“Dostoyevski, Tanrı’ya inanmak istiyor ama elinden gelmiyor, inanma yetisi dumura uğramış … Tanrı’ya inanmıyordu, ama inanmak istiyordu. Yine de inanç hakkında yazabildi.”

Günlükler (16 Nisan 1979)
‘Nasıl da kitabi ve kibirli hepsi. Basitçe yazmayı bilmiyorlar, öyle kibirliler ki, ses tonları hep yanlış, okura buyurur, öğretir gibi yazıyor, gardiyan gibi davranıyorlar; kendilerini ise kendi şan şöhretlerinin bulutlarıyla sarmalıyorlar.’”

Diaries (18 August 1976)
‘Güç sadece kanın sıkıştığı yerde yatar. Ve onun kan dökenlerin değil, yalnızca kanı dökülenlerin gücü olduğunu bir tek sahtekârlar bilmezden gelir. Bu dünyanın kan yasası böyledir.’”

Time Within Time: The Diaries 1970–1986
“Dostoyevski iki mumun ışığında okurdu, lambaları sevmezdi. Eseri üzerinde çalışırken çok tütün içerdi, ara sıra da demli çay. Karamazovlar’ın yaşadığı kasabaya ilham kaynağı olan Staraya Rusya’da başlayan hayatı basit bir şekilde sürdü. En sevdiği renk denizin dalgalarıydı, kadın karakterlerine sık sık bu renk elbiseler giydirirdi.”

from his diaries (translated by Kitty Hunter-Blair)
Brenza: Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Tarkovski: Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mahkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele geçmişte kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu ilişkileri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğünden dolayı tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse artık ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilişki kuramam ki. (…) Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiği zaman kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevi anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

İrena Brenza’nın Andrey Tarkovski’yle yaptığı söyleşiden (1984)
"Şiirden söz ettiğimde onu bir tür olarak düşünmüyorum. Şiir gerçeklikle bağ kurmanın özel bir yolu, dünyaya karşı bir farkındalıktır. Böylece, şiir bir insanın tüm hayatı boyunca ona rehberlik eden bir felsefeye dönüşür… Kişi, şiirle, uyumluluğu telkin eden kurulu mantığın sınırlarının ötesine gidebilir ve hayatın gizli fenomeninin ve kavranamaz, ele gelmez bağıntılarının hakikatini ve derin karmaşasını dile getirebilir."

Mühürlenmiş Zaman (1987)
“Bence bazı insanlar ekrandaki her şeyin anlaşılmaz olması gerektiği gibi bir fikre sahipler. Kanımca günlük hayatımızdaki olaylar ekranda tanık olduklarımızdan çok daha gizemli. Eğer sadece adım adım bir günde başımıza gelen tüm olayları hatırlayabilsek ve bunları ekranda göstersek sonuçlar bu filmimden (Stalker) yüzlerce kez daha esrarengiz olurdu.

İzleyiciler basit dramaya alışmış durumdalar. Ekranda ne zaman bir realizm anı görünse, gerçeğe ait bir an gösterilse, bunun peşinden hemen ‘kafa karıştırıcı’ olduğunu söyleyen yorumlar duyarız. Birçokları Stalker’ın bir bilim-kurgu filmi olduğunu düşünüyor. Fakat bu film bir fanteziye dayanmıyor, basbayağı gerçekliği gösteriyor. İçeriğini, üç kişinin bir günlük hayatının içeriğinin kaydı olarak kabul ederseniz, filmi bu düzeyde görürseniz filmin içindeki hiçbir şeyin kompleks, gizemli veya sembolik olmadığını göreceksiniz.”
“Hiç kimseye hiçbir şey borçlu olmadığını düşünmek ne korkunç ve onursuz bir şey. Çünkü böyle bir şey asla olamaz. Böyle bir eğilim büyük bir güç sarfedilerek taşınabilir ancak; gözlerini hep kapalı tutarak…”

Günlükler 1970-1986 (7 Eylül 1970)
"İnsan doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğündeyse katı ve duyarsız. Bir ağaç büyürken, yaşken yumuşak ve eğilip bükülebilir bir durumdadır; fakat kuruyup katılaştığında artık büyümez, ölür. Katılık ve güç, ölümün yoldaşıdır. Esneklik ve zayıflık ise varlığın tazeliğinin, hayat doluluğunun ifadesidir. Çünkü artık katılaşmış olan hiçbir zaman kazanmaz.”

İz Sürücü filminden
"Bizi çevreleyen dünyaya yönelik duygularımızı şiirsel ya da tanımlayıcı yollarla ifade edebiliriz. Ben kendimi metaforik olarak ifade etmeyi tercih ederim. Vurguluyorum: Metaforik olarak, sembolik olarak değil. Bir sembol, kendi içinde belli bir anlamı, belirli bir zihinsel formülü barındırır; oysa metafor sadece bir görünüştür, bir imge (image). Bir imge bize resmettiği dünyanın ayırtedici özelliklerinin aynını kendisinde de taşır. Bir imge, bir sembolün aksine, anlam açısından sonsuzdur. Kimse sonsuz bir dünya hakkında, sınırlı ve sonlu araçlara başvurarak konuşamaz. Bir sembolü oluşturan formülü çözümleyebiliriz (kurcalayabiliriz); oysa kendi içinde bir varlığı olan metafor bizim için daima tekterimli (açımlanamaz) olarak kalır. Ona dokunmak istediğimiz her seferinde, daha o anda dağılır."

Sculpting in Time (1987)