"Adonis, 1986 yılında Paris’te tanıştığımız zaman Arap dünyasının ve Arap dilinin yaşayan en büyük şairiydi. Şimdi, 2012 yılında, dünyanın yaşayan en büyük şairidir! Benim de içinde yer aldığım bu tarih parseli içinde ve döneminde hiçbir şair onun kadar üç boyutlu yazınsal devrim yapamadı.

Almanlardan Goethe Ödülü’nü aldığı, İsveçlilerin Nobel Ödülü’nü alamadığı 2011 yılında dünyanın yaşayan en büyük şairi. Tedbirli davranıp “Dünyanın yaşayan en büyük şairlerinden biri” diyebilirdim. Bilerek demedim!

Benim büyük şairim, şiir yazmakla yetinmez, onunla doymaz, edebiyat ve şiirin tarihi, sosyolojisi, felsefesiyle de ilgilenir. Adonis araştırma ve denemeleriyle bir işi tam anlamıyla yapıyor. Benim büyük şairim bunlarla da yetinmez, ülkesinin ve dünyanın siyaset ve kültür sorunlarıyla da ilgilenir, Beyrut’ta 60’lı yıllarda yayımladığı Mavvakif dergisinin adının ifade ettiği tarzda “tavır” alır. Adonis şiirleriyle, denemeleriyle, gazete yazılarıyla, konuşmaları ve demeçleriyle bunu da yapıyor.

New York’a Mezar ile Arap dilinin şiiri, geleneğin zincirlerinden kurtulmuş ve çağdaş şiirin doruklarına çıkmıştı. Adonis, insan bedenini ruhun mezarı olarak tanımlayan Platoncu felsefenin tersine insan bedenini gerçek yerine yerleştirdi. İsyancı ve devrimci bir beden, bir kafa ve bir ruh!"

Özdemir İnce
1

Armut biçiminde çizildi dünya şimdiye kadar, meme şeklinde demek istiyorum.
Ama bir mimar kurnazlığından başka bir şey olmayan gömüt yazıtlı meme biçiminde: Newyork,
dört ayaklı uygarlık, her yön bir cinayet ve yol cinayete giden,
ve ara boşlukta
iniltileri deniz kazasına uğrayanların.

Newyork,

bir kadın-bir kadın heykeli.
Bir elinde Özgürlük dedikleri kâğıt parçasını
Tarih dediğimiz kâğıt tomarını tutmaktadır.
Adı dünya olan bir çocuğu boğmaktadır öteki eliyle.

Newyork,

asfalt renkli gövde. Belinde nemli bir kemer. Yüzü: Kapalı pencere… Kendi kendime diyorum: Walt Whitman açacak pencereyi -“İlk parolayı söylüyorum“- ama artık geri dönmeyecek bir tanrı duyuyor bunu yalnızca. Tutuklular, köleler, umutsuzlar, hırsızlar, hastalar fışkırıyor boğazından. Ne yol var, ne de kaçak. Ve diyorum kendime: Brooklyn Köprüsü! Whitman’ı Wall Street’e bağlayan bu köprü ama çimen yaprağını kâğıt dolara bağlayan köprü…

Newyork-Harlem

Kim o ipek giyotin halinde gelen, kim o Hudson benzeri uzun gömütte giden? İnfilak et, gözyaşı töreni. Kaynaşın, yorgunluk nesneleri. Mavi ve san, güller ve yaseminler. Sivriltiyor uçlarını ışık ve iğnenin battığı yerde doğuyor güneş. Kor gibi yanıyor musun, ey oylukla oyluk arasına gizlenmiş yara? Ölümün kuşu uğradı mı senin oralara, duydun mu sonunu hırıltının? İp, ve acının gergefini işliyor boyun. Kanda, melankolisi saatin…

Newyork-Madison-Park Avenue-Harlem

Çalışmaya benzeyen bir tembellik, tembelliğe benzeyen bir çalışma. Sünger gibi doygun yürekler, saz gibi şişmiş eller. Çir-kef yığınları ve maskeleri Empire State’in, sac gibi titrek kokular salıyor Tarih:

Kör bir bakış değil bu, ama insan kellesi. Çorak bir söz değil bu, ama insan dili.

