Her Şey Ne Kadar Da Uzak! (Ümitsizliğin Doruklarında)

"Bu dünyada neden bir şeyler yapmamız gerektiğini, neden dostluklar kurmak, arzular, umutlar ve hayaller sahibi olmak zorunda kaldığımızı anlamıyorum. Hiçbir karmaşanın ve hengâmenin olmadığı dünyanın uzak bir köşesine çekilmek daha iyi olmaz mıydı? Böylece medeniyetten ve ihtiraslardan elimizi eteğimizi çekebilirdik; her şeyi yitirir ve hiçbir şey kazanmamış olurduk. Zaten bu dünyadan kazanılacak ne var ki? Umutsuzluk içinde mutsuz ve yalnız olan insanlar için kazançlı çıkmanın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Her birimiz bir ötekine çok yakınız, yine de kendimizi bir başkasına tamamıyla açsaydık ve birbirimizin ruhlarının ücra köşelerini okuyabilseydik alınyazılarımızın ne kadarını anlayabilirdik?

Kendimize yalnızlıktan ölmenin insanlığın alameti olup olmadığını sormak zorunda kalacak denli yalnızız. Son an gelip çattığında bir teselli bulunabilecek mi? Toplum içinde yaşama ve ölme isteği muazzam bir yetersizliğin işaretidir. Issız bir yerde bir başına ölmek binlerce defa daha yeğdir; hem böylece kimse görmeden melodrama bulaşmadan ölebilirsin. Ölüm döşeğindeyken kendilerine hâkim olan ve bir iz bırakmak için caka satan insanları öyle küçümsüyorum ki! İnsan yalnız olmadıkça gözyaşları onun canını yakamaz. Son anlarını yalnız geçirmekten aciz oldukları ve korktukları için ölürken dostlarını çevresinde görmek isteyenler işte buna sığınırlar. Ölüm anında ölümü unutmak isterler. İçlerinde kahramanca bir güç yoktur. Neden kapılarını kilitlemiyor ve tüm sınırların ötesine taşan bir açıklık ve korkuyla o delice hislerin ızdırabını yaşamıyorlar?

Her şeyden öyle uzaklaştırıldık ki! Oysa bu, her şeyin bize eşit derecede ulaşılmaz olduğu anlamına gelmez mi? En derin ve sahici ölüm, yalnızlık içindeki ölümdür – hatta öyle ki, ışık bile ölümün özü haline gelir. Öyle bazı anlar olacak ki, yaşamdan, aşktan, gülümsemelerden, dostlardan ve hatta ölümden bile ayrı düşeceksin. İşte o an, dünyanın boşluğunun ve kendinin anlamsızlığının ötesinde bir şey olup olmadığını soracaksın."

Çeviren: Ümid Gurbanov
"Yaşamıma sıkıntı tecrübesinin hükmettiğini söyleyebilirim. Bu duyguyu ta çocukluğumda tanıdım. Eğlence, sohbet ya da zevklerle oyalanabilecek sıkıntı değil burada söz konusu olan; tabir caizse temel bir sıkıntı bu ve şundan ibaret: Kendi evinizde veya başkasının evinde, ya da güzel bir manzaranın karşısında, az ya da çok aniden her şeyin içi ve anlamı boşalıyor. İçte ve dışta boşluk. Tüm evren hiçliğin damgasını yiyor. Ve hiçbir şey bizi ilgilendirmiyor, hiçbir şey dikkatimizi hak etmiyor. Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da bir şey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir; bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur dünyada.

Bu tecrübe sebebiyle -sürekli değildir, ama gider gelir, zira sıkıntı nöbet halinde gelir, ama bir ateş nöbetinden çok daha uzun sürer- hayatımda ciddi hiçbir şey yapamadım.

Gerçeği söylemek gerekirse yoğun yaşadım, ama varoluşla bütünleşemedim."

— Emil Michel Cioran, Ezeli Mağlup
“Zihin faaliyeti kurtarıcı bir sahtekârlıktır, bir es geçme alıştırmasıdır; yumuşatılmış, rahat ve yanlış bir gerçeklikte gidip gelmemize imkân verir. Kavramları çekip çevirmeyi öğrenmek-şeylere bakmayı unutmak…

Düşünüş bir firar gününde doğmuştur; bunun sonucu olarak sözel tumturak gelmiştir.”

Zihin hovardadır, ahlaktan ahlaka sevdalanır. Zihin ilkesizdir, doğru, yanlış her şeyle sırnaşır. Zihin dalaverecidir, bencildir. Bu yüzden hafızamızı zayıflatır ancak işine geleni belleğe taşır. Elinizdeki kitap tam da bunu diyordur: “Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.
"Özgür olmayı deneyin: açlıktan ölürsünüz. Toplum sizi sadece başarılı bir şekilde köle olmuşsanız veya despotluk ediyorsanız hoşgörür; o gardiyanları olmayan bir hapisanedir ve ölmeden kurtulamazsınız ondan. Bütün aşağılanmalarımız açlıktan ölmeye karar veremememizden gelir."

Çürümenin Kitabı (1949)
“Eminim ki eğer kağıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum. Yazmak, olağanüstü bir tesellidir.”

Ezeli Mağlup
...Ve sarhoşluk geçtiğinde, en aşağıda: "Kıvılcımların mezarı, so­lucanın alay konusu, gökmavisini rahatsız eden bir leş, göklerin kar­navalımsı bir dengi, bugüne dek bir hiç ve kokuşma imtiyazı bile ol­mamış biriyim. Nasıl bir uçurum kusursuzluğuna ulaşmışım ki düşe­cek yerim bile kalmamış?"

Çürümenin Kitabı
Fransızca'dan çeviren: Haldun Bayrı
Metis Kitap
Hıristiyanlık tümüyle bir gözyaşları krizidir ve ondan bize kalan sadece acıdır.

Ortaçağın sonuna doğru “Ölme Sanatı” başlıklı yazı­lardan geçilmiyordu ve olağanüstü ilgi görüyordu bunlar. Böyle bir konunun bugün herhangi bir insanı ilgilendirmesi mümkün mü?

Artık kimse ölümünü düşünmüyor, kimse kafa yormu­yor ölümü hakkında, bizi alıp götürdüğünde bile onunla meşgul değiliz.

Eskiler ölmeyi biliyordu. Ölümü küçümsemek bilgelikle­rinin hiç değişmeyen idealiydi. Bizim için ise ölüm ürkütücü bir sürpriz.

Ortaçağ ölüm duygusunu çok yoğun bir şekilde tanımış­tır. Ama onu son derece sanatkârane bir biçimde varlığın mahrem dokusu içine dâhil etmeyi de başarmıştır. Ölüm karşısında kimse hile hurda yapmak istememiştir. Biz ise, ölüm bize hile hurda yapmadan ölmek istiyoruz.

Cioran, Gözyaşları ve Azizler
Jaguar Kitap, 2015 Çev.: İsmail Yerguz