"Vahşi doğa ruhumdan iki kere geçti: İlk olarak tutkulu bir Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan bir ailede doğmamla, sonra da ateşli Macarlardan oluşan bir aile tarafından evlat edinilmemle. Michigan eyaletinin sınırında, ormanlıklar, meyve bahçeleri ve çiftliklerle çevrili, Büyük Göller’e yakın bir yerde büyüdüm. Orada, gökgürültüsü ve şimşek, ana besinimdi. Geceleri buğday tarlaları hışırdayıp yüksek sesle konuşur­du. Uzaklarda, kuzeyde ay ışığıyla birlikte açık alanlara gelen kurtlar oradan oraya atlayıp zıplar, adeta Tanrı’ya yakarırlardı. Hepimiz kor­kusuzca aynı derelerden su içebilirdik.

Her ne kadar o sıralar bu şekilde adlandırmasam da, Vahşi Kadın’a duyduğum aşk küçük bir çocukken başladı. Bir atletten çok, estettim; tek isteğim de kendinden geçmiş bir halde gezip tozmaktı. Masa ve sandalyelerden çok, toprağı, ağaçları ve mağaraları yeğliyordum, çün­kü buralarda Tanrı ile baş başa kalabileceğimi hissediyordum.

Hışırtı-sohbetlerini yapabilmek için, tarlalar içlerinde yürünmesini istiyor, nehir ise her zaman karanlıktan sonra ziyarete çağırıyordu. Ge­celeyin ormanda ateşler yakılması gerekiyordu ve öyküler, yetişkinle­rin işitme menzilinin dışında anlatılmalıydı.

Doğanın içinde büyümüş olduğum için şanslıydım. Orada, yıldırım çarpmaları bana ani ölümü ve hayatın geçiciliğini öğretti. Fare yavru­ları, yeni yaşamların, ölümü bir parça hafiflettiğini gösterdi. Topraktan “Yerli boncukları," fosiller çıkardığımda, insanların uzun ama çok uzun bir zamandır burada bulunduklarını anladım. Kafamın üstüne ko­nan kral kelebekleri, gece takılanm olan ateşböcekleri ve bileziklerim olan zümrüt yeşili kurbağalar sayesinde, süslenmenin kutsal sanatını öğrendim.

Bir anne kurt, ölümcül şekilde yaralanmış yavrularından birini öl­dürdü; bu bana, haşin bir şefkati ve ölümün nihayete ulaşmasına izin verme gereğini öğretti. Daldan düşen ve tekrar yukarı tırmanmaya ça­lışan tüylü tırtıllar, bir amaca yönelik çalışmayı öğretti. Kolumu gıdık­layan yürüyüşleri, cildin nasıl canlanabileceğini öğretti. Ağaçların te­pesine tırmanmak, günü geldiğinde cinselliğin nasıl hisler uyandırabi­leceğini öğretti.

Benim de dahil olduğum II. Dünya Savaşı sonrası kuşağı, kadınla­rın çocuksulaştırıldığı ve mal muamelesi gördüğü bir zamanda büyüdü. Nadastaki bahçeler gibi korundular... ama ne mutlu ki, her zaman rüz­gârla gelen yabanıl tohumlar vardı. Yazdıkları şeyler yetkin görülmese de, kadınlar bir şekilde hep ışıldadılar. Yaptıktarı resimler kabul gör­mese de, bir şekilde ruhu beslediler. Kadınların sanattarı için ihtiyaç duydukları araç ve yerler için yalvarmaları gerekiyordu ve hiçbirini bulamadıklarında ise ağaçlarda, mağaralarda, ormanlarda ve dolaplarda kendi alanlarını yarattılar.

Dans etmelerineyse neredeyse hiç katlanılamadı, öyle ki, kimsenin onları göremeyeceği ormanda ya da gizli köşelerde veya çöpü boşalt­maya çıkarken dans ettiler. Süslenmelerine kuşkuyla bakıldı. Neşeli bedenleri ya da giyecekleri, incitilme ve cinsel saldırıya uğrama tehli­kelerini artırdı. Sırtlarındaki elbiselerin bile onlara ait olduğu söylene­mezdi.

Çocuklarını istismar eden ana babalara yalnızca “katı” denildiği; iliklerine kadar sömürülen kadınların ruhsal yaralanmalarına “sinir kri­zi” adı verildiği; sımsıkı korselere sokulan, sımsıkı gemlenen ve sımsıkı dizginlenen kız ve kadınların “edepli,” “zarif’ görüldüğü bir za­mandı ve hayatın sayılı anlarında yakalarını kurtarmasını beceren diğer kadınlar ise “kötü” damgası yediler.