Newyork-Wall Street-125. Sokak-Beşinci Cadde

Omuzlar arasında yükseliyor bir denizanası hayaleti. Esir pazarı bütün soyların. Cam bahçelerinde bitkiler gibi yaşayan insanlar. Zavallı görünmezler sızıyorlar içeri: Uzayın dokusunda toz, kurbanlar sarmalı.

Cenaze törenidir güneş
ve gün, kara davul
2

Burada,

dünya kayasının yosunlu yamacı üzerinde, öldürülmek üzere olan bir zenci ya da ölmek üzere olan bir kuş farkediyor beni yalnızca. Düşündüm:

Kırmızı bir toprak saksıda oturan bir bitki değişiyordu ben eşikten uzaklaşırken. Ve okudum: Beyrut’un ve daha başka yerlerin fareleri şişip kabarıyorlar bir Beyaz Saray’ın ipeğinde, kemiriyorlar insanları kâğıtla silâhlanıp,
okudum: Alfabenin bahçesinde kalan domuzlar ayaklarıyla çiğniyorlar şiiri,
ve gördüm
nerede olursam olayım -Pittsburgh (International Poetry Forum-Uluslararası Şiir Forumu), Johns Hopkins, Harvard, Ann Arbor, Newyork’ta Birleşmiş Milletler, Princeton, Philadelphia –

ve gördüm
Arap haritasının -bu, toynaklarını sürükleyen kısrak, gömüte doğru ya da en koyu karanlığa doğru, sönen ateşe ya da titreşen yalıma doğru bir heybe gibi sarkarken zaman- öteki boyutun simyasını keşfettiğini gördüm Kerkük-Zahrân’da Arap Afrasya’nın kalelerinden canlı kalan şeyde. Ve işte olgunlaştı dünya bizim ellerimizde. Ya! Üçüncü Savaşı hazırlıyoruz, Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü Büro’yu örgütlüyoruz, kollamak için:

– böylesi bir yerde caz konserini,
– böylesi bir evde mürekkepten başka bir şeyi olmayan kişiyi,
– böylesi bir ağaçta bir şarkıcı kuşu,

ve ilân etmek için:

– uzay, kafes ya da duvarla ölçülmüştür,
– zaman, ip ya da kırbaçla ölçülmüştür,
– dünyayı kuran düzen kardeş cinayetiyle başlayan düzendir,
– ay ve güneş, sultanın sandalyesinin altında parlayan iki dirhemdir.

Ve gördüm

yeryüzü gibi uçsuz bucaksız, gözden daha sevecen, aydınlatan, ama “atalarından yoksun, kökleri ayak izlerinde olan…” bir gezgin yıldız gibi aydınlatan Arap adları gördüm.

Burada,

dünya kayasının yosunlu yamacı üzerinde, biliyorum, hiç unutmuyorum. Hayat ya da ülkem, ölüm ya da ülkem adını verdiğim bir bitkiyi anımsıyorum, bir yelken gibi donup kalan rüzgârı, oyunu öldüren bir yüzü, ışığı kovan gözü anımsıyorum, ve sana karşı bulguluyorum, ey yurdum,

iniyorum cehennemine ve haykırıyorum:
Senin için bir zehirli iksir damıtacağım,
dirilteceğim seni.

Ve hiç unutmuyorum: Ülkemde sıra sütunların ve yasağın, sandalyen ve adamın var Newyork. Ve her şey satılık: Gece ve gündüz, Mekke’nin taşı ve Dicle’nin suyu. Ve haykırarak açıklıyorum: Buna karşın, soluk soluğasın-Filistin’de, Hanoi’de, Kuzey’de ve Güney’de, Doğu’da ve Batı’da savaşıyorsun ateşten başka tarihleri olmayan insanlara karşı. Ve diyorum: Hepimiz kesik başını bir tepside taşıyor Vaftizci Yahya gibi ve ikinci doğuşunu bekliyor.
3

Parçalanın, özgürlük heykelleri, güllerin ustalığını öykünen bir ustalıkla göğüslere saplanmış çiviler. Yeniden Doğu’dan esiyor rüzgâr, kökünden söküyor çadırları ve gökdeleni. İki kanat yazıyor:

İkinci bir alfabe yükseliyor Batı’nın yamaçlarında ve Kudüs bahçesine dikilmiş bir ağacın oğludur güneş. Böylece yeniden tutuşturuyorum çıramı. Yeniden başlıyorum, biçim veriyorum ve tanımlıyorum:

Newyork, yatağı bir boşluktan ötekine sallanan kadın.

Ve işte yıkılıp ufalanıyor tavan: Her söz düşüşün belirtisidir, kürek ya da kazmadır her devinim. Aşkı, bakışı, koku alma duyusunu, işitme duyusunu, dokunma duyusunu değiştirmek isteyen, kendi değişimini isteyen insanlar bir kapı gibi açıyorlar zamanı dünyanın dört bir yanında, parçalıyorlar onu ve bir anda düzenliyorlar kalan saatleri, kösnüyü, şiiri, aktöreyi, susuzluğu, sözü, sessizliği, ve sürgüleri geçersiz kılıyorlar.

Baştan çıkartıyorum Beyrut’u ve kızkardeşlerini, başkentleri.

Yataklarından atlayıp belleklerinin kapılarını kapatıyorlar. Birbirlerine sokuluyorlar ve ağır ağır sallanarak şiirime asılıyorlar. Engeller için kazma, pencereye çiçekler, ve harlı ateş, sürgüler tarihine!

Dedim: Beyrut’u baştan çıkarttım.
“Eyleme geç. Söz öldü”, diyecek başkaları.

Söz öldü, çünkü söz alışkanlığını bırakıp mimiğe alıştı dilleriniz. Söz mü? Yalımını keşfetmek ister misiniz? Yazın, öyleyse. “Yazın”, diyorum, “mimle anlatın” ya da “öykünün” demiyorum. Yazın. Okyanus’tan Basra Körfezi’ne, hiçbir dil işitmiyorum, hiçbir söz okumuyorum. Hiçbir şey duymuyorum gürültüden başka. Hiçbir yalım fırlatıcısı görmüyorum.

Nesnelerin en hafifidir söz. Onun içindedir her şey. Yön ve andır eylem, bütün yönlerdir söz ve bütün zaman. Söz eldir, el düştür.

Seni keşfediyorum, ey ateş, başkentim
Seni keşfediyorum, şiir!

Baştan çıkartıyorum Beyrut’u. O beni giydiriyor, ben de onu giydiriyorum. Işınlar gibi dolaşıyoruz ve soruyoruz: Kim okuyor, kim görüyor? Moşe Dayan için Fantomlar, ve yazgısına doğru koşuyor petrol. Tanrı haklı çıktı ve yanılmadı Mao: “Bir savaşta en önemli etken silâhlardır, ama en kesin etken değildir silâhlar. Kesin etken insandır, silâh değil”, ve ne kesin utku, ne de kesin bozgun vardır yeryüzünde.

Bu özdeyiş ve hikmetleri tekrarlıyordum, tıpkı Araplar gibi, uzak kaynaklarından gelen renk renk altın ırmakların aktığı Wall Street’te dolaşırken. Ve bu ırmakların arasında, milyonlarca ganimet, kurban ve Büyük Put’a sungular getiren Arap ırmaklarını gördüm, ve kurbanlar arasında kaynaklara geri dönmek için Chrysler Building boyunca inerlerken kahkahayla gülen denizciler.
öyleyse yeniden yakıyorum çıramı.

Tarihin havasıyla dolsun diye ciğerlerimiz, kara gürültüde yaşıyoruz. Mezarlıklar gibi kapanmış kara gözlere çıkıyoruz. Gelecek güneşe eşlik etmek için dolaşıyoruz kara kafanın içinde.
4

Newyork, rüzgârın yayında oturan kadın,

atomdan daha uzak biçim,
sayılar uzayında koşan nokta,
bir bacak gökyüzünde, öteki suda,

söyle bize: Nerede yıldızın senin? Savaş başlayacak ot ile bilgisayar arasında. Duvara asılı bütün çağımız, ve işte kanıyor. İki kutbu birleştiriyor bir baş, yukarda. Merkezde, Asya. Daha aşağıda, iki ayak görünmez bir gövde için. Tanıyorum seni, haşhaşın miskinde yüzen ceset. Tanıyorum seni, memenin memeye karşı oyunu. Sana bakıyorum ve düşlüyorum karı. Sana bakıyorum ve güzü bekliyorum. Senin karın gecenin taşıyıcısıdır, gecen taşır insanları-ölü yarasaları. Sende mezarlıktır her duvar, her aydınlık bir kara mezar kazıcısıdır

kara ekmek, kara aş getiren,
bunlarla Beyaz Saray’ın
tarihini yönlendiren:

– Bir zincirin halkaları gibi birbirine girmiş köpekler var, miğfer ve zincir doğuran dişi kediler var. Sıçanların sırtından geçen ağaçlı yollarda mantar gibi üremekte Beyaz Muhafız.

– Bir damızlık gibi koşumlanmış köpeğinin arkasında ilerliyor bir kadın. Köpekte bir tantana, bir tantana. Çevresinde yayılıyor kent köpeğin-gözyaşı taburu. Ve kara deriye sarınmış çocukların ve yaşlıların üst üste yığıldığı yerde mermilerin suçsuzluğu büyüyor tohum gibi ve kentin yüreğine yüreğine vuruyor korku.

– Harlem – Bedford-Stuyvesant: Üst üste yığılmış insanlık kumu, kat kat. Saatlerin dokuduğu suratlar. Çöpler: Çocuklara şölen; çocuklar: Sıçanlara şölen… yeni bir Kutsal Üçlem’de- vergi memuru, yargıç ve polis. Suçun gücü ve kılıcı kırımın!

– Harlem (Yahudi’den nefret ediyor Kara),

Harlem (Köle ticaretini anımsayınca Arap’ı sevmiyor Kara derili).

Harlem-Broadway (tıpkı yumuşakçalar gibi, alkol ve uyuşturucunun imbiğine giriyor insanlar),
Broadway-Hartem, polisin zaman mikrobu olduğu yerde zincir ve sopa şenliği. Tek bir atışta: On güvercin. Kırmızı karın titrek çekmecesidir gözler ve zaman koltuk değneğiyle gezen topal. Tükenmek üzere, Kara ihtiyar, kara çocuk! Tükenmek üzere, tükenmek ve gene tükenmek!
5

Harlem,

Bir yabancı gibi gelmiyorum: Hıncını biliyorum, seni besleyen acıyı biliyorum. Açlık için âni gökgürültüsü yalnızca, ve, hapisaneler için şiddetin şimşeği. İlerlediğini görüyorum ateşinin asfaltın altındaki künklerde, maskelerde, soğuk hava tahtının kucakladığı çöp yığınlarında, rüzgârın tarihini giyinmiş yitik ayak izlerinde.

Harlem,

can çekişiyor zaman ve Zamansın sen:
volkanca gürlediğini duyuyorum gözyaşlarının,
çenelerin insan yediklerini görüyorum ekmek çiğner gibi.
Silgisin sen Newyork’un yüzünü silmek için, fırtınasın sen onu bir yaprak gibi götürecek ve fırlatıp atacak.

Newyork = IBM + SUBWAY, çirkef ve suçtan gelip, çirkef ve suça giden.

Newyork = Deliliğin gürültülü ırmaklar halinde fışkırdığı yeryüzü kabuğundaki delik.

Harlem, can çekişiyor Newyork ve Zamansın sen.
6

Harlem ve Lincoln Center arasında ilerliyorum, kara bir şafağın dişlerinde diken diken kabarmış bir çölde yolunu şaşırmış gizyazı halinde. Ne kar, ne rüzgâr. Bir hayaletin (yüzü yüz değil ama yara ya da gözyaşı olan, karaltısı bir kuru gülün karaltısı) peşinden gidenin eşi, göğsü kemerlerle zırhlı ve uzaya tuzak kuran bir hayaletin (kadın ya da erkek ya da kadın-erkek?)

Bir ceren geçti… Dünya adını verdi ona
Bir kuş göründü … Ay adını verdi ona,

ve anladım ki Amerika Kızılderilisi’nin Filistin ya da kardeşi ülkelerde dirilişine tanıklık etmek için koşmaktadır.

Uzay – mermilerin ses bandı.
Dünya – ölülerin görüntülüğü.

Bir ışık kitlesinde devinen bir atom olduğumu duyumsadım, ufka doğru devinen, ufka, ufka, ufka. Uzayıp giden ve bölünen koyaklara indim ve kuşku duymaya başladım dünyanın yuvarlaklığından… Evdeydi Yârâ.

Yârâ, bir ucu ikinci dünyanın
Ninâr öteki ucu.

İki ayraç arasına koydum Newyork’u ve benzeri bir kente doğru yürüdüm. Sokaklarla doluyordu ayaklarım ve bakış balıklarının ve önsezilerin ve bulut hayvanlarının yüzdüğü bir göldü gökyüzü. Bülbül kılığında bir karga gibi hırıldıyordu Hudson. Tanyeri ilerliyordu bana doğru, yaralarını gösterirken inleyen çocuk. Seslendim geceye ama yanıt alamadım. Yatağıyla birlikte geziyordu ve kaldırımlarda yatıyordu. Duvarların ve sütunların saydamlığında bir rüzgâra sarındığını gördüm onun daha sonra… Bir çığlık, iki çığlık, üç… Titredi Newyork susuz bir havuzda seke seke giden yarı donmuş bir kurbağa gibi.

Lincoln,

İşte böyle Newyork: Her şeyin yapma çiçeğe çaldığı bellek bahçelerinde gezinen, bastona dayanmış bir ihtiyar. Washington’da mermere kurulmuş olan seni seyrederken ya da Harlem’de sana benzeyen birini gördüğüm zaman düşünürüm: Ne zaman gerçekleşecek devrimin? Ve çınlar çığlığım: Kurtarın Lincoln’u mermerin beyazlığından! Kurtarın onu Nixon’dan, av köpeklerinden, polis köpeklerinden! Okutun ona Zencilerin önderi, karaderililerin prensi Alî İbn Muhammad’ı. Okutun ona Marx’in, Lenin’in, Mao Tse Tung’un okuduğu ufku, Niffarînin, bu dünyayı çökerten ve söz ile im arasında oturmasına izin veren göksel delinin okuduğu ufku. Ve Ho Chi Min’in Urwah İbn al-Ward’ın kaleminden okuyup seveceği cümleyi de okusun: “Birçok vücuda bölüştürüyorum vücudumu…” Bağdat’ı bilmiyordu Urwah ve Şam’ı da tanımak istemezdi belki. Çölün, ölümü taşımasına yardım edecek bir omuz olduğu yerde kaldı ve “sevgilim” dediği bir cerenin kanına banılmış bir güneş parçası bıraktı geleceği sevene. İkinci yurdu olması için bir anlaşma yapmıştı ufukla.

Lincoln,

İşte böyle Newyork: Yalnızca Washington’u yansıtan ayna. Ve işte Washington: İki yüzlü -Nixon ve gözyaşları dünyanın- yansıtan ayna. Gözyaşlarının oyununa gir! Kalk ayağa! Bir yer ve bir rol var hâlâ.. Vurgunum ben tufana dönüşen bir güvercin olan gözyaşlarının oyununa. “Tufana gereksinimi var dünyanın…”

Gözyaşları dedim, öfke demek istedim ama. Tıpkı sormak istediğim gibi: Nasıl inandırmak Ma’arra kentini Abû l-Alâ gerçeğine, Fırat’a ve Fırat ovalarına? Nasıl miğferi verip buğday başağını almalı, aralarında değiştokuş yapmalı? (Yürek ister Peygamber ve Kur’an üzerine başka sorular sormak için.) Konuşuyorum ve ateşle sarılmış bir bulut görüyorum, aktığını görüyorum insanların gözyaşları gibi.
7

Newyork,

Sözcükler arasına sıkıştırıyorum seni. Avucumun içine alıyorum ve yuvarlıyorum seni, seni yazıyorum, seni siliyorum, sıcak ve soğuk, uykuda ve uyanık. Üzerine oturup iç çekiyorum senin. Önünden gidiyorum ve arkamdan yürümeyi öğretiyorum sana. Gözlerimle eziyorum seni, sen, korkudan bitkin. Sokaklarına egemen olmayı denedim: Uzan bacaklarımın arasına, sana bir başka yer vereyim.

Yıkan, ki sana yeni adlar vereyim.

Bir ayrım yok bence bizim ağaç dediğimiz dallarla taçlanmış başı olan gövde ve bizim insan dediğimiz gözde oğullarla taçlanmış başı olan gövde arasında. Taşlar ve arabalar, vitrinlerde duran ayakkabılar ve polis miğferi, ekmek içi ve çinko levha, hepsi aynı kapıya çıkar benim için.
Bir saçmalık değildir Newyork bununla birlikte. Bir sözcüktür. Ama Şam’ı yazacak olsam bir sözcük değildir yazdığım, suretidir bir saçmalığın. Ş, a, m… Biraz rüzgârı anımsatan, mürekkepten bir daha geri dönmemek üzere bir kezliğine yayılan bir şey vardır sesinde. Soruyor eşikte duran sarsılmaz bekçi zaman: Şam’ın dönüşü ne zaman? Ne zaman geri dönecek? Bunun gibi, Beyrut, Kahire, Bağdat da tepeden tırnağa saçmalık, güneşte tozuntu…

Bir güneş, iki, üç güneş, yüz güneş…

(Bir adam uyanıyor dinginliğine karışmış bir korku gözlerinde. Bırakıyor karısını, çocuklarını, çıkıyor yanında silâhı. Bir güneş, iki, üç güneş, yüz güneş… İşte çözülüyor sarılı bir yumak gibi. Kahvede oturuyor. Taşlarla, insan dediğimiz oyuncak bebeklerle, sözcük kusan ve sandalyeleri kirleten karakurbağalarıyla dolu kahve. Aklı kanla, kanı zincirle tıkabasa doluyken nasıl isyan edebilirdi bu insan?)

Sana soruyorum bu soruyu:
“Bilimle İlgim yok benim,
Arapların simyasında uzmanlaşıyorum”,
diyen sana.

Mrs. Brewing, Newyork’ta bir Yunan. Evi -Doğu- Akdeniz’in kitabından bir sayfa Mirène, Nimat Allah, Yves Bonnefoy… Ve ben kendini yitiren ve söylenmemişi geveleyen biri gibi. Kahire dağılıyordu aramızda, bilisiz gülü zamanın. Kavafis ve Seferis’in sesleriyle karışıyordu İskenderiye. “Bir Bizans ikonası”, diyordu Mrs. Brewing, ve kırmızı bir koku duyuyordu dudaklarının üzerinde zaman. Anlar bükülüyor, kar kemerleşiyordu…
(Gece yarısı, 6 Nisan 1971)

Ve ben şafakla kalktım, dönüşten az önce “Newyork!” diye haykırarak.
Çocukları karla yoğurup çağın pastası yapıyorsun! Oksittir sesin, simyaların en zehirlisi. Adın uykusuzluktur, soluk tıkanması. Kurbanlarına şölen veriyor Central Park ve ceset ve hançer hayaletleri görünüyor ağaçların altında. Yalnızca rüzgâr kalıyor çıplak dallara, yolcuya kesik yol.

Ve şafakla kalktım, “Nixon, bugün kaç çocuk öldürdün?” diye haykırarak.

