“Okuldaki öğrenci eyleminin hatırlamaya değer bir diğer tarafı ise, Genet’nin Kara Panterler’e destek veren Fransızca beyanlarındaki basitlik ile eski öğrencimin onları çevirirken yaptığı aşırı süslü eklemeler arasındaki tezattı. Mesela, Genet, ‘Siyahlar, ABD’de en çok ezilen sınıftır,’ diyordu; ama çevirmenin renkli süslemeleriyle ortaya şöyle bir şey çıkıyordu: ‘İnsanın anasını belleyen bu orospu çocuğu memlekette, gerici kapitalizmin bazılarını değil herkesi ezdiği ve siktiği bu memlekette, vesaire, vesaire.’ Genet, eski öğrencimin bu korkunç tiradı boyunca sükunetini korumuştu; toplantıya yazarın değil, çevirmenin hakim olacağı baştan belliydi belki ama büyük yazar bu durum karşısında kılını bile kıpırdatmamıştı. Bu durum bütün o kısa ve öz yorumlarından sonra etrafındakilere bir el bile sallamadan ortadan kaybolan bu adama duyduğum saygıyı ve ilgiyi artırdı.

… Bir dinleyici olarak Panterler’in toplantısıyla ilgili izlenimlerimi anlatmak ve çevirmeninin süslemeleri konusunda ne hissettiğini sorarak başlamak bana uygun görünmüştü. Öğrencimin süslemelerinden hiç de rahatsız görünmüyordu: ‘Bunların hepsini söylememiş olabilirim,’ dedi ve büyük bir ciddiyetle, ‘ama,’ diye ekledi, ‘je les pensais’ (aklımdan geçirdim).”

“Jean Genet’ye Dair”, Geç Dönem Üslubu (2008)
“Ara sıra, Filistinli olmanın tek boynuzlu at gibi mitolojik bir yaratık ya da ümitsizce tuhaf bir insan çeşitlemesi olmaya eşdeğer olduğunu sanan birçok insanın ve hatta birkaç dostun gözünde garip bir yaratık haline geldiğimi fark ediyordum. Çatışma çözümü konusunda uzmanlaşmış ve Filistinlilerle İsraillileri ilgilendiren birçok seminerde karşılaştığım Boston’lı bir psikolog bir keresinde Greenwich Village’den beni telefonla arayarak şehre gelip beni ziyaret edip edemeyeceğini sordu. Kadın gelip eve girdiğinde, gözlerine inanamayan bir ifadeyle piyanoma baktı – sesinde kuşkulu bir tonla, ‘Demek gerçekten piyano çalıyormuşsunuz,’ dedi – sonra da geri dönüp dışarı doğru yürümeye başladı. Ayrılmadan önce bir fincan çay içmek isteyip istemediğini sorduğumda (bu kadar kısa bir ziyaret için hayli uzun bir yoldan geldiniz, dedim), zamanı olmadığını söyledi. ‘Sadece nasıl yaşadığınızı görmek için gelmiştim,’ dedi ki hiç de alay ediyormuş gibi bir hali yoktu. Bir keresinde de, başka bir şehirde yaşayan bir yayıncı onunla yemeğe çıkana kadar sözleşmemi imzalamayı reddetti. Yardımcısına benimle yemek yemenin niye bu kadar önemli olduğunu sorunca, beyefendinin sofra adabımın nasıl olduğunu görmek istediğini söyledi.”

“Dünyalar Arasında”, Kış Ruhu içinde (1999)
"Dayanışma yataydır; bağış yapma ise dikey. Dayanışma eşitler arasında yapılır, karşılıklı saygıdan doğar; bağış ise yukarıdan aşağıya doğru, tepeden inmeci bir şekilde –ve bunun altını çizmek önemli, çünkü birilerinin birilerine bağış yapması her gün karşılaştığımız bir şeyken, dayanışma gitgide gözden düşürülmektedir. Birbirimizin bakışını onarmamız gerekiyor. Bu, farklılıklarımızı bir gerçekliğimiz olarak kabul etmenin sahici imkânına kavuşmanın anahtarıdır."
“Bence hiçbir şey entelektüeli sakınganlığa, doğru olduğunu bildiği ama benimsememeye karar verdiği güç ve ilkeli bir konuma tipik bir biçimde sırt çevirmeye iten zihinsel alışkanlıklar kadar tekdire layık değildir. Fazla politik görünmek istemezsiniz; adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız; patronunuzdan ya da bir otoriteden onay almanız gerekir; dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz; kendisine fikir sorulan, danışılan biri, bir yönetim kurulu ya da prestijli bir komiteye üye olmak, sorumlu vasatlar arasından ayrılmamak gibi bir umudunuz vardır; günün birinde bir şeref pâyesi, büyük bir ödül, hatta belki de bir elçilik kapma peşindesinizdir.