Benden önceki ve sonraki birçok kadın gibi, ben de hayatımı kılık değiştirmiş bir criatura [yaratık] olarak yaşadım. Benden önceki eş dostumun yaptığı gibi yüksek topuklarla çalım satarak yürüyüp sende­liyor ve kiliseye giderken elbise ve şapka giyiyordum. Ama muazzam kuyruğum çoğu zaman eteğimin altından çıkıyor, şapkamı gözlerime kadar indirmezsem kulaklarım seyiriyor ve bu durum kimi zaman oda­nın öteki ucundan bile görülüyordu.

O karanlık yılların şarkısını, hambre del alma’yı, açlık çeken ruhun şarkısını unutmadım. Ama neşeli Canto Hondo’yu, derin şarkıyı da unutmadım; istediğimizde ruh-dolu bir şekilde sözleri zihnimizde yeni­den canlanan şarkıyı.

Bir ormanın içinde giderek belirsiz hale gelen ve sonunda neredeyse hiçliğe dönüşen bir patika gibi, geleneksel psikolojik kuram da, yaratı­cı, yetenekli ve derin kadın imgesine çok az yer verir. Geleneksel psi­koloji genellikle kadınlar için önemli olan (arketipsel, sezgisel, cinsel ve döngüsel olarak adlandırılabilecek kadınların farklı dönemleri, bir kadının tarzı, bilgisi ve yaratıcı ateşiyle ilgili olan) derin meseleleri ge­çiştirir ya da bu konularda tamamen suskun kalır. Beni yirmi yıldan uzun bir süre boyunca Vahşi Kadın arketipi üzerinde çalışmaya yönlen­diren de işte bu olmuştur.

Kadın ruhuna İlişkin sorunlar, kadını, bilinçaltı düzeyinde işleyen bir kültürün tanımına sıkıştırmakla ele alınamayacağı gibi, kadınlar, kendilerini bilincin tek taşıyıcıları olarak görenler tarafından, entelek­tüel açıdan daha kabul edilebilir bir biçime de sokulamazlar. Hayır, hayata sağlam ve doğal güçler olarak başlayan milyonlarca kadının ken­di kültürlerinde birer yabancı haline gelmesinin nedeni zaten budur. O halde amaç, kadının güzel ve doğal psişik biçimlerinin yeniden yüzeye çıkarılıp desteklenmesi olmalıdır.

Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı pati­kayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kav­rayışlar sağlar. Öyküde bulunan dersler, bize henüz yolların tükenme­diğini ve kadınlan daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırla­rına götürmeye devam ettiğini gösterir. Hepimiz, yabanıl benliğin yo­lundan gidiyoruz.

Ona Vahşi Kadın adını verdim, çünkü bu vahşi ve kadın sözcükle­ri, llamar o tocar a la puerta, yani kadının derinlerde yatan psişesinin kapısında masal tıkırtıları yaratıyor. Llamar o tocar a la puerta aslında bir kapıyı açmak için ismin aracılığından yararlanmak demektir. Bir geçidin kapısının açılmasını sağlayan sözcükleri kullanmak demektir.

Bir kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın, vahşi ve kadın sözcük­lerini sezgileri yoluyla anlar.

Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanır ve yaşama geri döner. Bu anı, vahşi kadınsılıkla ara­mızdaki mutlak, inkâr edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza iliş­kindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniy­le mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadının adla­rını unutmuş olabiliriz, bize seslendiğinde yanıt vermeyebiliriz, ama onu iliklerimizden tanır ve özleriz; onun bize, bizim de ona ait olduğu­muzu biliriz.

Biz bu köklü, temel ve ilksel ilişkiye doğduk ve özümüz de buna dayanmaktadır. Vahşi Kadın arketipi, birincil önemi olan anaerkil var­lığın kılıfı işlevini görür. Sezgi düzeyinde de olsa, onu yaşadığımız an­lar vardır ve bu anların devam etmemesi bizi deli eder. Bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici “tadı” gebelik snasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkagelir.

Kadın, tahayyül yoluyla da hissedilir; büyük güzelliklerin görüntü­leri yoluyla da. Ben onu ormanlarda Îsa-Tanrı adını verdiğimiz günba­tımını gördüğümde hissettim. Alacakaranlıkta, ellerinde fenerleriyle gölden dönen balıkçıları ve yeni doğan bebeğimin ayak parmaklarının bir dizi şekerkamışı gibi dizildiğini gördüğümde, içime dolduğunu his­settim. Onu her yerde görebiliriz.