– Hiçbir yararı yok bu sorunun! (Calley)
– Ortada bir sorun olduğu doğru. Ama böylelikle epeyce düşman da azalıyor, öyle değil mi? (Bir Amerikalı General)

Nasıl yeni bir boyut vereceğim yüreğine Newyork’un? Yürek de reddedebilir mi sınırlarını?
Newyork – General Motors’u ölümün:

– İnsanların yerini ateşle dolduracağız! (Mc Namara)

Asilerin yüzdüğü denizi kurutuyorlar, ve ‘Toprağı çöle çevirdikleri yerde, barış adını veriyorlar yaptıkları işe”. (Tacitus)

Şafaktan önce kalktım ve uyandırdım Whitman’ı.
9

Walt Whitman,

Misyoner takımlarının sana doğru uçtuklarını görüyorum Manhattan sokaklarında. Her biri kedi ve köpek dolu bir araba. Kediler ve köpekler için, yirmi birinci yüzyıl! İnsanlar için, kökünü kazıma

İşte Amerikan çağı!

Whitman,

Seni görmedim Manhattan’da, ama gene de gördüm her şeyi: Ay, pencereden fırlatılmış kabuk; güneş, neonlu portakal. Ve yol kararınca, kirpiklerine yaslanmış bir ay yuvarlağı yükseldi Harlem’den, asfalt boyunca yayıldı arkasından fışkıran ışık ve bir tohum gibi gömüldü toprağa Greenwich Village’a ulaşınca. Greenwich Village, bu öteki Quartier Latin! Arapça hubb sözcüğüne bir nokta eklenince ortaya çıkacak sözcüğü düşünüyorum. (Bir akşam Londra’da Viceroy lokantasında yazdığımı anımsıyorum bunu, mürekkepten başka bir şeyim olmadığı bir sırada. Ve kuş tüyü gibi tozuyordu çevremde gece.)

Whitman,

“Zamanı bildiriyor saat” (Newyork – talaştır kadın ve küle dönmüş zamandır talaş).

“Zamanı bildiriyor saat” (Newyork – Yöntem Pavlov’un yöntemi ve kendi deneyimlerinin köpekleridir insanlar… ortalığı kasıp kavurduğu yerde savaşın, savaşın, savaşın!)

“Zamanı bildiriyor saat”. (Bir mektup geliyor Doğu’dan. Bir çocuk yazdı bunu damarlarıyla.)

Okuyorum onu: Oyuncak bebek güvercin değil artık.
Top, makineli tüfek ve tüfek artık oyuncak…
Cesetler, Hanoi’yl Kudüs’e, Kudüs’ü Nil’e
Bağlayan ışık yolları üzerinde.

Whitman,

“Zamanı bildiriyor saat” ve ben,
“Görmediğim şeyleri görüyorum, duyuyorum hiç duymadıklarımı”

Sarı yengeçlerin, her biri elle, ayakla ve parçalanmış kafalarla donanmış binlerce insan-adalar okyanusunda komşuluk ettiği uçsuz bucaksız bir alanda deviniyorum. Ve sen, sen, “cani, sürgün, göçmen”, Amerika göklerinin adsız kuşlarının giyindiği bir şapkadan başka bir şey değilsin!

Whitman, çağımız yürüsün artık. Bir merdiven yapıyorum bakışlarımla. Bir yastık dokuyorum adımlarımla. Bekleyeceğiz. İnsan ölüyor, gömütten daha dayanıklı ama. Yürütsün hükmünü şimdi çağımız. Manhattan ile Queens arasında akmasını bekliyorum Volga’nın ve Hudson ağzına dökülsün Sarı Nehir. Şaşırtıcı mı? Tiber’e dökülmedi mi Asi Nehri? Çağımız gerçekleşsin şimdi. Bir sarsıntı, bir çatırtı bekliyoruz. Wall Street ile Harlem kavuşuyor. Yapraklarla gök gürültüsü buluşuyor, buluşuyor toz ve kasırga. Çağımız gerçekleşsin şimdi. Yatağını tarihin çalkantısına yapıyor inci istiridyesi. Kendi adını biliyor ağaç. Çukurlarla delik deşik dünyanın derisi, Yüzünü ve yönünü değiştiriyor bir güneş ve ağlıyor bir siyah gözde. Çağımız gerçekleşsin şimdi. Tekerleği daha hızlı döndürmeyi biliyoruz, atomu parçalamayı biliyoruz, bir bilgisiyarda -solgun ya da pırıl pırıl, dolu ya da boş- yüzmeyi biliyoruz, bir kuşu bir yurda dönüştürmeyi. Gerçekleşsin artık çağımız. Bir küçük, kırmızı kitap yükseliyor, sözcüklerin altında yarılan tiyatro sahnelerinin tahtası üzerinde değil, genişleyen, boy atan bir orman üzerinde, güneşin kalıtçısı olmak için belirginleşen erdemli delilik ve yağmur ormanının. Çağımız başlasın şimdi. Newyork – dünyanın alnını indiren kaya. Senin giysilerinde, benim giysilerimdedir sesi; kömürü boyar elini-ayağını, benimkileri… Sonu görebilirdim, ama nasıl inandırabilirim zamanı ki bağışlasın canımı o güne kadar?

Artık gerçekleşsin çağımız ve bırakalım yüzsün zaman şu denklemin sularında:

Newyork + Newyork = Gömüt ya da gömütle ilgili bir şey.
Newyork – Newyork = Güneş.
10

Seksenime vardığımda on sekiz yaşımda olacağım ancak. Daha önce söyledim bunu, kaç kez söyledim, Beyrut duymadı ama.

Ceset, insan ile giysiyi karıştıran ceset.
Ceset, mürekkep gibi değil bir kitap gibi yatan ceset.
Ceset, gövdenin çekiminde ve sözdiziminde oturmayan ceset.
Ceset, yeryüzünü bir ırmak gibi değil bir taş gibi okuyan ceset.
(Evet, atasözlerini, özlüsözleri sevdiğim olur bazan: Ceset olurdun tutkuyu tanımasan.)

Söylüyorum ve tekrarlıyorum:
Ağaçtır benim şiirim. Daldan dala, yapraktan yaprağa, gövdenin analığı yalnızca.
Söylüyorum ve tekrarlıyorum:
Rüzgâr gülüdür şiir. Rüzgâr değil ama harmanları rüzgârın. Dönüş değil ama yörünge. Kuralları kaldırıyorum böylece ve her an için kendi kuralını koyuyorum. Gidiyorum ve geri dönmüyorum. Eylüle yöneliyorum, dalgalara.

Böylece,
omuzlarımda taşıyorum Küba’yı Newyork’ta, soruyorum: Ne zaman gelecek Castro? Ve bekliyorum Kahire ile Şam arasında, yarı yerinde yürünecek yolun…

Özgürlükle buluştu Guevara. Onunla girdi zamanın yatağına, birlikte uyudular. Bir daha bulamadı onu uyanınca. Uykuyu bırakıp düşe girdi, Berkeley’de ve Beyrut’ta, her şeyin her şey olmaya hazırlandığı öteki arı kovanlarında.

Böylece,
gecenin perdesinin savunduğu, marijuanaya yakırı bir yüz ile güneşin soğukluğunun desteklediği, IBM’e yakın bir yüz arasında bir öfkeli su gibi bıraktım Lübnan’ı, aksın. Bir kıyıda Gibran duruyordu, ötekinde Adonis.

Bir yataktan çıkar gibi ayrıldım Newyork’tan:
Sönmüş bir yıldızdır kadın ve yatak kırılmaktadır,
mekânsız ağaç,
topal hava,
dikenleri unutmuş haç.

Ve şimdi,
ilk suyun arabasının, Aristoteles ve Descartes’ı yaralayan imgelerin arabasının getirdiği ben, bölünüyorum
Aşrafîeh ile Ras Beyrut kitabevi arasında,
Zahrat al-Ahsân ile Hâyek ve Kamâl basımevi arasında,
yazının hurmaya dönüştüğü yerde,
hurmanın kumruya dönüştüğü yerde,
Binbir Gece’nin türediği yerde,
Buthayna ve Layla’nın yittiği yerde,
Jamil’in taşlar arasında dolaştığı ve Kays’ın yitik olduğu yerde.

Ama,
barış karanlıkların ve kumun gülüne,
Beyrut’a barış.

Newyork, 25 Mart/Bikfaya, 15 Mayıs 1971