Bir entelektüel için bu zihinsel alışkanlıklar par excellence [en üst düzeyde] yozlaştırıcıdır. Tutkulu bir entelektüel hayatı biçimsizleştirebilecek, soğurabilecek ve nihayetinde öldürebilecek bir şey varsa o da bu alışkanlıkların içselleştirilmesidir. Ben şahsen bütün güncel sorunlar arasında en çetinlerinden biri olan Filistin sorunu etrafında bu alışkanlıklarla karşılaştım; modern tarihin en büyük haksızlıklarından biri olan bu konu hakkında açık açık konuşmaktan duydukları korku, hakikati bilen ve ona hizmet edebilecek bir mevkide olan birçok kişinin gözlerine bağ, ayaklarına köstek, ağızlarına tıkaç oldu. Ama Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını açık açık destekleyen herkes kötü muameleye ve iftiraya maruz kalsa da ortada korkusuz ve insaf sahibi bir entelektüel tarafından söylenmeyi, temsil edilmeyi hak eden bir hakikat var.”

“İktidara Hakikati Söylemek”, Entelektüel (1994)
“Entelektüelin asli görevi [iktidar] karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir. Entelektüeli sürgün ve marjinal olarak, amatör olarak, iktidara karşı hakikati söylemeye çalışan bir dilin müellifi olarak nitelememin nedeni de budur.

… [B]ir şeyleri değiştirme imkânlarına set çeken olağanüstü güçlü toplumsal otoritelere - medya, hükümetler, büyük şirketler vs. - bilerek, kasten ait olmamak, çoğu kez, dolaysız bir değişim yaratamamak, hatta ne acıdır ki bazen kimsenin farkında olmadığı bir dehşete şahadet eden bir tanık rolüne mahkum olmak anlamına geliyor.

… [A]lternatif kaynakları taramayı, gömülmüş belgeleri gün ışığına çıkarmayı, unutulmuş (ya da terk edilmiş) tarihleri diriltmeyi gerektirir tanıklık etmek. Dramatiklikten ve isyankârlıktan nasibini almış olmayı, çok nadir ele geçen konuşma fırsatlarını çok iyi kullanıp dinleyicinin dikkatini çekebilmeyi, hasımlarından daha iyi espriler yapıp daha iyi tartışmayı içerir. Ne koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup gücüne güç katacakları toprakları olan entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır; kendini beğenenleri de yok değildir ama daha çok kendileriyle dalga geçerler mesela, lafı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur: kendilerini böyle gören entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık.”

Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı (1994)
"Tekrar Beyrut'taki Genet'ye dönecek olursam: Üzerimde bıraktığı o güçlü izlenim, hatırladığım kadarıyla, okuduğum yazılarıyla uzaktan yakından ilgili görünmemesinden kaynaklanıyordu. Fırsatını bulduğu birkaç yerde, özellikle de Roger Blin'e yolladığı Paravanlar'la ilgili mektuplarından birinde, neden yazdığı her şeyin aslında ‘contre moi-même’ (kendime karşı) olduğunu söylediğini sonradan anladım. 'Kendime karşı’ motifi, 1977 tarihli Hubert Fichte röportajında tekrar karşımıza çıkar; Genet, sadece yalnız başınayken hakikati anlattığını söyler. Daha sonra biraz daha işlediği bu nosyonu, 1983 tarihli La revue d'études palestiniennes'de şöyle dile getirir: 'Konuşmaya başladığım an, o durumun ihanetine uğruyorum. Sırf iletişim yüzünden, beni dinleyen her kimse onun ihanetine uğruyorum. Seçtiğim kelimelerin ihanetine uğruyorum.’"

Jean Genet'ye Dair”, Geç Dönem Üslubu içinde
"Okuldaki öğrenci eyleminin hatırlamaya değer bir diğer tarafı ise, Genet'nin Kara Panterler'e destek veren Fransızca beyanlarındaki basitlik ile eski öğrencimin onları çevirirken yaptığı aşırı süslü eklemeler arasındaki tezattı. Mesela, Genet, ‘Siyahlar, ABD'de en çok ezilen sınıftır,’ diyordu; ama çevirmenin renkli süslemeleriyle ortaya şöyle bir şey çıkıyordu: 'İnsanın anasını belleyen bu orospu çocuğu memlekette, gerici kapitalizmin bazılarını değil herkesi ezdiği ve siktiği bu memlekette, vesaire, vesaire.’ Genet, eski öğrencimin bu korkunç tiradı boyunca sükûnetini korumuştu; toplantıya yazarın değil, çevirmenin hâkim olacağı baştan belliydi belki ama, büyük yazar bu durum karşısında kılını bile kıpırdatmamıştı. Bu durum, bütün o kısa ve öz yorumlarından sonra etrafındakilere bir el bile sallamadan ortadan kaybolan bu adama duyduğum saygıyı ve ilgiyi artırdı.

[…]

Bir dinleyici olarak Panterler'in toplantısıyla ilgili izlenimlerimi anlatmak ve çevirmeninin süslemeleri konusunda ne hissettiğini sorarak başlamak bana uygun görünmüştü. Öğrencimin süslemelerinden hiç de rahatsız görünmüyordu: 'Bunların hepsini söylememiş olabilirim,’ dedi ve büyük bir ciddiyetle, 'ama,’ diye devam etti, 'je les pensais’ (aklımdan geçirdim). Sartre'dan konuştuk; Genet hakkındaki muazzam çalışması, kitabın konu edindiği kişiyi biraz tedirgin etmiş olmalı diye düşünüyordum. 'Pek sayılmaz,’ diye cevap verdi Genet bütün samimiyetiyle, 'adam benden bir aziz çıkarmak istiyorsa çıkarsın, benim için bir mahzuru yok.’ Sartre'ın güçlü İsrail yanlısı konumundan söz ederek devam etti, 'Paris'teki arkadaşları kendisini anti-semitizm ile suçlar diye, Filistinlilerin haklarını koruyan tek kelime etmeye ödü kopuyordu.’ Yedi yıl sonra Paris'te, Simone de Beauvoir ve Sartre'ın düzenlediği ve benim de davetlisi olduğum Ortadoğu konulu bir konferansta, Genet'nin sözlerini hatırladım. Çalışmalarını her zaman takdir ettiğim bu büyük Batılı enteklektüelin, tabiri caizse, Siyonizme esir düşmesi beni can evimden vurmuştu; görünüşe göre bu esaret Sartre'ı, Filistinlilerin onlarca yıldır İsraillilerin elinden neler çektikleri konusunda seminer boyunca tek kelime etmekten alıkoymuştu. Bu iddiayı doğrulamanın en kolay yolu, Les temps modernes'in bir sene önce Paris'te düzenlenen ve çok farklı meseleleri ele alan konferansımızdaki bildirilerin tam metinlerine ayırdığı 1980 tarihli bahar sayısına bakmaktır."

Jean Genet'ye Dair”, Geç Dönem Üslubu içinde
"Bütün aileler ebeveynlerini ve çocuklarını icat ederler; her birine bir hikâye, bir kişilik, bir yaradılış, bir kader, hatta bir dil biçerler. Benim icat edilişimde ve talihin beni dört kızkardeşimle ana-babamın dünyalarına girecek şekilde biçimlendirmesinde öteden beri bir terslik vardı. Bunun, kendi repliğimi sürekli yanlış okumamdan mı, yoksa yaradılışımdaki iflâh olmaz bir kusurdan mı kaynaklanıyor olduğunu, çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca çoğu zaman kestiremedim. Kimi zaman büsbütün uzlaşmaz bir tavır alıyor, bununla da gurur duyuyordum. Bazı zamanlar ise kendimi neredeyse büsbütün kişiliksiz, ürkek, kararsız, iradesiz buluyordum. Gelgelelim, her durumda, bunların tümüne baskın çıkan duygu, kendimi bildim bileli yersiz yurtsuz olduğumdu."

Yersiz Yurtsuz