“ve ben, bu gece, yaşamın belirli bir saydamlığı karşısında hiçbir şeyin önemi kalmadığı için kişinin ölmek isteyebilmesini anlıyorum. bir insan acı çeker, mutsuzluk üstüne mutsuzluğa uğrar. katlanır bunlara, yazgısını benimser, iyice yerleşir içine. saygı görür. sonra, bir akşam, hiç: bir zamanlar çok sevdiği bir dostuna rastlar. dostu biraz dalgın konuşur onunla. evine dönünce, adam kendini öldürür. sonra gizli dertlerden, bilinmeyen acıdan söz edilir. hayır. ille de bir neden gerekirse, dostu kendisiyle dalgın konuştuğu için öldürmüştür adam kendini.

sonra, sisifos söyleni’nde, aynı görüş, sözcük değişiklikleri dışında, hiçbir değişikliğe uğramadan, yeniden çıkar karşımıza: “insanın kendini öldürmesinin birçok nedeni vardır, genellikle de en çok göze çarpanları en etkinleri olmamıştır. insanın bir düşünce sonucu kendini öldürdüğü enderdir (ama bu varsayımı da konu dışında bırakmamak gerekir). bunalımı başlatan şeyi denetlemek hemen her zaman olanaksızdır. gazeteler sık sık gizli acılardan' ya da ‘iyileşmez dertlerden’ söz ederler. geçerlidir bu açıklamalar. ama o gün umutsuz kişinin bir dostu kendisiyle ilgisiz bir tavırla konuşmuş mudur, konuşmamış mıdır, bunu bilmek gerekir.””

tersi ve yüzü
"pelinotu çiğnemekle, yıkıntıları okşamakla, solumamı dünyanın gürültülü iç çekişlerine uydurmaya çalışmakla ne çok zaman geçirmişim! yabanıl kokular ve uyuklayan böceklerin ezgileri içine gömülmüş durumda, gözlerimi ve yüreğimi ağzına dek sıcakla dolmuş olan bu göğün dayanılmaz büyüklüğüne açıyorum. olduğumuz şey olmak, kendi derin ölçümüzü bulmak o kadar da kolay değil. ama chenoua’nın sağlam sırtına baktıkça şaşırtıcı bir kesinlik yüreğimi yatıştırıyordu. soluk almayı öğreniyor, bütünleşiyor, gerçekleşiyordum. tepeleri birbiri ardından tırmanıyordum; her biri bir ödül saklıyordu bana; sütunları güneşin dolaşımını ölçen, önünden tüm köy, ak ve pembe duvarları ve yeşil verandaları görünen şu tapınak gibi. bir de doğudaki tepede bulunan şu bazilika gibi: duvarları kalmış ve çevresinde büyük bir bölüm içinde yeni çıkarılmış taş gömütler sıralanmakta; çokları topraktan ancak çıkarılmış, onun birer parçasını oluşturmaktalar daha. bir zamanlar ölüleri saklamışlar içlerinde; şimdi adaçayları ve turpotları boy vermiş. aziz salsa bazilikası hıristiyan; ama bir açıklıktan baktığımız her seferde, bize dek ulaşan dünyanın ezgisi: çam ve servi ağaçları dikili tepecikler ya da yaklaşık yirmi metre ötede ak ak kabaran deniz. aziz salsa’yı taşıyan tepe dorukta düz ve revaklar arasından yel daha geniş esiyor. sabah güneşinin altında, uzamda ağır ağır büyük bir mutluluk salınmakta.

söylenlere gereksinim duyanlar ne zavallı. burada tanrılar, günlerin koşusu içinde yatak ve belirleme noktası işlevi görür. betimler ve şöyle derim: “işte kırmızısı, işte mavisi, işte yeşili. bu deniz, bu dağ, bunlar da çiçek.” burnumun altında sakızağacı toplarını ezmekten hoşlandığımı söylemek için dionysos’tan söz etmeme ne gerek var? daha sonra kendiliğimden düşüneceğim şu eski övgü şiiri demeter’e mi yönelik: “yeryüzünde bunları görmüş olan canlıya ne mutlu.” görmek, ve bu yeryüzünün üstünde görmek, ders nasıl unutulur? eleusis mysterion’larında, gözleme dalmak yetiyordu.

burada, dünyaya ne kadar yaklaşsam az geleceğini biliyorum. çıplak olmam, sonra da hâlâ toprağın özlerinin güzel kokuları içinde denize dalmak, berikini ötekinde yıkamak, toprakla denizin öylesine uzun zamandır dudak dudağa, özlemle beklediği kucaklayışı derimin üstünde düğümlemem gerek. suya girdiğimde, soğuk ve saydamsız bir macunun sarması ve yükselmesi, sonra burun akıntılı, ağız acı, kulaklar uğultulu dalış –yüzme, sularla parlayan kolların güneşte altın rengine girmek üzere denizden çıkışı ve tüm kasların bükülmesiyle yeniden inişi; bedenimin üstünde suyun koşusu, bacaklarımın suya böyle gümbürtüyle egemen oluşu– ve çevren `:ufuk` yokluğu. kıyıda, kumlar üstüne düşüş, et ve kemik ağırlığıma dönmüş, güneşten şaşkın durumda, kendimi dünyaya bırakış, arada bir kollarıma bakış, kuru deri bölümlerinde, suyun kaymasıyla, sarı tüylerin ve tuz tozlarının belirmesi.

mutluluk denilen şeyi burada anlıyorum: ölçüsüzce sevme hakkı. bir tek aşk var bu dünyada. bir kadın bedenine sarılmak, aynı zamanda gökten denize inen şu garip sevinci bağrına basmaktır. az sonra, güzel kokularını bedenime sindirmek için pelinotlarının arasına atıldığım zaman, tüm önyargılara karşın, güneşin gerçeği olan, ileride de ölümümün gerçeği olacak olan bir gerçeği gerçekleştirdiğimin bilincine varacağım. bu anlamda, yaşamımı, denizin ve şimdi şarkıya başlayan ağustos böceklerinin iç çekişleriyle dolu, sıcak taş tadında bir yaşamı oynuyorum burada. esinti serin ve gök mavi. bu yaşamı vazgeçişle seviyor ve ondan özgürce söz etmek istiyorum: bana insan koşulumun gururunu veriyor. oysa, sık sık söylediler bana: bunda gururlanacak bir şey yok. hayır, var: bu güneş, bu deniz, gençliğinden hoplayan yüreğim, tuz tadında bedenim ve sevgiyle mutluluğun sarıyla mavide karşı karşıya geldiği uçsuz bucaksız dekor. gücümü ve kaynaklarımı işte bunu fethetmek için kullanmalıyım. burada her şey el değmemiş durumda bırakıyor beni, kendimden hiçbir şey bırakmıyorum, hiçbir maskeye bürünmüyorum. yaşamanın güç bilimini sabırla öğrenmem yeter, bu bilim onların tüm yaşama sanatlarına değer."

albert camus
tipasa'da düğün
“Beni gerçekten neyin ilgilendirdiğinden emin olmayabilirdim, ama neyin ilgilendirmediğinden kesinlikle emindim.”

Yabancı (1942)
"Böylece anlarız ki başkaldırı, içinde tuhaf bir aşkı barındırmadan var olamaz. Tanrı'da ya da tarihte huzuru bulamamış olanlar, kendileri gibi olan başkaları için; yaşayamayanlar, daha doğrusu, aşağılananlar için yaşamaya yazgılıdırlar. Başkaldırının en saf biçimi, bu yüzden, [İvan] Karamazov'un şu yürek parçalayıcı haykırışıyla taçlanmıştır: Eğer herkes kurtulmazsa, tek bir kişinin kurtuluşu neye yarar?"

Başkaldıran İnsan (1951)
“Başkaldırmanın bu uzun macerasının sınırları içinde bizi sonsuz kere yansılayan kelimeler bir iyimserliğin, son haddine varmış mutsuzluğumuz içinde mümkün herhangi bir karşılığı olmayan iyimserliğin formülleri değildir; fakat ezeli ve ebedi denizlerin kıyısındaki aklın ve cesaretin sözcükleridir onlar ve bir başlarına bile erdemin niteliklerine sahiplerdir.”

Başkaldıran İnsan (1951)
"Tanımı gereği, devletin vicdanı yoktur. Kimi zaman bir politikası filan olduğu görülmüştür, fakat daha fazlası değil."
"İnsan yüreğinin yalnızca kendini ezeni yazgı diye adlandırmak gibi kötü bir eğilimi vardır."

Sisifos Söyleni
"Bir insan söylediği şeylerden çok söylemedikleriyle insandır."
Sisifos Söyleni