O bize ses yoluyla da ulaşır; göğüs kemiğimizi titreştiren, kalbi he­yecanlandıran müzik yoluyla; davul, ıslık, bağırma-çağırma yoluyla ulaşır; yazılı ya da sözlü ifadeler yoluyla gelir. Kimi zaman bir sözcük, bir cümle ya da bir şiir, bir öykü o kadar derinlikli ve berrak, o kadar yerli yerindedir ki, en azından bir an için, gerçekte özümüzün ne oldu­ğunu ve gerçek evimizin neresi olduğunu anımsamamızı sağlar.

Bu geçici “vahşi tatlar,” esinlenmenin mistik havası sırasında orta­ ya çıkar -oo, işte burada; Aa, çoktan gitmiş. Bu vahşi ilişkiyi elde et­miş biriyle karşılaşıldığında, bu kadına duyulan özlem de açığa çıkar. Mistik ocak ateşine ya da düş kurmaya; hayatın yaratıcı boyutuna, yaşamımızın en önemli eserine ya da gerçek aşklara çok az zaman ayırdığımızı kavradığımız anlar, ona özlem duyduğumuz anlardır.

Ancak hem güzellik hem de kaybetme yoluyla ortaya çıkan bu ge­lip geçici tatlar bizi o kadar yaslı, o kadar tedirgin, o kadar özlem dolu kılar ki, sonuçta vahşi doğanın peşinden gitmemiz gerekir. O zaman or­mana, çöle ya da karlara dalarız; gözlerimiz yeri tarayarak, işitme du­yumuz iyice keskinleşmiş bir halde onun hâlâ yaşadığını ve şansımızı yitirmediğimizi gösteren bir işaret, bir kalıntı, bir ipucu bulmak için her yeri altüst edip bir şeyler aramaya koyuluruz. Onun izi bulunduğunda ise, kadınların ona yetişmek için atlarını mahmuzlamaları, masayı terk edip ilişkilerini kesip atmaları, zihinlerini köşe bucak temizlemeleri, yeni bir sayfa açmaları, mola vermekte ısrar etmeleri, kuralları ihlal et­meleri, dünyayı durdurmaları alışıldık bir durumdur, çünkü artık o ol­madan yola devam etmek mümkün değildir.

Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun ko­rumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin sa­vaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; iliş­kileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef ol­mazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sa­hiptirler. Artık gün sonu yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihin­sel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalardır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bi­lirler; nasıl kalınacağını da. Kadınlar vahşi doğalarıyla ilişkilerini yeniden kurmak istedikleri zaman, içerideki ve dışarıdaki dünyalarda coşkulu bir hayatın yolunu gösteren, bunu telkin ve teşvik eden kalıcı ve içsel bir gözlemci, bilge, hayalperest, kâhin, esin kaynağı, sezgi sahibi, yapıcı, yaratıcı, mucit ve dinleyicinin yeteneğiyle donanırlar. Kadınlar bu doğaya yaklaştıkça, o ilişkinin gerçeği, üzerlerinde akkor parlaklığında yayılır. Bu vahşi öğ­retmen, Vahşi Anne, vahşi usta, her türden iç ve dış hayatlarını destek­ler.

Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatu­ra’nın [yaratığın] doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip ol­duğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün haliyle kullanılmıştır. Bu sözcükler (vahşi ve kadın sözcükleri), kadınların kim olduklarını ve neyle meşgul olduklarını hatırlamalarını sağlar, bütün dişilere destek veren gücü ifade eden bir metafor yaratır. Kadınların onsuz yaşayama­yacağı bir gücü simgeler.

Vahşi Kadın arketipi aynı uygunlukta olan başka terimlerle de ifa­de edilebilir. Bu güçlü psikolojik doğaya içgüdüsel doğa diyebilirsiniz, ama Vahşi Kadın bunun arkasında yatan kuvvettir. Buna doğal ruh da diyebilirsiniz, fakat bunun ardında da Vahşi Kadın arketipi yatar. Bu­nun, kadınların doğuştan gelen, en temel doğası olduğunu da söyleye­ bilirsiniz. Kadınların özgün, özlerinde var olan doğası diyebilirsiniz. Şiir sanatında ona “Öteki” ya da “evrenin yedi okyanusu” veya “uzak orman” ya da “Dost”1 adı verilebilir. Farklı psikoloji ekolleri ve farklı bakış açılan tarafından id, benlik, içsel doğa olarak da adlandırılabi­lir. Biyolojide ise buna tipik ya da temel doğa denir.

