bütün oda dönmeye başlıyordu. Artık hiçbir şey yaratamayacağımı düşündüm. Bomboştum, neredeyse ölüydüm… Bir gün birden, iki kadının yan yana oturup ellerini karşılaştırdıklarını düşünmeye başladım. Bu tek sahneyi muazzam bir güç sarfederek not edebildim. Sonra, birinin konuştuğu ötekinin sustuğu iki kadın hakkında çok küçük bir film yapabilsem -belki 16 mm- benim için o kadar zor olmayacağını düşündüm. Her gün biraz biraz yazdım. Öyle hastaydım ki uzun metrajlı bir film yapmak henüz aklımdan geçmiyordu. Ama kendimi buna alıştırdım. her sabah onda, yataktan kalkıp masaya geçtim, oturdum, bazen yazdım, bazen yazamadım. Hastaneden çıktıktan sonra, deniz kıyısına gittim. Hâlâ hasta olduğum halde senaryoyu bitirebildim ve planı gerçekleştirmeye karar verdik. Yapımcı çok anlayışlıydı. Sürdürmemi, pahalı bir proje olmadığı için kötü olsa bile her an bırakabileceğimizi söyleyip durdu. Temmuzun ortasında filmi çekmeye başladım. Hâlâ hastaydım, ayağa kalktığımda başım dönüyordu (…) bir gerçeklik krizi beni düşüncemi açıklamaya yöneltti. Gerçek nedir ve kişi ne zaman gerçeği söylemelidir? Cevabı o denli güç geldi ki sonunda gerçekliğin tek biçiminin sessizlik olduğunu düşündüm. Sonunda, bir adım daha ileri giderek, bunun da bir rol, bir cins maske olduğunu keşfettim. İhtiyaç duyulan şey bir adım ötesini bulmaktır.

***

Yetiştirilmemizde çoğunlukla suç, itiraf, ceza, bağışlanma, lütuf gibi kavramlar; çocuk, anne-baba ve tanrı arasındaki ilişkilerdeki somut unsurlar temel alınmıştı. Bunların tümünde kabul ettiğimiz ve anladığımızı sandığımız doğal bir mantık hüküm sürerdi. Nazizmin tuzağına bu kadar kolay düşmemizde bu gerçeğin etkisi olabilir. Özgürlük sözcüğünü hiç duymamıştık, hele özgürlüğün tadının nasıl olduğunu hiç bilmiyorduk. Hiyerarşik bir sistemde tüm kapılar kapalıdır. Cezalandırılma doğaldı, hiçbir zaman sorgulanmadı. Çabuk ve basit olabilirlerdi, yüze bir tokat, kıça bir şaplak gibi ama aşırı karmaşık ve kuşaklar boyu incelmiş cezalar da vardı.

Ernst lngmar (kendisi) sık sık ve kolayca yaptığı gibi altını ıslattığında günün geri kalan kısmını dize kadar inen kırmızı bir eteklikle geçirmek zorundaydı. Bu zararsız ve gülünç kabul edilen bir cezaydı. Önemli suçlar, suçun ortaya çıkmasıyla başlayarak örnek cezalar oluştururdu. İlk elde suçlu suçunu itiraf ederdi, yani hizmetçilerin, annemin ya da çeşitli nedenlerden dolayı papaz evinde kalan kadınlardan birinin önüne çıkıp anlatırdı. İtiraf etmenin anında doğurduğu sonuç, toplumdan dışlanmaktı. Hiç kimse suçluyla konuşmaz, onu yanıtlamazdı. Anlayabildiğim kadarıyla bunun amacı suçlunun cezalandırılmaya ve bağışlanmaya özlem duymasını sağlamaktı. Öğle yemeği yenip kahveler içildikten sonra taraflar babamın odasına çağrılır, sorgulama ve itiraflar yinelenirdi. Bundan sonra halı dövme sopası getirilir, kaç sopaya hak kazandığını suçlunun kendisi belirlerdi. Ceza tespitinden sonra sıkı doldurulmuş yeşil bir yastık getirilir, pantolonlar ve donlar aşağıya indirilir, yastığın üzerine yüzükoyun yatırılırdık; birisi boynumuzu sıkıca tutar ve dayak faslı başlardı. Bu cezanın fazla can acıtıcı olduğunu iddia edemem. Asıl acıtıcı olan dayak töreni ve aşağılanmaydı. Cezanın en kötüsünü ağabeyim alırdı. Annem çoğu kez onun yatağının kenarına oturur, halı dövme sopasının zedelediği ve yer yer kanlı kabarcıklar oluşturduğu sırtına pansuman yapardı. Ağabeyimden nefret ettiğim, birdenbire patlayan öfkelerinden korktuğum için, onun böylesine şiddetli cezalandırılmasını görmekten pek hoşnut olurdum. Dayak faslı bittikten sonra babamın elini öpmek gerekirdi ve böylece bağışlanma ilan edilir, suç yükü hafifler, bunu ferahlama ve dua izlerdi. Elbette yemek yemeden ve gece okumalarını yapmadan yatmak zorundaydık, gene de önemli ölçüde rahat bir soluk alınırdı.

Büyülü Fener, Afa Yayıncılık, 1990, s.12-13

***

Dil hep ağrıyan dişi yoklar, insan acıyı hep aklında tutar.

***

Benim oyunum, bir oyuncunun sahneden inerek izleyicilerin arasındaki bir eleştirmenin boğazını sıkmasıyla başlar. Oyuncu, küçük kara deftere not ettiği tüm aşağılamaları okuduktan sonra, izleyicilerin üzerine kusarak dışarı çıkar ve beynine bir kurşun sıkar.

19 temmuz 1964 tarihli notlarından

***

Bu cennetin başka bir sorunu bu: Çoğu insan zihinsel olarak yeterli uyarımdan yoksun. Bugün altı saatlik mesai uygulamasına geçilse, devlet açısından çok büyük sorunlar doğacaktır. Onlara bu boş zamanı tanımakla ne vermiş olacaksınız?

Bizim gibi aşırı derecede maddeci bir ülkede çocukları çizgi filmler ve sansasyonel dergiler yerine kitaplar okutarak eğitmenin yollarını bulmak gerekir.

Üstelik bu çok zor bir iş. Örneğin, benim 12 yaşında bir oğlum var. Çok zeki ve hayata dair her şeye karşı oldukça meraklı, fakat kesinlikle kitap okumuyor. Kesinlikle. Donald Duck’ı, canavarlı çizgi romanları okuyor, fakat kitap okumaya karşı hiç bir ilgisi yok.

İnsanların kitap okumaması çok ciddi problemlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Kelimelerin bilinçli iletişimin en temel aracı olduğu yerde, kelimesi olmayan insanlar ne yapabilir? Beyinlerinin ihtiyaç duyduğu itici gücü nereden bulurlar?

Bu yetersiz uyarım sorunu olduğu kadar duygusal bir sorundur aynı zamanda. O insanların duyguları var fakat onları ifade edecek kelimeleri yok.

Karmaşık bir deneyimi ifade etmek için kelimeleri yan yana getirebilme eksikleri var. Dolayısıyla, hayatlarının bir boyutunu kaybederek müthiş bir memnuniyetsizlik sorunu yaşıyorlar.

Eğer siz onlara “Siz duygularınızı ifade edecek kelimelere sahip olmadığınız için memnuniyetsiz ve mutsuz insanlarsınız,” derseniz, onlar da sizin kafayı yediğinizi düşünecektir.

Ingmar BergmanNew York Times Magazine 1975

Filmlerinden Alıntılar

Kapıda durup iki yaşlı insanın birlikteliğine baktım. Ayrılmaları gereken gizemli noktaya yavaş yavaş yaklaşmalarına. Şerefi ve tevazuyu gördüm ve bir an için, sevginin her şeyi kapladığını fark ettim. Hatta ölümü bile.

Ansikte Mot Ansikte

***

Yaz gecesinin üç tane gülüşü vardır. İlki, gece yarısından şafağa kadar sürer; âşıklar kalplerini ve bedenlerini birleştirdiğinde. Bak, ufukta çok yumuşak bir gülümseme var; hepsini görebilmek için çok sessiz ve dikkatli olmalısın.”

(…)

Şimdi de yaz gecesinin ikinci gülücüğü geliyor. Soytarılar ve aptallar…

– …ve adam olmayacaklar için!
– O zaman bize gülüyor olmalı.

Sommarnattens Leende

***

Yaz gecesi üçüncü kez güldü. Üzgün ve mahzunlar için, uykusuz ve kayıp ruhlar için, korkanlar ve yalnızlar için güldü. Ama aptallar kahvelerini mutfakta içecekler.

Sommarnattens Leende

***

Daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi? En sonunda kabullenip susmuşlar. Oysa onların da diğerleri gibi gözleri, elleri ve hisleri var. Hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!

En Passion

***

Çatıda titreyen dumanı görüyor musun? Sanki korkutulmuş gibi ama dışarı çıkınca içinde kıvrım kıvrım akacağı gökyüzü onun olacak. Ama o bunu bilmiyor. Bu yüzden çatının altına sinip titriyor. Bu insanların yaptığıyla aynı. Fırtınadaki bir dal gibi titriyor insanlar; bildiğinden korkmuş, bilmediğinden korkmuş.

Jungfrukällan

***

Hayal dünyası yoksul olanlar diğerlerinden daha iyi yalancıdır.

Scener Ur Ett Aktenskap

***

Sen ve ben birbirimizi çok şımartmıştık. Hava geçirmez bir varoluşun içindeydi. Her şey kusursuzdu. Tek çatlak yoktu. Oksijensizlikten öldük.

Scener Ur Ett Aktenskap

***

Birbirlerinden nefret eden bir karı-kocadan daha korkunç bir şey olabilir mi?

Scener Ur Ett Aktenskap

***

Evet, aşk için kapasitem var sanırım ama her şey içime kapanıp kalmış. Bu hayat tüm yeteneklerimi baskı altında tutuyor.

Scener Ur Ett Aktenskap

***

Gazeteler korku, tehdit ve söylentilerle dolu. Hükümet etkisiz görünüyor. Aşırılık yanlısı güçler arasında kanlı bir çatışma kaçınılmaz görünüyor. Bütün bunlara rağmen insanlar işlerine gidiyor. Yağmur hiç kesilmiyor ve korku, kaldırım taşları üstünden yükselen buhar gibi yükseliyor. Keskin bir koku gibi hissediliyor. Herkes bir tür sinir gazı gibi içine çekiyor. Yavaş yavaş işleyen zehir kendini sadece hızlı ya da yavaş atan nabız ya da mide bulantısı olarak gösteriyor.

The Serpent’s Egg

***

Belki boyutsuz manada aynı kişiyizdir. Belki de birbirimizin içerisinden akıp gidiyoruzdur. Boyutsuzca ve ihtişamla birbirimizin içinden akıyoruzdur.

Fanny Och Alexander

***

Her şey olabilir, her şey mümkün ve olası. zaman ve mekân yok aslında. Gerçekliğin nahif tezgâhında, hayaller şekilleniyor yeni yeni motiflerle.

Fanny Och Alexander

***

Bir keresinde bana sürekli maske değiştirdiğini ve nihayetinde kim olduğunu bilemez bir hale geldiğini söylemiştin. Benim tek bir maskem var, o da bedenime çakılıdır.

Fanny Och Alexander

***

Görüyorsun karin, insan büyülü bir çember çiziyor çevresine ve kendi gizli oyunlarına uymayan her şeyi bu çemberin dışında bırakıyor. Yaşam bu çemberi aştığı zaman, oyunlar küçük, karanlık ve gülünç oluyor. O zaman kişi yeni çemberler çiziyor kendine ve yeni bir sığınak kuruyor.

Sasom i En Spegel

***

Birdenbire öyle korktum ki! kapı açıldı, ama tanrı yalnızca bir örümcekti. Üzerime doğru geldi ve onun yüzünü gördüm. Korkunç, öfkeli bir yüz. Üzerime tırmandı ve içime girmeye çalıştı, ama ben korudum kendimi. Hep gözlerini gördüm onun. soğuk ve durgundular. İçime giremeyince hemen göğsüme ve yüzüme, sonra da duvara tırmandı. Tanrıyı gördüm ben.

Sasom i En Spegel

***

Benim gibi insanlar, ruhu hiç düşünmemişlerdir. O zaman ruh yaramazlık etmeye başlar ve sen ümitsizsindir.

Aus dem leben der marionetten

***

Bu hep aynı üzücü hikaye. Beden, kendisine bir engel olur. Sonra ruh. Kısa zamanda umutlar, hayaller ve tavizler karmaşasındasındır. Tanrım, çok kuramsalım.

Aus dem leben der marionetten

***

Bu kadar karmaşık bir şekilde konuştuğum için beni affet ama bunlar aniden vurdu beni. Tanrı yoksa bu bir fark yaratır mı? Hayat anlaşılır olurdu. Ne rahatlama. Ama ölüm de hayatın kaybolması demek olurdu. Vücudun ve ruhun çözülmesi. Acımasızlık, yalnızlık ve korku… Hepsi doğrudan ve şeffaf olurdu. Acı çekmek anlaşılmazdır, bu yüzden açıklanması gerekmez. Yaratıcı yok. Hayatı devam ettiren yok. Bir tasarım yok… Tanrım… Neden beni bıraktın?

Nattvardsgasterna

***

İsa çarmıha gerildiğinde ve işkence içinde asılıyken, ‘Tanrım! Tanrım!’ diye bağırdı. ‘Neden beni terk ettin?’ Bağırabildiği kadar yüksek sesle. Cennetteki Tanrının onu terk ettiğini zannetti. Anlattığı her şeyin yalan olduğuna inandı. Ölmesinden hemen önce İsa şüpheyle doluydu. Bu kesinlikle onun en büyük sınavı olmuştur. Tanrının sessizliği.

Nattvardsgasterna

***

Agnes: Benden korkuyor musun şimdi?
Anna: Hayır, kesinlikle hayır.
Agnes: Ben ölüyüm, görüyorsun. Sorun şu ki uyuyamıyorum. Sizleri bırakamıyorum. Çok yorgunum. Bana kimse yardım etmeyecek mi?
Anna: Bu bir rüya, Agnes.
Agnes: Hayır, rüya değil. Belki sizin için öyle, ama benim için değil.

Viskningar och rop

***

Bu hayatta birine verilebilecek en güzel hediye bana verildi. Bir hediye ki birden çok ismi var: Beraberlik, arkadaşlık, ilgi, sevgi.

Viskningar och rop

***

Bana yazacak bir şeyler verin. İnsan sevmekte hürdür. Bu zavallı halimi kabullenmek istemiyorum ama şimdi yalnızlık güzel ve iyi. İnsan hayatında çeşitli davranışlar dener ve hepsini anlamsız bulur. Üzerimde öylesine büyük kuvvetler var ki yani bizi ürperten, titreten kuvvetler var demek istiyorum… Ruhların ve anıların arasında ihtiyatlı davranmak gerekiyor… Tüm bu konuşmalar, yalnızlığı düşünmek hiç akıllıca değil… Gerçekten faydasız bu. Bana yazacak bir şeyler verin.

Tystnaden

***

İnsanlarla olan ilişkimiz, temelde en yakınlarımızın karakter ve davranışlarını tartışıp değerlendirmekten ibarettir. Bu durum, benim, sosyal hayat denen şeyle arama gönüllü bir mesafe koymama yol açtı.

Yaban Çilekleri

***

Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta yok edilmek… Her kelime yalan, her jest sahte. Her gülümseme, yalnızca bir yüz hareketi.

(…)

İntihar etmek… Hayır, fazlasıyla iğrenç. İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez.

(…)

Burada kendi yalnızlığımızdayız.

Persona

***

Anladığımı düşünmüyor musun?

Var olmayı boşyere hayal etmek. öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. Uyanık olduğun her an. tetikte. Başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık, açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için… Hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme.

İntihar etmek mi?
Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın.

