Abbas Kiyarüstemi – tabutmag forum
Röportör: “Tahire, filmin o çarpıcı son sahnesinde, onu açık alanda takip eden Hüseyin’e ne dedi?” [Hüseyin, Tahire’yi karşılık bulmayan bir aşkla seviyor, filmin başından itibaren Tahire’ye yaklaşmaya çalışıyor ve nihayet filmin sonunda Tahire ona bir yanıt veriyor.]

Kiarostami: “Bilmiyorum, onu duyamayacak kadar uzaktaydık.”
Her şey değişir, söz vermek bunu durduramaz. Kimse bir ağaçtan, bahar bitince çiçeklerini korumasını bekleyemez. Çünkü sonunda çiçekler meyveye dönüşür.
Arabam benim en yakın dostumdur. Benim ofisim, evim, ikametimdir. Biri arabada yanımda oturduğunda kendimi onunla çok yakın hissederim. O sırada yüz yüze değil, yan yana oturduğumuz için olabilecek en rahat koltuklardayızdır. Birbirimize, mecbur olduğumuz için değil, yalnızca istediğimizde bakarız. Etrafa bakmak hiçbir zaman kabalık sayılmaz. Önümüzde gittiğimiz yeri ve etrafı gösteren dev bir ekran vardır ve sessizlik hiçbir zaman ağır ya da zor değildir. Kimse kimseyi ağırlamaz ve daha başka bir sürü şey… Yaptığı tek önemli şey sizi bir yerden alıp, başka bir yere götürmesidir.
Bana göre kimlik, yönetmektir. Benim İran pasaportum var. Ama bir yönetmen olarak bununla yetinmiyorum. Eğer kimlik ve sınırlar önemli olsaydı, bugün burada konuşamıyor olurduk…
İşin kaçta kaçını estetik, kaçta kaçını konsept oluşturur emin değilim. Ama elbette ki yalnız bir ağaç, birkaç tane ağaçtan daha ağaçtır. Çocuğun babasından ona ormanı göstermesini istediği hikâyeyi bilirsiniz… Babası çocuğu oraya götürdüğünde, ormanı görüp görmediğini sorar. Çocuk da “O kadar çok ağaç var ki, ormanı zor görüyorum” der. Yan yana bir sürü ağacınız olduğunda, artık ağaçları görebilmek imkânsızlaşır. O noktada artık bambaşka bir konsepte ait bir şey görüyor olursunuz.
Filmlerimin senaryoları hiçbir zaman tamamen bitmiş halde olmaz. Hep bir genel bir akış ve kafamdaki bir karakterden yola çıkarım ve bu karakteri kafamdaki gerçekliğe tamamen oturtana kadar da hiç notlama yapmam. Karakterlerimi bulduğumda onlarla zaman geçirip, onları daha yakından tanımaya çalışırım. Onları oluştururken de kendi hayatımdan insanlardan yola çıkarım. Bu uzun bir süreçtir, altı ayı filan bulabilir. Çalıştıkça, ilerledikçe notlamalar yaparım ama hiçbir zaman tamamen bitmiş diyalogları koltuğumun altına alıp sete girmem.
İyi sinema inandırıcı olan, kötü sinema ise inandırıcılıktan uzak olandır. Ben sinemada her zaman gerçek hayatta görebildiğimiz, inandırıcı şeylerle ilgilendim. İnandırıcılığın bir filmi 35 mm ya da dijital kamerayla çekmeyle de bir alakası yok. Önemli olan seyircinin gördüklerini gerçek olarak kabul edip etmediğidir.
Eğer yalnızca görsel olana odaklanırsanız, kübün tek yüzünü görürsünüz. Kimi zaman çekimlerimizi çok fazla vurguluyoruz, sanki dünyaya “Kapatın çenenizi, fotoğraf çok önemli!” diyoruz. Ama eğer sana ve bana burada konuşurken bakacak olursan, etrafımızdaki sesleri duyacaksın. Bu gerçekliğin önemli bir parçası.
Muhtemelen ben bir anlatıcıdan çok iyi bir hikâye dinleyicisiyim. Cidden insanların anlattığı hikâyeleri dinlemekten büyük keyif alırım. Onları aklımda tutmaya çalışırım. Tüm filmlerim, bana anlatılmış hikâyelerin bir koleksiyonudur aslında. İran’daki okulda ders verdiğim çocuklara da film yapmayı bu yolla öğretirim. Her şeyi bir kenara bırakıp, anlatacakları bir hikâye seçmelerini isterim ve benim için film yapabilmede en önemli kriter de bu hikâyeleri nasıl anlattıklarıdır. Hikâyeyi birinci ağızdan anlatabilmekten daha önemli bir şey yoktur bana göre.