“In a certain sense the Good is comfortless.”
“İyi, belli bir anlamda, rahatsız edicidir.”

Aphorisms (1918), Aphorism 30
“İfade edilemez bir şeyi ifade etmeye çalışıyorum hep, açıklanamaz bir şeyi açıklamaya, sadece iliklerimde hissettiğim ve insanın sadece iliklerinde tecrübe edebileceği bir şeyi anlatmaya çalışıyorum sürekli.”

Milena’ya yazdığı bir mektuptan (Kasım 1920 tarihli)
"Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize."

Aforizmalar (1918), Aforizma 23
"Yılanın aracılığı gerekliydi: Kötü, insanı ayartabilir, ama insan olamaz."

Aforizmalar, Aforizma 51 (1918)
Yasanın önünde bir kapıcı durmaktadır. Taşralı bir adam bu kapıcıya gelerek Yasa'ya kabul edilmek ricasında bulunur. Fakat kapıcı şu anda buna izin vermeyeceğini söyler. Adam bunu bir an düşünür ve daha sonra kabul edilip edilemeyeceğini sorar. “Mümkün,” der kapıcı, “fakat şimdi değil.” Kapı, her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı da kapının bir yanında dikildiğinden, adam biraz öne doğru eğilerek kapının girişinden pek de aydınlık olmayan içerisini şöyle bir görmeye çalışır. Bunu izleyen kapıcı güler ve şöyle der: “Eğer içeriye girmeyi bu kadar istiyorsan, benim reddime rağmen girmeyi bir dene istersen. Ama şunu bil: Ben güçlüyüm ve kapıcıların ilkiyim. Her salonun girişinde başka bir kapıcı ile karşılaşacaksın, her birisi bir öncekinden daha güçlüdür. Üçüncü kapıcı öyle güçlü ki ben bile ona bakmaya dayanamıyorum.” Bunlar taşralı adamın beklemediği zorluklardı. “Yasa, elbette herkesin her zaman erişebileceği bir şey olmalıdır,” diye düşünüyordu. Ama şimdi, kürk mantosu içindeki, kocaman sivri burunlu, uzun, ince, kara, Tatar sakallı kapıcıya baktıkça girme iznini alana kadar beklemenin daha iyi olacağına karar verdi. Kapıcı ona bir tabure verdi ve onu kapının bir yanına oturttu. Adam orada günlerce, yıllarca oturdu. Kabul edilmek için birçok girişimde bulundu ve ısrarcılığıyla kapıcıyı yordu. Kapıcı ara sıra onunla konuşuyor, ona evi ve başka şeyler hakkında sorular soruyordu. Ancak bu sorular büyük efendilerin sordukları sorular kadar kayıtsızca sorulmuş sorulardı. Ve konuşmalar hep henüz içeri giremeyeceği cümlesiyle bitiyordu. Bu yolculuk için yanında pek çok şey getirmiş olan adam, sonunda kapıcıya rüşvet vere vere her şeyini tüketti. Kapıcı her şeyi kabul etti, ama hep şunu vurguladı: “Bunu kabul etmemin tek nedeni, acaba yapmadığım bir şey kaldı mı diye düşünmekten kurtarmaktır seni.” Bu yıllar boyunca adam dikkatini neredeyse sürekli bir biçimde kapıcı üstünde yoğunlaştırdı. Diğer kapıcıları unuttu ve bu ilki ona Yasa'ya erişim yolundaki tek engel gibi görünmeye başladı. Kötü talihine lanet etti; ilk yıllarda yüksek sesle ağzına geleni söylüyordu, daha sonra, yaşlandıkça yalnızca kendi kendine homurdanır oldu. Gitgide çocuklaştı; kapıcıyı uzun yıllardır temaşa ettiğinden ve kürk yakasının üstündeki pireleri dahi artık çok iyi tanıdığından, kapıcının fikrini değiştirmek için kendisine yardım etsinler diye pirelere bile yalvarmaya başladı. Gözleri zayıfladı, artık uzağı pek görememeye başladı. Dünyanın gerçekten karanlık mı olduğunu, yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilemez oldu. Ama içinde bulunduğu karanlıkta, Yasa'nın kapısından söndürülemez bir ışığın sızmakta olduğunun farkına varmıştı. Pek fazla zamanı kalmamıştı artık. Tam ölmeden önce, bu uzun yıllar boyunca yaşadığı tecrübeler kafasında tek bir noktada, şu ana kadar kapıcıya sormamış olduğu bir soruda birleşti. Elini sallayarak kapıcıya gelmesini işaret etti , çünkü artık kaskatı kesilmiş olan vücudunu kaldıramamaktaydı. Kapıcı ona doğru eğilmek zorunda kaldı, çünkü aralarındaki boy farkı taşralı adamın aleyhine oldukça değişmişti. “Şimdi de ne istiyorsun,” diye sordu kapıcı, “ne kadar tatmin olmaz bir adamsın.” “Herkes Yasa'ya ulaşmaya çalışıyor,” dedi adam, “peki nasıl oluyor da bunca yıldır buraya benden başka, Yasa'ya kabul edilmek talebiyle gelen olmadı?” Kapıcı, adamın hayatının sonuna geldiğini anlamıştı ve adamın iyice zayıflamış olan kulaklarının işitebilmesi için iyice yaklaşarak haykırdı: “Senden başka kimse kabul edilemezdi bu kapıdan, çünkü bu kapı yalnızca senin için yapılmıştı. Şimdi artık onu kapatacağım.”

“Yasanın Önünde”, çev. Zeynep Direk, Başkalık Deneyimi içinde, s. 106-7
"Sanırım, sadece şu tür kitaplar okumalıyız: Bizi yaralayan, bizi hançerleyen… Eğer okuduğumuz kitap kafamıza inen bir darbe gibi bizi teyakkuz haline sokmasa, onu neden okuruz ki? (…) Kitapların bizi başımıza gelen bir felaket gibi sarsması gerekir, bizi derinden kederlendirmesi, kendi canımızdan daha çok sevdiğimiz birinin vefatında olduğu gibi, herkesten uzak, ormanlar içinde bir başına yaşamaya sürgün edilmişsin gibi, tanık olunan bir intihar gibi, öyle mahzun etmeli… Bir kitap, içimizdeki o buza kesmiş denizi parçalayacak bir balta olmalıdır."

Oskar Pollak'a Mektup (27 Ocak 1904)