Ama hareket etmeyi reddedebilirsin. Konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun.

Sen öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri. Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, Sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez.

Seni anlıyorum, Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. Seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. Hevesin gecene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum.

O an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi, bunu da bırakırsın…

Persona

***

Bütün endişelerimiz, ihanete uğramış düşlerimiz, bu anlaşılmaz vahşet, kaybolan şeyler için duyduğumuz korku ve dünyevi koşularımızın acı dolu ağırlığı yavaş yavaş dünya dışı bir umudu alarak kristalize oluyor. İnanç ve şüphelerimiz karanlığa karşı sessiz bir çığlık ve sesizlik terkedilmişliğimizin en büyük kanıtı.

Böyle olmak zorundamıydı, yalan söylememek, gerçeği söylemek, dürüst davranmak gerçekten bu kadar önemli mi? İnsan aklına geldiği gibi konuşmadan yaşayabilir mi? Yalan söyleyip kıvırmadan, bahane bulmadan. İnsanın kendisini biraz bırakması, boşvermesi, yalancı olması, daha iyi değil mi?

Belki de, gerçekten neysen o olman daha iyi olacaktır.

Persona

***

Hakkında söylenenler

O benim için bütün zamanların en iyisi. Çünkü; tutkuyu, coşkuyu ve sıcaklığı harmanlayabiliyor.

Francis Ford Coppola

***

Bu adam insan doğası üzerine Dostoyevski ve Camus kadar söz söyleyebilen az yönetmenden biri. Hatta belki de dünyadaki tek örnek.

Krzysztof Kieslowski

***

Bergman’ın sanatsal oportünist olmayan üç sinemacıdan biri olduğunu düşünüyorum: Desica, Fellini ve Bergman. Önlerine iyi bir hikaye gelmesini beklemez bunu yaratırlar. Bir bakış açıları vardır ve onu filmleriyle sürekli sergilerler.

Stanley Kubrick

***

50’li ve 60″lı yıllarda belli bir yaşta olan sinemacıların Bergman’dan etkilenmemesi imkansızdır.

Martin Scorsese

***

Beni sadece iki kişinin bakış açısı ilgilendiriyor: Biri Bresson diğeri Bergman

Andrei Tarkovsky
ingmar Bergman'ın ‘Persona’ filmi için çekim senaryosu hazırladığı defteri.

görsel

görsel

görsel

görsel

görsel
"Bach bir geziden döndüğü zaman yokluğunda karısıyla iki çocuğunun öldüğünü öğrenip güncesine şunları yazmış: ‘Sevgili Tanrım, coşku beni terk etmesin.’ Tüm bilinçli yaşamım boyunca Bach’ın coşku dediği şeyle yaşadım. Bunalımlardan ve mutsuzluklardan çıkmamda bana o yol gösterdi, tıpkı yüreğim gibi teklemeden benim için çalıştı. Kimi zaman beni bunalttı ve baş edilmesi zor bir hal aldı ama hiçbir zaman yıkıcı ve düşmanca davranmadı. Bach bu duruma coşku demiş, Tanrı’daki coşku. Sevgili Tanrım, coşku beni terk etmesin!"
David: İnsan ne söyliyeceğini bilemiyor.

Martin: Doğru. Karin’in hastalığına değin, mutluluksa adı, mutluyduk biz. Oysa ben onun korkunç durumunu sezer sezmez, ikimiz de yok olmanın eşiğine düştük.

David: Mektuplarında böyle bir şeye değinmiştin.

Martin: Ama bütünüyle değil. Romanına çalıştığın için rahatsız etmek istemedim seni.

David: (susar, uzaklara bakar): Evet. Evet.

Martin: Onu sevdiğimi, ne olursa olsun, kendimi sıyıramıyacak kadar ona bağlı olduğumu biliyorum. Ben onun yaşamının tek dinlendirici köşesi oldum. Belki de sığınabileceği tek kişi.

David: Anlıyorum.

Martin: Hastalığından onu koruyan tek kişinin ben
olduğunu söylüyor. Belki de haklı.

(Sessizlik)

-
Aynadaki Gibi / Sessizlik...