“Bana göre, Filistinli bir mülteci, erkek veya kadın olsun, yaşamı boyunca gündelik sorunlarla boğuşan ve boğuşacak bir insandır öncelikle. Mültecinin durumuna, ideolojik referans noktamdan veya siyasetçilerin o anki çıkarlarına göre değişebilecek bir siyasi çerçeveden tepki vermem ben. Kısacası, biz kadınlar dramı tüm ayrıntılarıyla ve gündelik hayatta karşılanamayan bir dizi insani ihtiyacın yarattığı ıstırap yönüyle görüyoruz.

Birkaç hafta önce İsrailliler Filistinli bir eylemcinin evini havaya uçurdu. Benim tepkim şu oldu: O altı çocuk başlarını sokacak bir damı şimdi nereden bulacak? Neden bunu onlara yaptılar? Gözümün önüne derhal bu çocukların ve evin kadınının gündelik yaşamı geldi ve bu yaşamın bu yıkımla nasıl baştan aşağı değişeceğini düşündüm. Bu uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış olan bir suç aslında, ama İsrail bunu hep yapıyor – onlar açısından kolektif bir ceza biçimi bu. Demem o ki, bizim kadınlar olarak trajedilere ve felaketlere yönelik özel bir hassasiyetimiz var. Böyle derken, erkeklerin bu hassasiyetten yoksun olduğunu kastetmiyorum, ama buna tepki vermemeye alıştırılmış onlar. Bir ev havaya uçurulduğunda, erkekler ‘bir evi havaya uçurdular, ev gitti,’ der. Ama bu haberi duyan bir kadın, o eve verilen emeği, evin kadının o evde temizlikle, yemek pişirmekle, çamaşır yıkamakla geçirdiği bitmez tükenmez saatleri aklına getirir. İşte bu yüzden, bir evin yıkılması, bir kadın için, bir cinayet gibidir ve bu yüzden kadınlar, özellikle de Lübnanlı kadınlar erkeklerden daha fazla savaş karşıtı roman yazmıştır. Erkeklerden savaşa yol açan fikir uğruna savaşmaları, hatta bu uğurda can vermeleri beklenirken, kadınlar yaşanan felaket için feryat eder. Bunlar neredeyse iki farklı görev gibidir.”

— Etel Adnan, Duvar dergisinin 4. sayısında yayımlanan söyleşiden (2012)