Ama örtük, önbilisel ve bedenin içinden gelen bir şey olduğundan, cantadoralax arasında ona bilge ya da akıllı doğa denir. Bazen “zama­nın sonunda yaşayan kadın” ya da “dünyanın ucunda yaşayan kadın” olarak tanımlandığı da olur. Ve bu criatura her zaman bir yaratıcı-cadı, ölüm tanrıçası, ahlâki çöküntü yaşayan bir bakire ya da daha başka kişileştirmelerden biridir. O, yollarını kaybeden, bir bilgiye ihtiyaç du­yan, çözülecek bir sim olan, ormanda ya da çölde gezinip araştırma ya­parken yoldan çıkan herkes için hem arkadaş hem de annedir.

Gerçeklikte, bu fenomenin çıktığı ve psişenin tarif edilemez bir tabakası olan psikoid bilinçdışında, Vahşi Kadın öylesine engindir ki, adı yoktur. Ama bu kuvvet, kadınlığın bütün önemli vehçelerini doğur­duğundan, sadece doğasının sayısız boyutuna derinlemesine bakmak için değil, onu elde tutmak için de yeryüzünde birçok isimle adlandırı­lır. Onunla olan ilişkimizi yeniden ele geçirmeye tam başlamışken bir anda sise bürünebileceğinden, onu adlandırarak içimizde onun için bir düşünce ve duygu alanı yaratırız. Böylece bize geri döner ve eğer de­ğer verirse, yanımızda kalır."

* Bazen böyle dipnotlara los cuentistos [küçük öyküler] diyorum. Bunlar ana metnin yavrularıdır; kendi başlarına ayrı bir sanat ürünü olmaları amaçlanır. Eğer istenirse ana metne geri dönmeden dosdoğru okunmaları istenir. Size, her iki okuma biçimi­ni de öneriyorum.

1.Öykü, anlatmanın ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir. Gerek yıllar sü­ren düş (hem çağdaş hem de yazılı anlatılardan alınan eski düş) çözümlemelerinden, gerekse kutsal metinler, Sienalı Katerina, Assissili Francis, Rumi ve Eckhart gibi mistiklerin çalışmaları ile Dickinson, Millay, Whitman vb gibi birçok şairin yapıtların­ dan yola çıkılırsa, psişe içinde bir şiir-yapıcı, sanat-yapıcı işlev bulunduğu görülür. Bu işlev kendiliğinden ya da amaçlı olarak psişenin içgüdüsel çekirdeğine yaklaş­maya cüret edildiğinde ortaya çıkmaktadır.

Düşlerin, öykülerin, şiirin ve sanatın buluştukları psişedekî bu yer, içgüdüsel ya da vahşi doğanın gizemli hayat alanını oluşturur. Çağdaş düşler ve şiirde, eski halk ma­sallarında ve mistiklerin yazılarında bu çekirdek ve içinde bulunduğu alan kendi ba­şına hayatı olan bir varlık olarak anlaşılır. Şiirde, resimde, dansta ve düşlerde bu alan çoğu zaman, ya okyanus, gök kubbe, bereketli yeryüzü gibi engin bir unsur ya da cennetin kraliçesi, akgeyik, arkadaş, sevgili, dost ya da eş gibi kişilik sahibi bir güç olarak simgelenir.

Bu çekirdekten tanrısal konular ve fikirler yükselerek, o kişiye “ben-olmayan bir şey­le dolu olma” hissi yaşatır. Yine birçok sanatçı, egodan doğan kendi fikirlerini ve ko­nuları çekirdeğin kenarına götürüp içine bırakır ve haklı olarak bilirler ki, bunlar ora­da o çekirdeğin dikkate değer hayat anlayışıyla yeniden aşılanmış ya da yıkanmış olarak geri döneceklerdir. Her iki durumda da bu süreç, insanın hislerinin, duygu durumunun ya da yüreğinin ansızın derin bir şekilde uyanmasına, değişmesine veya bilgilenmesine neden olur. İnsan yeni bilgiler edindiğinde duygu durumu değişir. Duygu durumu değiştiğinde yüreği de değişir. O çekirdekten çıkan imgelerin ve di­lin bu kadar önemli olmasının nedeni budur.

Bunlar hep birlikte bir şeyi başka birşeyle değiştirme gücüne sahiptir; bu değişikliğin tek başına iradeyle başarılması zor ve dolambaçlıdır. Bu anlamda çekirdek benlik, içgüdüsel benlik, hem iyileştirici hem de hayat-getiricidir.

Kurtlarla Koşan Kadınlar
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler