Bir çocuğun merakı ya da bir adamın kaderi

Oğlum, ah gelecek,

Dün öbür odada annene, “Ben de Filistinli miyim,” diye sorduğunu duydum. Annen “evet” yanıtını verince bütün evin üstüne ağır bir sessizlik çöktü. Sanki başımızın üstünde asılı duran bir şey düşmüş de gürültüyle patlamıştı, sonra da… sessizlik.

Sonra senin ağladığını duydum. Kulaklarıma inanamadım, ama parmaklarıma gerçekten inandım. O anda okuyor olduğum kitap ellerimin arasında titriyordu. Hayır, bu bir hayal değildi, her şey son derece gerçekti. Sen ağlıyordun.

Kıpırdayamıyordum. Öbür odada senin taşkın hıçkırıklarının arasında kavrama gücümü aşan bir şey doğuyordu. Sanki kutsanmış bir neşter senin göğsünü yarıyor ve oraya senin hakiki yüreğini yerleştiriyordu.

Sorduğun soru hâlâ havada asılı duruyordu, yankısını parmaklarımda duyuyordum: “Ben de Filistinli miyim?” Sonra neşter usta bir cerrahın hızlı, temiz bir hareketiyle göğsüne indi: “Evet.” Sonra da sessizlik çöktü, sanki bir şey varlığa geldi, ve senin ağladığını duydum.

Öbür odada ne olduğuna gidip bakmak için kıpırdayamıyordum. Ancak, yine de biliyordum, uzakta kalmış bir vatan, çayırları, ovaları, zeytin ağaçları, ölüleri, yırtılmış, katlanıp kaldırılmış bayraklarıyla bir ülke, etten ve kandan bir geleceğe doğru, şimdi bir başka çocuğun yüreğinde yeniden doğuyordu.

Benliğimi kuşatan bu karışık duyguların aynını, beş yıl önce, sen doğduğunda da duymuştum. Orada durmuş, senin bir bilinmezden başka bir bilinmeze doğmanı bekliyordum. Feryad eden bir sesle ağlayarak dünyaya geldiğini duyduğumda, sanki omuzlarıma düşmüş de beni toprağa daha bir kuvvetli bastırmışsın gibi hissetmiştim.

İşte şimdi de senin yan odada yeniden doğuşuna tanık oluyordum, yeniden omuzlarıma düştüğünü, beni ayaklarımın altındaki toprağa daha da derin bir şekilde gömdüğünü duyuyordum. O anda, keşke, masumiyetle dolu, az sonra acıya kesecek o küçük yüzünün aldığı hali görebilseydim; o “evet”in, onu bekleyen bıçak sırtı hayattan habersiz bir çocukluğun üzerinden geçerek, nasıl kızgın bir demir gibi yüzüne damgalandığını ve masumiyetini alıp götürdüğünü…

O anda yaratılıyordun, annenin gözlerinin önünde ve benim bir kitabın sayfası gibi titreyen parmaklarımda… Biri sana bir silah uzatıyordu ve onun tetiğini gösteriyordu.

İki odanın ve duvarların arasında, toprağın damarları bizi birbirimize bir kez daha bağlayan bir söz gibi yayılıyordu. Kıpırdayamıyordum, ama senin neden böyle istemsizce ağladığını, ayırdedilmesi güç, belli belirsiz bir şekilde biliyordum. Kelimelere dökülebilen, ama kimsenin algılayamayacağı bu bilinmeze inanıyorum.

O kelimeyi bilmesen de onun bir aidiyet ve acı anlamına geldiğini hissediyordun. Oysa senin için, benim için olduğundan daha çok, bir zafer coşkusu anlamına gelebilir o. Benim elimden kaçan yıllar senin olacak, içimdeki umut, sönmeyen umudum sana doğru yayılacak ve senin umuduna eklenecek ve senin içinde büyüyecek.

Bunu kesinlikle hissediyordun, yoksa, neden öyle ağladın?

Senin diğer odada hıçkırıklar içinde yeniden doğuşunu dinlerken, benim de bir zamanlar nasıl yeniden doğduğumu hatırladım. Araçlar bizi kaçmanın utancına taşırken henüz on yaşındaydım. Hiçbir şeyin farkında değildim, hiçbir şey hissetmiyordum. Henüz hâlâ çocukluğun masumiyetinin göklerinde süzülüyordum. Fakat bir anda gözlerimin önünde hiç unutmayacağım bir sahne yaşandı: Kamyonlar sınırda durdurulmuştu. Ben, bir çocuğun merakı ya da bir adamın kaderine kapılarak, orada ayakta duran adamların arasına sessizce sokuldum. Erkekler sınır görevlilerine silahlarını teslim ediyordu, ki böylece mülteci dünyasına savunmasız bir şekilde, sadece çıplak elleriyle girebilsinler diye…

Gördüğüm bu manzara karşısında, kavrayamadığım bir duyguya kapıldım, içim ezilmiş bir şekilde oradan uzaklaştım. Annem diğer kadınların yanında oturuyordu. Ona doğru sanki o bir mülteciymiş gibi yaklaştım. Ne oldu diye sordu. “Silahlarını teslim ediyorlar,” dedim. Tıpkı annenin sana “evet” demesi gibi, annem de bana “evet” demişti o zaman. Sonra üzerimize bir sessizlik çöktü, ve ben annemin o zeki gözlerinin azarlayıcı bakışları altında kendimi ağlarken buldum.

O zaman yeniden doğdum. Orada silahlarını teslim eden erkekleri tekrar izlemeye koyuldum. Onlara alışkın olmadıkları bir şekilde bakıyordum ve annem - bir başına - bana alışkın olmadığım bir şekilde bakıyordu.

İnsanın büyüdüğüne inanma. Hayır. Apansız doğar o. Bir söz, aniden, yeni bir nabızla yüreğine işler. Tek bir sahne onu çocukluğun çatısından alaşağı edip o haşin yola fırlatabilir.

Nasıl ki o delici “evet” beni yeniden yaratmıştı, başka bir “evet” de seni yeniden yarattı. Ve ben senin, bir bilinmezden başka bir bilinmeze doğan bir insanın, ritmik bir şekilde akan, dayanılması imkânsız sesiyle inleyerek, onu nasıl kabul ettiğini duydum.

Senin sorun da benimki gibi miydi, bir çocuğun merakı ya da bir adamın kaderi?

Bunun bir önemi yok.

O anda, eski vatan yeni bir insanın içinde yeniden doğmuştu. Diğer odada dururken bu doğuma tanık oldum ve direnen damarların, sonu gelmez bedenler biçiminde yayılmış toprağın başka bir parçasında kök saldığını hissettim.

Yanıma geldiğinde, sanki sadece sana ait olan, ve orada bir sesin sana “oku” dediği, gizli bir yerden çıkmış gibiydin. Bu seni ilkin korkuttu, ama aynı zamanda, seni önünde uzanacak yola açılan kapının başına da getirdi.

Beyrut, 1967.
Çev.: